Kara

karaYaşadığımız topraklara Harry Potter’daki ruh emiciler üşüşmüş de içimizdeki bütün mutluluğu, güzel duyguları, olumlu her şeyi silip süpürmüş gibi hissediyorum. Ruhumu kasvet bürümüş. Önceden yazdığım gelincikli “mutlu” yazım tam da Soma felaketinin üzerine yayına girdi diye pişmanlık duyuyorum. Bahçedeki ağacın meyvelerine bakıp kendimi iyi hissettiğimde vicdan azabı duyuyorum. Tayga’yla oyun oynayıp eğlenirken, bir anda içim sıkışıyor. Ben böyle hissediyorken, bir yerlerde ocaklar söndü,; insanlar bırak çiçeğe böceğe bakmayı, evlatlarını, babalarını, eşlerini, sevgililerini, abilerini yitirdi, benimki onların yanında ne ki?

Bir takım insan diyemeyeceğim varlıklar bunu yapan. Bunu yapmaya hakları yok. Her gün, her gün, her gün, beddua etmeden geçirmiyorum artık. Kendi nefretini hepimizin içine salan bir varlık ve onun etrafına üşüşmüş bir takım köpekler mutluluğumuzu ele geçirmiş.

Bir ülke bu kadar mı uğursuz olabilir? Her gün kötü bir şey yaşanıyor bu ülkede ve her seferinde buna verdikleri tepkiyle bir kere daha şaşırıyorum. “Bu kadar da olamaz. Bir insan (insan?) bu kadar vurdumduymaz, arsız, umursamaz, küstah, soysuz olamaz diyorum. 

Hiç mi insanlık kırıntısı kalmamış bu varlıkların arasında? Kalmamış. Yoksa madenden çıkarılan işçilerin karşısına geçip, takım elbiseleri, parlak ayakkabılarıyla bakamaz öyle uzaktan uzaktan. Aman yaklaşma, üstüne kara kömür tozu, belki birazcık da olsa insanlık bulaşır. Aman yaklaşma! Kalmamış, yoksa gövde gösterini etrafını çevirmiş üç sıra insanın arasından yapamazsın. İnsanların arasına karışmaktan neden korkar ki yoksa insan?

Bir an bütün umutlarımı yitiriyorum. On beş yaşındaki çocuk giriyorsa yerin yedi kat dibine ve birileri dönüp bakmıyorsa bile, ölü bedenlere ucu boş oksijen maskesi takarak paçayı kurtaracak kadar “akıllıysa” bu soysuzlar, iktidarlarını üç kuruşa çalışan adamların yemek kartlarına el koyarak kuracak kadar alçaklaşmışlarsa, artık daha da bir şey yapılmaz, insanlık denilen şey bu topraklardan sonsuza kadar gitmiş, diyorum.

Sonra bütün gücümü toplayıp mutlu şeyler düşünmeye çalışıyorum. Hayali değneğimin ucundan ruh emicilerin üzerine esaslı bir patronus büyüsü savuruyorum. Yüzlerinde sefil, çaresiz bir ifade görüyorum. Bunu hayal etmek bile içimde bulutları dağıtıyor. İçimde bir yerlerde hâlâ ilahi adalet diye bir şey olduğuna dair bir umut kırıntısı parıldıyor. Eden bulur, diyorum. Bunlar elbet bir gün yaptıklarının cezasını çekerler. Berkin’in, Ali İsmail’in, Ethem’in analarının, geçen 31 Mayıs’tan bu yana ocağına ateş düşen, canı yanan bütün insanların, evinin camlarına ıslak bezler koyarak bebeğini gazdan korumaya çalışan bütün anaların ahı çıksın fitil fitil.

Huzurumuzu kaçırdınız. Siz hiç huzur bulamayın.

2 thoughts on “Kara

  1. Ah Banu,
    hepimizin yüreğine ateş düşürdüler… yüzü kara gönlü temiz insanların başka geçim yolu kalmadığından böylesine insanlık dışı koşullarda, hayatlarını her gün risk ederek çalışmaya mahkum edilmesi en büyük utanç.
    Öte yanda da onların bu çaresizliğini sömüren, hiç olmaması gereken şekilde, aç gözlülükle daha çok, daha çok kar etmek uğruna gözü dönmüş patron tabakası… bir az önce orada çalışan bir gencin konuşmasını dinledim. “Can güvenliği diye bir şey yoktu. Böyle olacağı belliydi.” diyor belki de işinden olacağını bile bile.
    Bir insanın başka bir insanın hayatıyla oynadığı oyun nasıl bir çarpık düzenden geliyor?!?! Kendilerinde bunu yapma cürretini nasıl buluyorlar, aklım almıyor….
    Memleketim iyi hoş da; en çok ama en çok insana zerre kadar değer verilmemesi canımı yakıyor.
    Ne olacak bu memleketin hali?!
    Gerçekten, dediğin gibi bir sihirli değneğe ihtiyacımız var belki de…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *