Mozart New York’ta

mozart in the jungle 1Bilen biliyordur ama biz yeni keşfettik “Mozart in the Jungle”ı… Uzun zamandır en keyif alarak izlediğim dizi oldu Mozart in the Jungle. Konusu şöyle:

New York Senfoni Orkestrası’nın başına yeni bir şef getirilir: Maastro Rodrigo De Souza. Yeni şef, eski maestroyla taban tabana zıt bir tiptir. Bu tip durumlarda olduğu gibi yeni gelen yadırganır, eski düzen bozulduğu için hoşnutsuzluklar olur. Taraftarlarla mualifler karşı karşıya gelir.

Mozart jungleda mı bilmem ama konunun geçtiği müzik çevresinin tam bir kurtlar sofrası olduğu bir gerçek. Konunun odağındaki kişilerden biri elbette Rodrigo; diğeri ise senfoniye girmek için yanıp tutuşan genç obuacı Hailey. Dizideki diğer karakterlerin her biri ayrı bir tat veriyor. Baş kemancı Warren Boyd, Rodrigo’nun ikinci sezondaki asistanı Michael, radyocu Bradford Sharpe…

Karakter odaklı diziler hoşuma gidiyor. Monk’ı, The Mentalist’i ve House, M.D.’yi bu yüzden sevmiştim. Burada da koleksiyonuma Rodrigo eklendi. (Gael García Bernal çok güzel oynuyor. Ama bir diğer şahane oyuncu eski maestroyu canlandıran Malcolm McDowell.) Mozart in the Jungle’da karakter zenginliğinin yanında bir de klasik müziğin güzelliği giriyor işin içine. Klasik müzik dinlemeyi severim. Çok isterdim bu konuda çok daha engin bir bilgiye sahip olmayı. Ne yazık ki sınırlı bir bilgim ve birikimim var bu konuda. Pek çok kişi gibi popüler düzeyde kalıyor bildiklerim. Ama mesela hep merak etmişimdir bir senfoni ya da filarmoni orkestrasında çalmanın nasıl bir his olduğunu. Orkestraları izlerken, dinlerken hayal etmişimdir kendimi oradaki kişilerden biri olarak. Bana çok ulvi, ruhani bir işmiş gibi gelir o bütünün parçası olmak. Dinlemesi bu kadar etkilerken insanı, orada o müziğin tam ortasında, o müziği yapanlardan biri olmak müthiş olsa gerek. İşte Mozart in the Jungle’da işin bambaşka bir boyutunu görüyorsunuz. Hayalleri ve tutkuları olan insanlar var, evet, ama bir yandan da inanılmaz bir ego çatışması, hırs ve entrika ağı söz konusu. İşin güzel yanı bu dizinin tam anlamıyla bir kurgu değil, gerçek hikayelere dayanıyor olması.

mozart in the jungle 2Dizi, Blair Tindall’ın yazdığı Mozart in the Jungle: Sex, Drugs and Classical Music adlı kitaptan uyarlanmış. Tindall da tıpkı Hailey gibi bir obuacıymış ve uzun yıllarını başta New York Filarmoni olmak üzere, çeşitli müzik topluluklarında geçirmiş. genç yaşta büyük başarılar kazanan Rodrigo karakteri, benzer başarılarıyla bilinen Venezuellalı genç şef Gustavo Dudamel’le ilişkilendiriliyormuş. Zaten ikinci sezonun açılışında Los Angelas Filarmoni Orkestrası’nın yöneten Gael García Bernal, bu iş için orkestranın gerçek hayattaki şefi Dudamel’den koşluk almış. Gerçek hayat demişken, dizide ara sıra karşınıza Joshua Bell ya da Lang Lang gibi isimler çıkarsa şaşırmayın.

Geçen iki hafta da dizinin tüm bölümlerini izledik. Zaten hepi topu iki sezon ve 20 bölüm. Bölümlerin her biri yarım saatten az olunca ikişer, üçer izledik. Bu aralar malum, Game of Thrones mevsimindeyiz. GoT’un uzun ve ağır, entrika dolu bölümlerinin arasında nasıl iyi geldi anlatamam. Bana göre ilk sezon, ikincisine göre daha parlaktı ama yine de sezonun sonunda her güzel dizide olduğu gibi “Eh, ama şimdi burada bırakılır mı bu?! Nasıl bekleyeceğiz?” dedik mi? Dedik. Üstelik 2016 yılında komedi dalında en iyi TV dizisi ve en iyi erkek oyuncu Altın Küre ödüllerini de kapmış.

Bunca laftan sonra yapılacak şey ya bir sene boyunca oturup beklemek ya da bir an önce kitabını edinip okumak.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *