Sulak zamanlar

Zaman su gibi akıp geçiyor ve ben yine bir şeyleri yapamadan zaman ellerimden akıyormuş hissine kapılıyorum. Böyle durumlarda beni en çok rahatlatan şey yazmak. Üstelik aertık onu bile doğru dürüst yapamıyorum. Yazmadık.a içimde bişeyelr birikiyor, dolup taşıyorum. Bu taşmalar zaman zaman öfke patlamaları şeklinde de oluyor ki işte iş bu noktada ciddiye biniyor. Ruhumda, zihnimde bir yerlere bir kanal falan açmam lazım ki o kanaldan sakin sakin aksın beynimden çıkasıcalar.

Geçenlerde Yıldıray’la konuşuyorduk ve ben yine “Hiç bir şey yapamıyorum, hiç bir şeye yetişemiyorum, her şeyi yarım yamalak yapıyorum,” diye vıdı vıdılıyordum. “Saçmalamasana, seni iki tane çocuk büyütüyorsun, ona odaklansana,” dedi. Buna benzer diyaloglar yirmi bin defa geçmiştir herhalde aramızda. Çocukları büyütüyorum, evet, ama bu ekstra bir durum olmamalı. Onlar artık içinde bulunduğum yaşamın demirbaşı ve gerçeği. Ekstra bir iş değil ki çocuk büyütmek. Bundan sonra onlarsız olamam. Demek ki onlar varken bir şeyler üretebilmenin yolunu bulmam gerek. Bir bulabilsem…

Bir yandan ben de artık hiç bir şey yapamamayı kabullendim. Yapmıyorum da. Yapamıyorum. Zaten Orman geldi geleli bir şey yapmaya çalışmaktan vazgeçtim. Yapmaya çalıştıklarımı da yarım bırakıyorum.

evdeki atolye

Çilingir sofrası misali, çilingir atölyesi.

Sorun şu ki ben yapmamayı seçip dursam da zihnim durmuyor. Minyatür kitap fikirleri uçuşup duruyor. Seramikten neler yapabilirim diye notlar alıp duruyorum. Lanet olası Pinterest de dipsiz kuyu mübarek! Şeytan dürtüyor, gidip tıklıyorum Pinterest ikonuna. Sonra da al alabilirsen beni oradan. Başlayıp da bitiremediğim kitap projelerim ayrı bir dert. Cümle cümle ilerliyorlar.

Geçenlerde Urla’nın ara sokaklarından birinde “sahibinden satılık” diye bir tabela gördüm. İki katlı bir dükkan. Aradım, konuştum adamla. tertemiz dedi. 64 metrekareymiş. Alt katta mutfağı, üstte banyosu var. Arkada minicik balkonu. Kirası desen İstanbul’da hayatta bulamazsın böyle yeri. Ne var ki ben diyelim ki parayı denkleştirip atölye kurdum, iki bebeyle mümkün mü? O dükkanı görmeden önceki günlerde bir karar almıştım ama: “Orman yuvaya başlayacak yaşa geldiğinde ben de atölyemi açacağım!” Yaklaşık 2,5 yıl sonra yani. Tam da bunun üstüne görünce dükkanı, beni aldı mı bir heyecan. Geceleri yatınca gözümü kapayım o dükkanın neresine rafları, neresine masayı koyarım, fırını nereye kurarımın hesabını yapıyorum. Alt kat seramik atölyesi olur, üst katta kağıt işlerimi yaparım diyorum. Çocuklar yazın bahçedeki bir gölgedeki sedirde uyurlar diyorum. Ben bu atölye işini sesli de hayal ediyorum galiba, farkında değildim. Çünkü geçen gün Tayga “Anne atölyede birlikte çamurla oynayacak mıyız?” diye sordu. Nasıl heyecanlandım anlatamam! (Yavruları çırak diye yetiştirmeyen ne olsun!)

hayalimdeki atolye

Şu mavi bina var ya, hani olur da başkası tutarsa orayı, bi zahmet üç yıl sonra çıksın, ben gelicem çünkü!

Hiç değilse blog tutabilsem… Bir Dolap Kitap’ın çarkları bile o kadar ağır dönüyor ki. Hamileyken kitap okuyabilme becerim çok düşmüştü bu sefer. Orman doğduğundan beriyse arka arkaya deviriyorum kitapları. Çocuk kitaplarına ara verip yine yetişkin edebiyatına döndüm. Açlıktan ölmüşçesine okuyorum. emzirmenin en güzel yanı bu. Tayga’da da çok okumuştum o aşamada. Kucağınızda mis kokulu bir minişle, hele de geceleri, lambayı takıp da okumak gibisi yok. Lakin bu okumaları (BDK özelinde) kitap yorumlarına dönüştürmekte zorlanıyorum. Çünkü bilgisayar başına oturmakta zorlanıyorum. Daha popomu sandalyeye dayadığım anda ya Tayga “Anne gel, anne bana traktör videosu aç, anne matbaaya bakalım, anne yanıma gel, anne kitap okuyalım…” diye yanımda bitiveriyor ya da daha sandalyeye hamle yaparken Orman efendi “Viiiiyk!” diye hortluyor. Bilgisayara kavuşabildiğim nadir anlarda Dünyalı’nın işlerini yapıp bitirmeye çalışıyorum. Süreli yayın yetiştirmenin güzel yanı bu işte. Eninde sonunda o işi, o belli tarihte bitirip teslim etmek zorundasınız. Dolap için de böyle bir içsel zorunluluğum olsa keşke.

Ayhhh! Neyse 1 Kasım itibariyle bu yazı bir başlangıç olur umarım. (Böyle her dediğimde sonra aylarca ortadan yok oluyorum, hehe. Bakalım bu sefer de aynı hamam aynı tas mı olacağımdır?

2 thoughts on “Sulak zamanlar

  1. özlemişim yazılarını 🙂
    Banucum, şu söz varya “nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi geliyor ” ara ara bu söze hak veresim geliyor. 🙂 galiba içinde olduğu durumun güzelliğini algılamaya engel bir parça var insanın içinde.. ya daha güzeli olamaz herhalde diyip durdum senin yazdıklarını okurken :). ben de kendi kendime vızıldanırken sadece samirle olsam başka “hiç bir şey yapmasam” diyip duruyorum çünkü. . “Yetişememek” benimde hayatımı özetleyecek kelime, Samir doğduğundan beri onun yanına bir de “kaçırmak” eklendi. Şahdım şahbaz oldum :)..Diyeceğim seni çok çok iyi anlamakla birlikte, diyorum ki 3 yıl sonra o atölye de (ya da aynı sevimlilikte bir başka atölyede) harika işler üreteceksin bu üç yılın güzelliğini derin derin içine çek ..

    • Canım Beyhan,
      Böyle vızıldandığıma bakma. Tayga’yla yapabileceğim ne varsa tadını çıkarıyorum. O da şaşırıyor bazen. Çünkü annesinde bu işlerin sonu yok. Bir gün oyun hamuru yapıyorum, bir gün kağıtlardan bi şeyler, bir gün çıkartmalar yapıştırıyoruz sağa sola, uzaycılık oynuyoruz. ne etkinlik yapacağını şaşırdı çocuk 🙂
      (Bazen bencilce biraz da kendim için bişeyler istiyorum. Bu yazı o anlardan birinin patlaması 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *