Atölyede zaman

hosgeldin_cincuce-atolyeAh sevgili günlüğüm, ah canım günlüğüm… İnan her gün aklımdasın. Gerçekten bak. Her günü, her anı, yaşanan her olayı kaydetmek istiyorum. Şu son bir-bir buçuk ay nasıl geçti, bir bilsen! Atölyem var ya hani artık, işte orası aklımı başımdan aldı benim, ayaklarımı yerden kesti, seni ondan ihmal ettim. Dur ama kızma. İkinizi tanıştırıp barıştırıp kaynaştıracağım. Bu sefer kararlıyım. Bak bugün yaz da başladı. Yeni mevsim, yeni başlangıç. Bilirsin, ben başlangıçları ve yenilikleri çok severim. Bu sefer niyetim şu: Her şeyi biriktirmeye, “onu da yazayım, bunu da yazayım, şunu da unutmayayım,” diye diye ertelemeye son. Bir “Atölye Günlüğü” tutmak istiyorum. Kısa kısa. Bugün bunlar oldu deyip kaçacağım…  Geriye dönüp baktığımda geçen tüm süreci takip edebileyim diye. Aslında bu tam tumblr ortamında yapılabilecek bir şey. Ama yeni bir mecrayı daha bünyem kaldırmaz. İyisi mi ben buralarda gezineyim yine.

İlk atölye günlüğümde biraz özet geçeyim. Atölye neredeyse tam bir atölye oldu. İçeride temel olarak üç mekan ya da üç ana aks var:

Birincisi benim emektar çalışma masamın olduğu karargahım. Cincüce Bobin Hizmetleri genel merkezi. Ana üs. Komuta merkezim. Kartal yuvam. Locam. Girilmez bölge. Düşünme köşem. Yazı köşem. Origami köşem. Kâğıt işlerimi burada yapıyorum.

İkincisi seramik alanı. Büyük mermer masa. Kil yoğrulan, kil şekillendirilen, alçı döküm yapılan ve önümüzdeki günlerde başka seramik severlerle paylaşacağım alan burası. Cincüce seramik hizmetleri. Ayrıca Cincüce eğitim salonu. Paylaşım köşesi. Çamur güreşi sahası. Çilehane. (kilo kilo çamuru yoğurun da göreyim ben sizi!) Ama aynı zamanda keyifhane. (Çamurla oynuyorsanız anladınız zaten.) Çamur banyosu. Sohbethane.

Üçüncü kısımsa sergileme bölümü. Dükkan. Azıcık vitrin. Birazcık duvar ve duvar önünde bişeyler. Vitrin hâlâ en zayıf noktam. Seramikler ve diğer ürünler arttıkça vitrin de dolup taşacak. Biraz cam önünde rafa ihtiyacım var. Şimdilik küçük mermer masa yardım ediyor bana. Küük mermer masa aslında fırını taşıyacaktı. Ama alacağım fırından vazgeçip başka fırın alınca (“Calcifer“), bu masa elimde kalakaldı. Bari bir işe yarasın, değil mi ama?

Calcifer demişken, işte bu Calcifer:

Kendisi atölyemin can damarı. Ateşi hiç sönmesin. Hep yansın, hep canlı kalsın, bana da enerji versin. Calcifer adı da neymiş diyenler için ek bilgi: Diana Wynne Johns’un “Yürüyen Şato” romanındaki karakterlerden biri. Yürüyen Şato’nun enerjisini sağlayan, ocaktaki ateş ruhu olur kendisi. Kitabı okumadıysanız, Hayao Miyazaki’nin ünlü Yürüyen Şato animasyonunu izlemişsinizdir belki. Oradaki Calcifer tiplemesi işte şu:

Off, çeneme vurdu, değil mi? Dedim işte, anlatacak çok şey var diye.
İyisi mi, okuyanı sıkmamak için şimdilik burada keseyim. Şimdiye kadar atölyede yaşadığı ilginç, komik ya da feci duruları da başka bir yazıda özet geçerim.
(Sonraki günler için kendime not:

  • Panomun nasıl kırıldığını,
  • Sokakta bulduğum mobilyaları almaya kalkınca başıma ne geldiğini,
  • “Bobin hizmetleri” lafının Urla eşrafındaki etkilerini yazmayı unutma.
  • Dükkanda hangi güzel insanların birbirinden şahane işlerinin yer aldığını anlat.
  • Origami kursundan, seramik derslerinden ve diğer olası workshoplardan çıtlatmayı da ihmal etme.)

Kendine ait bir oda (ya da atölye)

Bir rüyadayım sanki. Benim artık bir atölyem var. Bana ait bir mekanım var! Ben bunu hayal etmemiş miydim? Hayaldi gerçek oldu.

Geçen haftadan beri artık atölyemdeyim. Hâlâ her şey yarım, hâlâ bir sürü aksaklık var, hâlâ onlarca eksik var. Ama kim takar? İçerideyim ya artık, bundan sonra kervan yolda düzülecek.
Planım atölyeye girer girmez günlüğüme not düşmekti. Ama ben aklı beş karış havadaki aşık ergenler gibi, karnımda kelebekler uçuşa uçuşa oturdum orada ilk birkaç gün. Bloga giremeyecek kadar şaşkındım, düşünün halimi.

Mart ayının sonunda iş başvurumu yaptım. Nisan ayı başladığında Cincüce Bobin Hizmetleri artık resmen “bir yerdi.” Hafta başında eşyaları nihyet atölyeye taşıyabildik. Böylece evimiz de rahat bir nefes aldı (ev hâlâ derlenip toparlanamadı gerçi, bu da ayrı bir kanayan yara). İlk gün eşyaları koyup bir oh çektim. Ne yapacağımı bilemez halde sağa baktım, sola baktım. Fakat nasıl bir hafifleme oldu anlatamam. Kuş gibi hissettim kendimi. Ertesi sabah vergi dairesinden bir memur aradı ve dükkanı ziyarete edeceklerini söyledi. Geldiler de. Çok da uzun bir iş değilmiş. Gelip baktılar, ne yapacağımı sordular. Memurlardan biri resim yapıyormuş; seramik de ilgisini çekti. Seramikle ilgili konuştuk biraz. Bana “E-yoklama kâğıdı” denilen bir belge verdiler. Bu belgeyi muhasebecinize götürünce o vergi dairesine gidip takibini yapıyor ve vergi levhanız çıkıyor. Benim gibi bu konulara yeni biriyseniz alın size Cincüce’den tüyolar. İşin bu kısmı kolay. Asıl zorluk bundan sonra başlayacak.

İşte o gün ya da ertesi gün, tam zamanını hatırlamıyorum, masama oturup etrafıma baktım. Olur muydu, olmaz mıydı, olduydu, ha bitti, ha bitecek derken işte buradaydım. Atölyemde… BENİM atölyemde! Virginia Woolf’u düşündüm. İşte burası da benim “kendime ait oda”mda.

Yazacak, anlatacak çok şey var da şu an çok dar bir vakitte yazıyorum. Çok yorgunum, çok uykuluyum. Fakat bundan sonra blogumu daha el üstünde tutmak istiyorum. Atölyeyi toparlayınca, buranın da elinizi yüzünü düzeltip tozunu almak istiyorum. Atölye müjdesini de böylece vermiş olayım.

İşte böyle sevgili günlük. Dur, bekle biraz, azıcık daha sabır. Dha ne güzel şeyler olacak. Haydi iyi geceler.

Evin uğuru

Atölye malzemelerim balkonunda yığılı duruyor. Tabii bu arada kediler de gelip gidiyor. Bir tane kül rengi kedi var. Bana sanki karnı şiş gibi geldi. Hayvanlar balkona alışmasın diye yiyecek artıklarını sitenin dışındaki çöp konteynerlerinin yanına götürüp bırakıyorum. Çünkü etrafta çok fazla köpek var. Ne zaman çöplerin oraya yemek götürsem, köpekler kedilere bir türlü fırsat vermiyor. Geçen gün yemek kabını konteynerin altına kadar ittirdim, kediler oraya girebilir ve köpeklerden önce yiyebilirler diye. Ama köpekler yine ne yapıp ettiler, yemeği ele geçirmeyi başardılar.

Dün dayanamadım, balkona yiyecek bıraktım sonunda. Gri kedi eğer hamileyse bari balkonda karnı doysun, dedim. Yıldıray’a da dedim ki “Ben burada kedi besleyeceğim.” En baştan söyleyeyim. Çünkü o, kediler bir alışırsa bir daha baş edemeyiz diye düşünüyor. Alerjisi olduğu için haklı. Akşam çocuklar yattıktan sonra bir ara bir ses oldu. Bizim kulaklar dikildi hemen. Çocuklar uyandı sandık. Ama sonra devamı gelmedi. Camdan balkona baktım; kedi mama kabını ittirdi herhalde diye düşündüm. Başka da ses olmayınca unuttuk gitti.

Çalışma masam ve sandalyem de balkonda duruyor. Masanın üzerinde seramiklerimin bir kısmının durduğu ağzı açık bir koli var. Kedinin teki (gri olan değil, başka bir tekir kedi) bazen ya kolide, ya sandalyede takılıyor. Bu sabah Micinik yavrum “Dedi, dedi,” diye camdan dışarıyı işaret etti heyecanla. Kedi görünce pek heyecanlanıyor ibiş. Kedi her zamanki gibi yine yalanıp temizleniyordu sandalyede. Ben tekir olanı erkek kedi sanıyordum. “Bak bu griyi attı buradan, bir güzel yerleşti,” dedim hatta.

Fakat o da ne?! Orada fazladan bir kuyruk mu var? Amanın, bir kuyruk daha!

“Yıldıray kedi sandalyeye doğurmuş!”
“Holy shit!!!”

Körün istediği bir göz, allah vermiş iki göz. Daha dün gri kediye kol kanat gereyim derken bugün bir anne kedi ve en az iki yavruyla burun burunayım. Bisikletler de balkonda durduğu için beyim tıpış tıpış yürüyerek gitti. Eh, artık çok çocuklu bir aile olduk.

Evin uguru

Sabah da rüyamda sevgili Anıl ve Ozan Tortop çiftini görmüştüm. Bizim evin salonunda misafir ediyorduk onları. Salonda yaşayan bir tekiri kapı dışarı edip Yıldıray’ın alerjisinin üzerine salıyorlardı hayvanı. Al işte, rüyadaki tekir geldi bizim balkona yavruladı. Ben de onlara ithafen kedilere Yenge ve Bacanak isimlerini vermeyi öneriyorum. Üçüncü bir yavru da olabilir. Onun adı için de tekliflere açığım.

Canım anneannem tekirleri çok severdi. Hayatta olsaydı da ona kedi balkona yavrulamış deseydim bana vereceği yanıtı çok iyi biliyorum: “Uğurdur o.” Belki de üçüncü kediye Uğur ya da anneannemin anısına Cicoş demeliyim. Neyse, bir sağlıkla büyüsünler de…

Taşındık!

Nihayet! Hem de ne taşınma. İneredeyse üç hafta olacak. Ama o taşınma gününü ne sizi sorun, ne ben anlatayım. Bizi bilen bilir, taşınmalarımız çok olaylı geçiyor. Bu sefer öyle geçmeyeceğine çok emindik. Çünkü önceden arkadaşlarımız uygun oldukça arabalarını ödünç verdikleri için Yıldıray evdeki bütün kitapları, kırılacak ufak tefeği, giysi kutularını, oyuncakları taşımıştı. Eh, evin bütün eşyasını taşıdı sayılır, öyle değil mi? Bir tek büyük eşyalar ve beyaz eşya kalmıştı. Daha ne olsun, değil mi ama? Nakliyeciler bunları pıt diye taşırdı. Yaa, sen öyle san!

Vedaları sevmiyorum.

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce)'in paylaştığı bir gönderi ()

Anacım, bir kaos, bir kaos! Ay bizim ne ıvır zıvırımız varmış. Pardon bizim değil, benim…ve annemin… zavallı Yıldıray…Benim ıvır zıvırlarımı “Bunlar atölyeye gidecek,” deyip kutulara, oraya buraya tıkıştırıp aradan sıyrılmaya çalışsam da olmadı. Zira atölye bitmediği için bütün o döküntüyü tıpış tıpış yeni evin balkonuna taşıyıp yığdık. Balkonumuz şu an çöp ev gibi. Evin asıl çöpçüsü meğer annemmiş. Şu an yanımızda olmadığı için attım da attım. Aman neler attım neler. Annem duymasın. Onların kuşağı biriktirip atamamak konusunda özel bir eğitim almış olmalılar sanırım. Anneannem biz bir şeyleri elden çıkarınca pek bozulurdu. Evi çıfıt çarşısı gbiydi. Bin yıllık eşyalar hiç kullanılmadan, oraya buraya istiflenip bekler dururdu. Annem de meğer o modelmiş. Ama her şeyi öyle usturuplu tıkmış ki, taşınma zamanı gelene kadar tehlikenin farkına varamamışız.

Son zamanlarda KonMari metodundan bu kadar söz edince, taşınmanın bu son evresinde kendimden korktuğumu itiraf edeyim. Haftalardır ayıkladığım, azalttığım, tasfiye ettiğim halde taşınmayı kaosa çeviren şeylerin başında benim ıvır zıvırlarım geliyordu. Taşınmadan önce çöp attım, taşınırken çöp attım, taşındıktan sonra attım. Daha da bitmedi. Çöp dediğime bakmayın ama. Öylece durup da bir işe yaramayan, kullanılmayan ya da anısı yüzünden tutulan bir dolu eşya. Attım dediğime de bakmayın. Bir çoğu işe yarayacakları yerlere gitti ya da gidecek. Hiç değilse işe yarayacaklar. Bu da bir şey…

Taşınmak yorucuydu. Ama taşınma günlerinin en sevdiğim yanı yeni evde içilen ik çaydır. biz de akşam olur olmaz hemen semaveri yaktık. Çocukların odası ilk yerleşen yer oldu. Yıldıray’la uyku tulumlarımızı çocukların yataklarının arasına attık. Bizim bücürler bu işe pe sevindiler doğrusu. Eğlenceli bir uyku uyuduk. Evdeki ilk rüyamı hatırlamıyorum ama. Koma.

İkinci gün öğleden sonra bir komşumuz elinde koca bir tepsi dolusu yemekle çıkageldi. Unuttuğumuz bir hareketti bu. Çocukluğumuzdaki komşulukları anımsadık. Yıldıray da, ben de ağlayacaktık neredeyse. (Çok da lezzetli olduklarını eklemeden geçmeyeyim.)

Geçen üç haftanın sonunda hâlâ yerleşemedik. Taşınacak başka arkadaşlarımız olduğu için kolileri tutuyoruz. Atölye hâlâ tamamlanamadığı için (arada ustalarla neredeyse papaz olasımız gelmişti, ‘ya sabır,’ dedik) atölye eşyaları da salonda ve balkonda yığılı duruyor. Komşular dışarıdan bakınca bizi çöp ev sanıyor olabilir. Bir sürü eksik var. Bizim acelemiz yok. Yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara yapıyoruz. Eninde sonunda yerleşeceğiz. (yani umarım…)

Hoşçakal evim

Bugün taşınıyoruz.
Yaklaşık üç yıldır bize yuva olan evimize hoşçakal deme vakti geldi. Buradan çıkacak ve gönlümüzün bağlı olduğu yeni yuvamıza gideceğiz.

Guçi burada yürüdü. İlk cümlelerini burada kurdu. İlk bisikletine burada bindi. Toprakla oynamayı burada öğrendi. Bitkilerin nasıl büyüdüğünü, tohumun nasıl ekildiğini, domates toplamayı, zeytin yapmayı, ağaç budamayı, meyveyi dalından yemeği, kuş gözlemi yapmayı, ateş yakmayı, tahta kesmeyi…

Micinik bu evde doğdu. Yürümeden önce merdiven çıkmayı burada öğrendi. Zeytin toplamayı, böğürtlen toplamayı, yere düşmüş kurtlu elmaları toplamayı, kedi kovalamayı, koşmayı, zıplamayı, abisinin oyunlarına katılmayı ve o oyunları baltalamayı, toprağı kazmayı, çiçekleri yolmayı, sonra koklamayı…

Bu evde güzel anılar birikti. Tıpkı Erenköy’deki evimizde olduğu gibi. Kötü anılar da yaşandı elbette. Hayat böyledir işte. Ama ben kötüleri bırakıp, güzel anıları alıp kalbimin içine sakladım bile.

Aa bir de geçen gün bu evin en çok manzarasını sevdiğimi söylemiştim. Veda ederken o manzaraya son bir kez bakayım.

Teknolojiyle imtihanımız

İşin doğrusu ben teknolojiyi severim. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler, geliştirilen uygulamalar… Bunların hızını da, içlerini kurcalamayı da seviyorum. Bunlar bir yana işim gereği bilgisayar benim elim ayağım olmuş durumda. “Dijital yerli” kuşağının içinde değilim belki ama hayatımın yarıdan fazlası, hatta belki dörtte üçü bilgisayarla geçti. Bilgisayarsız kaldığımda kaşım gözüm seyirmeye başlayabiliyor.

Şimdi düşünün ki bu insan bilgisayarız ne yapar? Ve şimdi bir de bu insanın bilgisayarının yanında, beyinin bilgisayarı da gitmiş olsun. Ve bir de daktilo gibi kullandığımız ortak notebookun da gidiverdiğini ekleyin duruma. Evet, geçen hafta üç cihaz da aynı gün bozuldu! Tam taşınma arifesinde, işleri bitirelim de taşındığımızda kafamız rahat etsin dediğimiz zamanda, zaten herşeyin birbirine girdiği, ne eve ne atölyeye taşınabildiğimiz şu sıralar bi bilgisayar arızası eksikti. O da oldu çok şükür!

Bilgisayarım bozulunca ben

Bilgisayarım bozulunca ben

Biz zaten ne zaman taşınmaya kalksak evdeki cihazlara bir haller oluyor. İstanbul’dan geldiğimiz günün ertesi koşa koşa gidip fırın almıştık. Bir ay geçmeden buzdolabımız fırın gibi davranıp içindekileri pişirmişti. Ben gebeşken bulaşık makinesi bozulup fıtığıma fıtık katmıştı yenisini alana kadar. Sonra çamaşır makinesi kendini salmaya kalktı da “Sen orda dur bakalım!” deyip köşesine kıstırdık onu. Bizim gerilimimizden devreleri mi yanıyor bunların nedir? Halbuki bu taşınmada çok sakin, hatta aşırı rahatız. Yine de bilgisayarlar nanay. İçlerindeki belgeleri kurtaramazsak hapı yuttuk.

“Taşınınca çamaşır makinesi kesin bozulacak, boşuna taşımayalım da bari yenisini mi alalım?” derken (battı balık yan gider), paşa paşa gidip bilgisayar aldık. Yani biz bu Urla’ya geldiğimizden beri resmen çeyiz düzüyoruz. Bu ne arkadaşım? Para kazanmak için debelendikçe batıyoruz. Atölye de açılamadı zaten!

Niye? Dükkanın damına seramik döşeme yapamıyor ustalar çünkü “Kalekimi hazırlarız, sürmeye fırsat bulamadan donar,” diyorlar. Hava buz! Urla adeta Arktik soğukların cirit attığı bir bölge. Sanırsın Ege’ye değil de Norveç fiyortlarına taşındık. Anam bu ne soğuk?  Taşınacağız diye elimizde kalan kömürleri yaka yaka bitirdik, yenisini almadık. Taşınırken bir de o koca çuvalları mı taşıtsaydık? Kömür bitti; yeni evdeki işler bitmedi. Eski kiracı salondaki bacanın önüne kıytırık bir şömine yakmış. İçinde ateş yakamazsın çünkü o kadar dar ki her şey salonun ortasına düşer. (Zaten onlar da yakmamış belli ki, taşlar pırıl pırıl duruyor.) Kuzine aldık ve şöminenin tepesine baca deliği açtık. Sobacılar gelip “Bu şömineyi ördürmezseniz kuzine çalışmaz!” demesinler mi? Cânım kuzine orada öylece kurulmayı bekliyor. O sırada biz de eski evde donuyoruz yavaştan.

Son günlerde evdeki ben

Son günlerde evdeki ben

Eski ev kuzeyden kuzeyden buz rüzgarları yiye yiye buzhaneden hallice bir ortama kavuştu. Gece yatarken yemekleri buzdolabına koymaya tenezzül bile etmiyoruz. Hatta buzdolabını açıp önünde falan duruyoruz ısınmak için. Ev ısınsın diye camları açıyoruz. Bugün yemek yaparken fırını çalıştırıp kapağını açtım. Bacaklara bacaklara sıcak hava üfledikçe kendimi tebrik ettim. Geceleri kafaya takke, içe içlikler giyerek yatıyoruz da yetmiyor. Çişi gelen tuvalete gidemiyor. Klozetlerin o soğuğunu ben anneannemin sobalı evinde görmedim. Sürekli strateji peşindeyiz. Diğerimiz dayanamayıp tuvalete gitsin de diğeri azıcık da olsun ısınış klozeti kullanabilsin diye. Geçen gün ayak parmaklarımdan ikisinde bir his, bir his… Dişimi sıkıp çorabımı çıkarınca ne göreyim: İki parmak bembeyaz olmuş! Donuyorum. Bir uyku hali de var üstümde. “Uyuma, yoksa donarsın!” diye diye zor ikna ettim kendimi.

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Neyse ki sıcak su teknolojimiz hâlâ var. Aman dilimi ısırayım, popomu kaşıyayım.  Banyoya girip sıcak suyla buluşmak güzel oluyor bu durumda; ama o buluşma anına kadar ki giysi çıkarma süreci büyük cesaret istiyor. Geçende “Acaba banyoya gitmek yerine parası neyse versem de kuaföre gitsem?” diye düşündüm. Hani saçın kirliyse yıkıyorlar ya, giysiler de üstümde kalırdı. Hem kuaförün içinde klima da var; ısınırdım. Hayal kurmak güzel şey.

Tam lodos geliyor, hava ısınıyor derken biz taşınacağız. Gelecek hafta tüm bunlar geride kalacak. Yeni bir ev, yeni bir yaşam… Bugünleri de hatırlayıp güleceğiz. Varsın azıcık daha donalım.

Kutu kutu pense

Kutu kutu pense,

Elmamı yerse

Arkadaşım Miiiğg-ros,

Bana koli verse…

Evet, gündemimiz bu. Yıldıray eve heyecanla geldiyse, anlıyorum ki Migros’tan çikita muz kolisi bulmuş.Hatta bugün plastik kasa alıp gelmiş! Ben de o sırada evdeki kolileri doldurmakla meşgul oluyorum. (İtiraf etmeliyim ki ara sıra evdeki iki yavru Gremlinimi de kolilere tıkmak, ağızlarına koli bandı takmak istediğim anlar oluyor!) Muhallebicinin kolilerini birkaç kere doldurup boşalttığımız için oraya da uğruyoruz ara sıra. Kolinin dayanıklısı makbul. Küçük koli mi almalı, büyük mü bulmalı? Böyle küçük hesapların peşindeyiz. Ya, işte böyle sevgili günlük… Bunlar bizim küçük mutluluklarımız.

kutu kutu pense 1

Yıldıray’ın temsili

Hâlâ taşınamadık. Ama arkadaşlarımız sağ olsunlar, bize arabalarını ödünç veren iki aile sayesinde epey git gel yaptık evler arasında. Kitaplarımızın neredeyse hepsi gitti. Böylece kitapları stratejik noktalara yerleştirdik evde. Yoksa o işi nakliyecilere bırakırsak ağır küfür yeriz. (Bundan önceki tüm taşınmalarda eşek ölüsü gibi koli taşıyan nakliyecilerin ahı tutuyor ki, biz böyle birkaç yılda bir taşınıyoruz.)

Kitapların bir kısmını satışa çıkardığımı söylemiştim. Okullara ve kütüphanelere gidecek çocuk kitaplarını kolilemeye başladım. Evde kalan son kitaplar ise atölyeye gidecek grupta… (Atölye cephesinde de işler fena değil. Tuvaletin yapılması ve pencere doğramalarının boyanması kaldı. Şubat içinde taşınırım.)

kutu kutu pense 2

Benim temsilim

Konmari usulü giysi ayıklama işi bitti. Annemin eşyalarını toparlamaya başladım. Çocukların oyuncaklarına bile ucundan giriştim. (Arada çaktırmadan atıyorum bir şeyler.) Ev eşyasından ayıklamacalara başladım. Yeni evin mutfak dolaplarını boyadım (son bir kat daha atılacak.) Evdeki geridönüştürülebilir malzemelerin listesini çıkardım ve yeni evde nasıl işlevlendirebileceğimizi planladık. Yeni evde adeta bir Martha Stewart, efendime söyliyim ye nevi Derya Baykal olacağım. Ha bire bir şeyleri boyayıp, kaplayıp, yeni işlev verme derdindeyim. Sürekli yeni bir şey ortaya çıkarıp Yıldıray’a “Bunu napıcam biliyo musun?” diyorum. O da alıştı artık; “Boyayacak mısın?” diye biliveriyor hemen.

Kutu Trolleri - Taşındıktan sonra bizim çocukların temsili

Kutu Trolleri – Taşındıktan sonra bizim çocukların temsili

Şimdi bir de palet peşindeyiz. Bize birkaç tane palet lazım. Şu ahşap yük paletlerinden. Neden diye sormayın. Bir bulalım da…

Taşınmaları severim. Ama hayatımda ilk kez bu taşınma bende heyecan yaratıyor. Sanırım her şey bakış açısından bitiyor.

İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir

ev gibisi yoktur

“Ev gibisi yoktur.”

Napoloen demiş ki, “İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir.” İyi demiş, güzel demiş Sayın Bonaparte. Ev benim için çok önemlidir. Çünkü ben tam bir ev kuşuyum. Dorothy’nin dediği gibi “Ev gibisi yoktur!”

Bu aralar ev kavramını ve evin içinde barındırdıklarını fazlaca düşünüyorum. Taşınıyoruz ya, bir de KonMarie Metodu’yla haşır neşirim ya, o yüzden.

Şu an bizim iki evimiz var. İçinde yaşadığımız ev ve yakında yaşamaya başlayacağımız ev. Bunlardan ilkini bundan birkaç sene önce, bir anlık gazla tutmuştuk. İstanbul’dan kaçmak istiyorduk. Urla’da yaşamak istiyorduk. Bir an önce gitmek istiyorduk; çünkü zaten eski evimizin kontratı bitecekti. Yani zaman kısıtlıydı. Biz de geldik, gördük, gezdik, baktık ve zaten mevcut çok az ev içinden birini -burayı- seçtik. Bir anlık gaz, diyorum; çünkü bizi evden ziyade evin manzarasını sevmiştik. Önümüzde koca bir açıklık ve harika bir İzmir Körfezi manzarası vardı. Denizle aramızda çok güzel bir çayır, zeytinlikler, uzaklarda maki kaplı tepeler… Yıllar sonra bu evi düşündüğümde aklıma gelecek ilk şey sanırım bu görüntünün yarattığı ferahlık hissi olacak. Bir de aşağıdaki çayırdan gelen kuş sesleri….

Ama zaman geçtikçe ev sahibimizin neden bu evi bırakıp gittiğine dair teoriler geliştirmeye başladık. O güzel körfez manzarası var ya, o aslında kışın kuzeyden esen buz gibi hava demekti. Biz sıcak memlekete geldik diyorduk, donduk anacım burada. Borularımız bile patladı. En kötüsü Yıldıray’ın kalorifer kazanıyla verdiği mücadeleydi ve ben o mücadelede hiç destek olamadım. Sırf o kazana harcadığı zamanı biriktirsek, toplamda bir kitap yazardı örneğin. Pisliği, yorgunluğu cabası…  (Uzaktan bakıp Oh Urla’ya gittiniz, miss,” diyenlere selam olsun.

Kuzeyden esen o rüzgarlar aynı zamanda rutubet demek. Ben bu ev kadar izolasyon fakiri başka ev görmedim. Evin her yerinden su alıyoruz. Houston, bir problemimiz var! Bir de habire deprem oluyor burada. Sallandıkça sağdan soldan çatlıyor ev. (Bugün mutfakla holü ayıran duvardaki çatlağımız gürbüzleşti mesela. Dün öyle değildi.)  Tehlikeli çatlaklar değil bunlar; ama görünce insanın siniri bozuluyor.

Zaten buradan taşınmak istiyorduk. Küçülmek istiyorduk. Harekete geçmemiz için tetiği çeken şey annemin hastalığı oldu. O andan itibaren taşınmamız gerektiğini söyleyip buna göre hareket etmeye başladık. Ve geçenlerde bizim için uygun şartlara sahip başka bir ev bulduk. Ev kavramını düşünmeye işte o zaman başladım. Bu yeni evi görünce ben de, Yıldıray da aynı şeyi hissettik. Sevdik orayı. İçimiz ısındı. “Tam bir yuva,” dedik. Halbuki aynı hisleri şimdiki evimizi ilk gördüğümüzde de düşünmemiş miydik? O zaman da çok heyecanlanmamış mıydık? Ee ama bir süredir niye aynı şeyleri hissetmiyorduk?

Marie Kondo’nun kitabını okurken şunu fark ettim: Bir evin dağılma nedeni, o dağınıklıkla baş edememen senin o evle bir bağ kuramamandan kaynaklanıyor. Son aylarda biz de evimizle bağımızı koparmışız meğerse. Annem hastalandığında değil üstelik; daha önce… “Nasılsa buradan gideceğiz,” diye düşünmeye başladığımız anda evimizle kurduğumuz bağ kopmuş. evdeki her şeyin bozulmaya başlaması da tam bu sürece rastlıyor. Biz evden umudumuzu kesince, ev de umudunu kesti ve kendini bırakaya başladı. Ev adeta hastalandı, hatta can çekişiyor ve birilerinin gelip onu iyileştirmesini bekliyor. O birileri biz değiliz. Biz gittiğimizde ve başkaları geldiğinde burası yine yaşanan, canlı bir ev olacak. O zaman yine yuva olacak. Ne ilginç, öyle değil mi? Mekanların ruhu olduğu söylenir ya, gerçekten doğru. 

Bu evde geçirdiğimiz güzel günlerde sık sık “Ablam gelse, burada ne güzel çay saati keyfi yaparız,” diye hayal kurardım hep. Ablamla yıllar sonra bir araya geldiğimizde -ki çok kötü bir dönemde, hepimizin moralinin bozuk olduğu bir dönemde gelmek zorunda kaldı- bir gece taşınma meselesini konuşurken “Bu evin enerjisi çok kötü,” dedi. “Burada mutsuz oluyorsunuz siz. Başka bir yere taşındığınızda hayatınız düzene girecek, görürsünüz bak,” demişti.

İşte şimdi oraya taşınacağız. Yalnız bu yeni evle ilgili ilginç bir süreç yaşıyorum. Gözümün önüne sürekli görüntüler geliyor. Mekanları kişiselleştiriyorum kafamda. Şurayı şöyle boyarız, buraya bunu yaparız… Aklımda sürekli fikirler var. Bunun için bir iki girişimim de oldu. Tam anlamıyla bir D.I.Y. evi olacak diye umuyorum. Kim bilir, belki yeni evimizin eski sakinleri de bizimkine benzer duygularla ayrıldılar oradan. O ev de iyileşmeyi bekliyordur. Biz bunu yapmaya ve oranın ruhunu canlandırmaya gidiyoruz.

Ama eski evimizi de acımasız duygularla bırakmayacağım. Onu güzelce silip, temizleyecek, sevip okşayacak; bize üç yıl boyunca yuva olduğu için, hayatımıza kattığı güzel anılar için ona teşekkür edeceğim.

Ondan sonra “eve”, gönlümün bağlı olduğu yere gideceğim.

Taşınıyoruz, mutluyuz


Daha atölyeyi hale yola sokamadan evi de taşıyoruz, sevgili günlük.

Mutluyuz, heyecanlıyız.
Marie Kondo’nun kulaklarını hayli çınlatıyoruz bu sıralar. İlk aşama olan giysiler tamam. Battal boy bir çöp torbası doldu. Halbuki daha birkaç ay önce torba torba giysi vermiştik. Bakış açısı değişti tabii; bu kez verme konusunda daha acımasızız.

Asıl korktuğumuz kısım kitapları ayıklamaktı. Bu noktada biraz zayıf davrandık ama yine de epey kitap eledik. Bir kısmını almak isteyen olursa diye satışa çıkardık. Instagram’da @birdolapkitap_2.el hesabına fotoğraf yüklemeye devam ediyoruz. Taşınma vaktine kadar satılan satıldı; kalanlar kütüphanelere gidecek. Çocuk kitaplarınıysa her zaman olduğu gibi okullara ve kütüphanelere yollayacağız.

Kitaplardan sonra “Kâğıtlar” kategorisini de savdım. Eski garanti belgeleri, faturalar, gereksiz kâğıtlar, kartvizitler, şunlar, bunlar… Koca bir torba çıktı. Ama sandığımdan az çıktı. Zaten bu tip şeylerin çoğunu dosyalayarak tutuyorum ben. Marie Kondo abla görse alnımdan öperdi. Aferin bana.

Şimdi zor kısma geliyorum: Komono. Ivır zıvır aşaması. Mutfak eşyaları, oyuncaklar, börtü böcek, çerçöp… Evin geri kalanında ne varsa… Taşınma vakti yaklaşırken, olabildiğince azaltarak gideceğim ama sanırım KonMari’nin bir kısmı diğer eve kalacak.

Bugün akşamüstü gelen habere göre taşınacağımız evin boyası bitmiş. Yarın parke ve duvarların kurumasını bekleyeceğiz. (ben de gidip mutfak dolaplarını boyayacağım. Oley!) Sonraki gün taşınma faslına girişebileceğiz. Bir süredir koli avındaydık. Ev koli doldu yine. Tek rakibim Urla’lı kâğıt toplayıcılar. Kipa’nın orada kıyasıya mücadele halindeyiz. Kim daha önce koli kapacak diye. Aldığımız duyumlara göre çarşamba günleri meşhur bir tatlıcı zincirine mal geldiğini ve kolilerinin çok güzel olduğunu öğrendik. Bugün maaile oraya gittik. Dokuz koli de oradan topladık. Kolin kadar konuş!

Ha bu arada başka hiç derdimiz yokmuş gibi, hastane acil servisine devam ediyor, geceleri bebe ateşi düşürmeye çalışıp, gündüzleri bol bol çocuk burnu yıkıyoruz. Yavruları iyileştirmeye çalışırken, kendimizi sağlam tutmaya da çalışıyoruz.

Evde kömür bitti. Taşınacağız diye yeni kömür almadık. Sonra o kadar çuvalı nasıl taşıtırız? Ev bir soğuk, bir soğuk, sormayın gitsin. Isınmak için dışarı çıkıyoruz.

Bu yazıyı yazıp bitirene kadar birkaç gün geçti bu arada. Yazacak o kadar çok şey oluyor ki, ben hepsini toparlayana kadar, taslaklar kısmında kayıtlı yazılar benim gündemimin gerisinde kalıyor. Çok faaliz bu aralar şekerim. Ay bir taşınsak, zil takıp oynayacağım.

 

Çıldırtacak kadar güzel

Benim gibi kâğıtları, zımbaları, boyaları, ataçları, çıkartmaları, bantları, makasları, kurdeleleri, boncukları, fırfırları, kumaşları, bobinleri, artıkları, kırpıkları seven her zanaatkârın hayali herhalde böyle bir şeydir:


Bu dolabı bana versinler; otururum başına, daha da sesim çıkmaz. İnsan bütün bu düzenleme karşısında çıldırmaz mı? Bunu bir kere doldurdun muydu, bir daha Kemeraltı’na, Tahtakale’ye, en sevdiğin kırtasiyeye, içinde kaybolduğun tuhafiyeciye gitmene de gerek kalmaz. Zanaatkârın cenneti burası olsa gerek.
The Original Scrap Box denilen markanın “The Workbox 2.0” denen ve 1495 dolarcık ederindeki bu dolap, web sitesinde “hobi malzemesi dolaplarının kraliçesi” olarak nitelendirilmiş. Site başka depolama ürünleri de satıyor.

Ben atölyemin içini nasıl döşeyeceğim diye debelenip duracağıma bundan alıp koyayım bir köşeye. Yetmez mi?

İnsan gece gündüz burada olmak istemez mi?
 Bu da “The Minibox”mış. Büyüğünü alamıyorsan, minisi de olur yani.
Açılınca şöyle oluyor:
Nispet yapıp çatlatırcasına, masa versiyonunu da yapmışlar:
Son olarak, masa deyince gizli bölmeli şu antika masayı hatırlamadan edemedim.