Geçen yaz ne yaptığını biliyorum!

Şişşşt, sen… Evet, evet,bu yazıyı okumak için blogumu ziyaret eden kişi! İster inan, iter inanma ama geçen yaz ne yaptığını biliyorum. İnanmıyorsan sayayım: Sıcaktan şikayet ettin. İşten, sevimsiz patronundan, ülke gündeminden, dünyanın gidişatından… Şikayet etmediğin günlerde ise tatile gittin. Boşuna inkar etme, gittin, biliyorum. Şu denize nazır ayaklarını uzatıp fotoğraf çektiren sen değil miydin yoksa? Bak şimdi şurada açık açık konuşuyoruz. Yunan adalarından birini ziyaret etmedim hiç deme sakın, yemezler.
Hayır, hayır, kıskanmadım. I-ıh. Ben hiç kıskanmam tatil yapanı. Kim demiş en son 2010 yılında tatile gittim diye. O sayılmaz. Çünkü çalıştığım yerde üstüm olan kişi gitmeme izin vermemişti. Herkes gitsindi ama ben gitmeyeyimdi. Gidince bir güzel param kesilmişti. Zaten üç beş gün ancak gidebildim.
Bak şimdi lafı niye bana getirdik ki? Hem ne olmuş ben bu yaz da tatile gitmediysem? Vallahi de kendi rızamla kaldım. İnanmıyor musun? Bittabi. Atölyemi o kadar seviyordum ki, orada bile isteye gönüllü olarak kalıp çalıştım. Camdan giren akşam güneşi mi? Ne olmuş azıcık ısındıysa içerisi? Yok canım, fırın 1040 dereceye çıkınca daha fazla ısınmadı. Zaten Ege’de değil miyiz? Her yer sıcak. Bana kıskanç diyorsun ama, yoksa sen benim atölyemin tropiğimsi sahra iklimini mi kıskandın? Hıh!
Evet, ne diyorduk? Hah, Yunan adaları… Evet, sen Yunan adalarının o aşırı mavi sularında salım salım salınırken, Cincüce cephesinde neler oldu neler. Hepsini kaçırdın. Ama neyse ki sana tüm olup biteni bir bir anlatacağım, hiç üzülme.

İşe fanzin yaparak başladım. Hep fanzin yapmayı istemiştim. Sonunda yaptım. İkinci sayısını yazın çıkaracaktım; ama sonra vazgeçtim. Çünkü yazın insanların algısında hafif bir şaşma oluyor. (Yunan adalarına giden biri olarak anladın sen ne demek istediğimi.) İkinci sayıya başladım, merak etme. Eylül ayı içinde bastırırım. İstersen sana da yollarım.

Şimdi şu fanzinleri usulca dağıtalım. 😉 . . . . . #cincucebobinhizmetleri #cincucefanzin

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce)’in paylaştığı bir gönderi ()

Atölyede yaz deneme-yanılmayla geçti. Elimin tekrar çamura alışması için uğraştım. Aklımdaki formları denedim. Elimdeki sırları denedim. Calcifer’e alışmaya çalıştım. Neyi ne kadar zamanda yapabildiğime baktım. Kimin neye ilgi gösterdiğini anlamaya çalıştım. Elimden geldiğince çok “Cincüce seramiği” üretmeye çalıştım.

Ürettiklerimin sayısı yavaş yavaş artarken, bir de sanal dükkan açtım. Sen şimdi gittiğin tatil beldesinde-mesela Yunan adalarından birinde- eşe dosta hediyelik eşya bakmışsındır mutlaka. Ama aklında bulunsun, sevgili Cincüceciğinden de bir şeyler almak istersen onun sanal dükkanına ya da Facebook mağazasına da arada sırada bir göz at. Hatta kendi evine seni mutlu edecek şeyler almak istersen de… Çünkü benim bu atölyedeki başlıca amacım beni mutlu eden şeyler üretmek ve insanların onları mutlu edecek ürünler almasına ön ayak olmak… (Vay be manifestom çıkıyor ortaya!)

İlki hezimetle sonuçlanan tabela girişimime daha küçük ebatta bir tabelayla devam ettim. Fırından sağ salim çıktı. Marangoza sağ salim gidip döndü. Ama biraz geç döndü. (Urla’nın ustaları desem anlarsın herhalde.) Usta çerçeveye yapıştırmadan getirince “Bari boyayayım tabelamı,” deyip boyadım. Güzel. Vernikledim. O da güzel. “Aaa, altındaki gazetelere yapışmış, şunları bir sökeyim,” derkene sen o sırada seramik panonun çerçevenin içinde olduğunu unut…(!!!)

Birazcık ders/kurs/atölye işlerine de giriştim. Çok şahane birkaç öğrencim oldu. Bu sayede harika bir arkadaş kazandım. (Zeliş, sana el sallıyorum!)

Ama bir yandan da acı bir deneyim de oldu. İnsanların sözlerinin genelde lafta kaldığını öğrendim. Geliriz deyip gelmeyenler, “Ne olur kurs aç, Allah aşkına kurs aç,” diyenler, “Gözünün yağını yiyim beni de al,” diyenler, “Dersler olunca önce bana haber ver,” deyip bir daha görünmeyenler, randevu verip gelmeyenler, gelmedikleri yetmezmiş gibi aramayanlar ve hatta gelip, ders alıp, ücret ödemeden gidenler… Her biri ayrı bir deneyim, evet…

Haziran ayında Urla Sanat Sokağı’nda tezgah açtım. Bildiğin işportacılığa soyundum. Şaka, şaka. Zabıta kovalamadı. Ama her hafta cuma, cumartesi kutuları, çantaları yükleyip, haldır haldır taşıdım. Sonra masa başında çile doldurdum. Evde bebelerim uyudu, onları göremedim. Sonra ne mi oldu? Hiç bir şey. Çok az insan, neredeyse hiç satış… Boşa geçen zaman ve emek olarak deneyim çizelgeme birer çentik attım.

Çok ilginçtir ki her hafta mutlaka en az bir iki kitap sattım. “Madem tezgahlara herkes kendi el emeklerini koyuyor, kitaplarımı niye sergilemeyeyim?” diye düşünmüştüm. İyi ki de yapmışım. Özellikle “Burun Giysisi” ve “Kes, Yapıştır, Çiz” çok ilgi gördü. Keşke burada daha önce söz etseydim Kes-Yapıştır-Çiz’den. Kitabın içine göz atmak istersen Instagram’da paylaştığım fotoğraflara göz atabilirsin. Hatta alsan çok eğlenebilirsin.

Madem kitaplardan söz ediyoruz, azıcık daha reklam yapayım mı? “Bu Kitap Senin” serisinin üçüncü kitabı olan “Anlat, Kaydet, Kendini Tanı” de yaz bitmeden yayımlandı.

Ya, işte böyle… Burnumuzun dibindeki Sakız Adası’na gitmediysek var bir nedeni…

Şimdi madem Eylül ayı geldi, yeni bir sayfa açabilirim hayatta. Her şeye yeniden başlıyorum. Yeniden kurslar, yeniden gelirim deyip gelmeyenler olacak; ama ben yoluma devam ediyorum. İsteyen peişimden gelsin.

Eylül

Eylül ayı geldiğinde bir başka hissediyorum ben. Açıkçası ne zamandır bu şekilde hissettiğimi kestiremiyorum. Çocukken sonbaharın gelmesinden hoşlanmazdım. Çünkü sonbahar demek yazın bitmesi, tatilin sona ermesi demekti ve bu, çok yakında okulların açılacağı gerçeğiyle yüzleşmek demekti. Sanırım eylüle karşı hislerim üniversite yıllarımda değişti. Tekrar derslere dönecek olmak o zamanlar sevilen bir şeye dönüşmüştü artık.

Sonbahar genelde yaşamın sona yaklaşmasıyla ilişkilendirilir. “Hayatının sonbaharı” lafını hiç sevmem ben. Sonbahara olumsuz bir anlam yüklemeye içim elvermiyor. Kim bilir, hayatımın sonbaharına yaklaştığımda bu konuyu tekrar gündemime sokabilirim ama şimdilik hayır.

Merhaba sonbahar!

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce)’in paylaştığı bir gönderi ()

Şimdi yaza dair tüm o olumsuzlukları yavaşça yere bırakalım ve yılın bu güzel, serin, sarı-turuncu başlangıcıyla her şeye yeniden başlayalım.

Geçtiğimiz 1 Eylül’de eylülün gelmesine niye sevindiğimi düşündüm biraz. Sonra Eylül’ün güzel bir başlangıç olduğuna karar verdim. Başlangıçları severim. Şu çook uzun ve ağır ve sıkıcı ve yapış yapış yaz nihayet sona erdi. Tatilini sündürenlerin tatilleri de sona erdi. Herkes tekrar silkelenip hayatını alışıldık rayına oturma çabasında. Yazın getirdiği dikkat dağınıklığı, aylaklık, tembellik, ne yapacağını bilememe halini üstümüzden silkiyoruz.

Buraya en son yazdığımda atölyem daha tazecikti. Bir şeyleri yoluna koyma çabasındaydım. Yazacak binlerce şey vardı aklımda. Hatta buraya da unutma diye not etmiştim. Hiçbirini yazamadım. Çünkü gündüz atölyede debelendim; akşamüstleri eve koşup çocukları alıp azıcık Yıldıray’ın rahatlatmaya çalışmakla geçti. Atölyede çalışırken eve gidince ne yemek yapsam diye kafam meşgulken, eve gelince de çamaşırı mı asayım, ortalığı neresinden nasıl toplayayım telaşı ve çocukların çığlıkları (ve bizimkilerin tabii) arasında ertesi gün atölyede hangi işleri sıraya koyacağımla zihnimi meşgul ettim. Ekonomik kaygılar zihnimi, dünyanın en berbat annesi olduğuma dair inancımın yüreğimi yordu bir yandan.

İtiraf etmeliyim ki zor bir yaz oldu. Ama bana çok şey öğretti. Ve tüm o zorluklarıyla birlikte geride kaldı. Niye? Çünkü eylül geldi. Eylül=Yeni bir başlangıç.

Haydi başlayalım o zaman.

Atölyede zaman

hosgeldin_cincuce-atolyeAh sevgili günlüğüm, ah canım günlüğüm… İnan her gün aklımdasın. Gerçekten bak. Her günü, her anı, yaşanan her olayı kaydetmek istiyorum. Şu son bir-bir buçuk ay nasıl geçti, bir bilsen! Atölyem var ya hani artık, işte orası aklımı başımdan aldı benim, ayaklarımı yerden kesti, seni ondan ihmal ettim. Dur ama kızma. İkinizi tanıştırıp barıştırıp kaynaştıracağım. Bu sefer kararlıyım. Bak bugün yaz da başladı. Yeni mevsim, yeni başlangıç. Bilirsin, ben başlangıçları ve yenilikleri çok severim. Bu sefer niyetim şu: Her şeyi biriktirmeye, “onu da yazayım, bunu da yazayım, şunu da unutmayayım,” diye diye ertelemeye son. Bir “Atölye Günlüğü” tutmak istiyorum. Kısa kısa. Bugün bunlar oldu deyip kaçacağım…  Geriye dönüp baktığımda geçen tüm süreci takip edebileyim diye. Aslında bu tam tumblr ortamında yapılabilecek bir şey. Ama yeni bir mecrayı daha bünyem kaldırmaz. İyisi mi ben buralarda gezineyim yine.

İlk atölye günlüğümde biraz özet geçeyim. Atölye neredeyse tam bir atölye oldu. İçeride temel olarak üç mekan ya da üç ana aks var:

Birincisi benim emektar çalışma masamın olduğu karargahım. Cincüce Bobin Hizmetleri genel merkezi. Ana üs. Komuta merkezim. Kartal yuvam. Locam. Girilmez bölge. Düşünme köşem. Yazı köşem. Origami köşem. Kâğıt işlerimi burada yapıyorum.

İkincisi seramik alanı. Büyük mermer masa. Kil yoğrulan, kil şekillendirilen, alçı döküm yapılan ve önümüzdeki günlerde başka seramik severlerle paylaşacağım alan burası. Cincüce seramik hizmetleri. Ayrıca Cincüce eğitim salonu. Paylaşım köşesi. Çamur güreşi sahası. Çilehane. (kilo kilo çamuru yoğurun da göreyim ben sizi!) Ama aynı zamanda keyifhane. (Çamurla oynuyorsanız anladınız zaten.) Çamur banyosu. Sohbethane.

Üçüncü kısımsa sergileme bölümü. Dükkan. Azıcık vitrin. Birazcık duvar ve duvar önünde bişeyler. Vitrin hâlâ en zayıf noktam. Seramikler ve diğer ürünler arttıkça vitrin de dolup taşacak. Biraz cam önünde rafa ihtiyacım var. Şimdilik küçük mermer masa yardım ediyor bana. Küük mermer masa aslında fırını taşıyacaktı. Ama alacağım fırından vazgeçip başka fırın alınca (“Calcifer“), bu masa elimde kalakaldı. Bari bir işe yarasın, değil mi ama?

Calcifer demişken, işte bu Calcifer:

Kendisi atölyemin can damarı. Ateşi hiç sönmesin. Hep yansın, hep canlı kalsın, bana da enerji versin. Calcifer adı da neymiş diyenler için ek bilgi: Diana Wynne Johns’un “Yürüyen Şato” romanındaki karakterlerden biri. Yürüyen Şato’nun enerjisini sağlayan, ocaktaki ateş ruhu olur kendisi. Kitabı okumadıysanız, Hayao Miyazaki’nin ünlü Yürüyen Şato animasyonunu izlemişsinizdir belki. Oradaki Calcifer tiplemesi işte şu:

Off, çeneme vurdu, değil mi? Dedim işte, anlatacak çok şey var diye.
İyisi mi, okuyanı sıkmamak için şimdilik burada keseyim. Şimdiye kadar atölyede yaşadığı ilginç, komik ya da feci duruları da başka bir yazıda özet geçerim.
(Sonraki günler için kendime not:

  • Panomun nasıl kırıldığını,
  • Sokakta bulduğum mobilyaları almaya kalkınca başıma ne geldiğini,
  • “Bobin hizmetleri” lafının Urla eşrafındaki etkilerini yazmayı unutma.
  • Dükkanda hangi güzel insanların birbirinden şahane işlerinin yer aldığını anlat.
  • Origami kursundan, seramik derslerinden ve diğer olası workshoplardan çıtlatmayı da ihmal etme.)

Kendine ait bir oda (ya da atölye)

Bir rüyadayım sanki. Benim artık bir atölyem var. Bana ait bir mekanım var! Ben bunu hayal etmemiş miydim? Hayaldi gerçek oldu.

Geçen haftadan beri artık atölyemdeyim. Hâlâ her şey yarım, hâlâ bir sürü aksaklık var, hâlâ onlarca eksik var. Ama kim takar? İçerideyim ya artık, bundan sonra kervan yolda düzülecek.
Planım atölyeye girer girmez günlüğüme not düşmekti. Ama ben aklı beş karış havadaki aşık ergenler gibi, karnımda kelebekler uçuşa uçuşa oturdum orada ilk birkaç gün. Bloga giremeyecek kadar şaşkındım, düşünün halimi.

Mart ayının sonunda iş başvurumu yaptım. Nisan ayı başladığında Cincüce Bobin Hizmetleri artık resmen “bir yerdi.” Hafta başında eşyaları nihyet atölyeye taşıyabildik. Böylece evimiz de rahat bir nefes aldı (ev hâlâ derlenip toparlanamadı gerçi, bu da ayrı bir kanayan yara). İlk gün eşyaları koyup bir oh çektim. Ne yapacağımı bilemez halde sağa baktım, sola baktım. Fakat nasıl bir hafifleme oldu anlatamam. Kuş gibi hissettim kendimi. Ertesi sabah vergi dairesinden bir memur aradı ve dükkanı ziyarete edeceklerini söyledi. Geldiler de. Çok da uzun bir iş değilmiş. Gelip baktılar, ne yapacağımı sordular. Memurlardan biri resim yapıyormuş; seramik de ilgisini çekti. Seramikle ilgili konuştuk biraz. Bana “E-yoklama kâğıdı” denilen bir belge verdiler. Bu belgeyi muhasebecinize götürünce o vergi dairesine gidip takibini yapıyor ve vergi levhanız çıkıyor. Benim gibi bu konulara yeni biriyseniz alın size Cincüce’den tüyolar. İşin bu kısmı kolay. Asıl zorluk bundan sonra başlayacak.

İşte o gün ya da ertesi gün, tam zamanını hatırlamıyorum, masama oturup etrafıma baktım. Olur muydu, olmaz mıydı, olduydu, ha bitti, ha bitecek derken işte buradaydım. Atölyemde… BENİM atölyemde! Virginia Woolf’u düşündüm. İşte burası da benim “kendime ait oda”mda.

Yazacak, anlatacak çok şey var da şu an çok dar bir vakitte yazıyorum. Çok yorgunum, çok uykuluyum. Fakat bundan sonra blogumu daha el üstünde tutmak istiyorum. Atölyeyi toparlayınca, buranın da elinizi yüzünü düzeltip tozunu almak istiyorum. Atölye müjdesini de böylece vermiş olayım.

İşte böyle sevgili günlük. Dur, bekle biraz, azıcık daha sabır. Dha ne güzel şeyler olacak. Haydi iyi geceler.

Evin uğuru

Atölye malzemelerim balkonunda yığılı duruyor. Tabii bu arada kediler de gelip gidiyor. Bir tane kül rengi kedi var. Bana sanki karnı şiş gibi geldi. Hayvanlar balkona alışmasın diye yiyecek artıklarını sitenin dışındaki çöp konteynerlerinin yanına götürüp bırakıyorum. Çünkü etrafta çok fazla köpek var. Ne zaman çöplerin oraya yemek götürsem, köpekler kedilere bir türlü fırsat vermiyor. Geçen gün yemek kabını konteynerin altına kadar ittirdim, kediler oraya girebilir ve köpeklerden önce yiyebilirler diye. Ama köpekler yine ne yapıp ettiler, yemeği ele geçirmeyi başardılar.

Dün dayanamadım, balkona yiyecek bıraktım sonunda. Gri kedi eğer hamileyse bari balkonda karnı doysun, dedim. Yıldıray’a da dedim ki “Ben burada kedi besleyeceğim.” En baştan söyleyeyim. Çünkü o, kediler bir alışırsa bir daha baş edemeyiz diye düşünüyor. Alerjisi olduğu için haklı. Akşam çocuklar yattıktan sonra bir ara bir ses oldu. Bizim kulaklar dikildi hemen. Çocuklar uyandı sandık. Ama sonra devamı gelmedi. Camdan balkona baktım; kedi mama kabını ittirdi herhalde diye düşündüm. Başka da ses olmayınca unuttuk gitti.

Çalışma masam ve sandalyem de balkonda duruyor. Masanın üzerinde seramiklerimin bir kısmının durduğu ağzı açık bir koli var. Kedinin teki (gri olan değil, başka bir tekir kedi) bazen ya kolide, ya sandalyede takılıyor. Bu sabah Micinik yavrum “Dedi, dedi,” diye camdan dışarıyı işaret etti heyecanla. Kedi görünce pek heyecanlanıyor ibiş. Kedi her zamanki gibi yine yalanıp temizleniyordu sandalyede. Ben tekir olanı erkek kedi sanıyordum. “Bak bu griyi attı buradan, bir güzel yerleşti,” dedim hatta.

Fakat o da ne?! Orada fazladan bir kuyruk mu var? Amanın, bir kuyruk daha!

“Yıldıray kedi sandalyeye doğurmuş!”
“Holy shit!!!”

Körün istediği bir göz, allah vermiş iki göz. Daha dün gri kediye kol kanat gereyim derken bugün bir anne kedi ve en az iki yavruyla burun burunayım. Bisikletler de balkonda durduğu için beyim tıpış tıpış yürüyerek gitti. Eh, artık çok çocuklu bir aile olduk.

Evin uguru

Sabah da rüyamda sevgili Anıl ve Ozan Tortop çiftini görmüştüm. Bizim evin salonunda misafir ediyorduk onları. Salonda yaşayan bir tekiri kapı dışarı edip Yıldıray’ın alerjisinin üzerine salıyorlardı hayvanı. Al işte, rüyadaki tekir geldi bizim balkona yavruladı. Ben de onlara ithafen kedilere Yenge ve Bacanak isimlerini vermeyi öneriyorum. Üçüncü bir yavru da olabilir. Onun adı için de tekliflere açığım.

Canım anneannem tekirleri çok severdi. Hayatta olsaydı da ona kedi balkona yavrulamış deseydim bana vereceği yanıtı çok iyi biliyorum: “Uğurdur o.” Belki de üçüncü kediye Uğur ya da anneannemin anısına Cicoş demeliyim. Neyse, bir sağlıkla büyüsünler de…

Taşındık!

Nihayet! Hem de ne taşınma. İneredeyse üç hafta olacak. Ama o taşınma gününü ne sizi sorun, ne ben anlatayım. Bizi bilen bilir, taşınmalarımız çok olaylı geçiyor. Bu sefer öyle geçmeyeceğine çok emindik. Çünkü önceden arkadaşlarımız uygun oldukça arabalarını ödünç verdikleri için Yıldıray evdeki bütün kitapları, kırılacak ufak tefeği, giysi kutularını, oyuncakları taşımıştı. Eh, evin bütün eşyasını taşıdı sayılır, öyle değil mi? Bir tek büyük eşyalar ve beyaz eşya kalmıştı. Daha ne olsun, değil mi ama? Nakliyeciler bunları pıt diye taşırdı. Yaa, sen öyle san!

Vedaları sevmiyorum.

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce)'in paylaştığı bir gönderi ()

Anacım, bir kaos, bir kaos! Ay bizim ne ıvır zıvırımız varmış. Pardon bizim değil, benim…ve annemin… zavallı Yıldıray…Benim ıvır zıvırlarımı “Bunlar atölyeye gidecek,” deyip kutulara, oraya buraya tıkıştırıp aradan sıyrılmaya çalışsam da olmadı. Zira atölye bitmediği için bütün o döküntüyü tıpış tıpış yeni evin balkonuna taşıyıp yığdık. Balkonumuz şu an çöp ev gibi. Evin asıl çöpçüsü meğer annemmiş. Şu an yanımızda olmadığı için attım da attım. Aman neler attım neler. Annem duymasın. Onların kuşağı biriktirip atamamak konusunda özel bir eğitim almış olmalılar sanırım. Anneannem biz bir şeyleri elden çıkarınca pek bozulurdu. Evi çıfıt çarşısı gbiydi. Bin yıllık eşyalar hiç kullanılmadan, oraya buraya istiflenip bekler dururdu. Annem de meğer o modelmiş. Ama her şeyi öyle usturuplu tıkmış ki, taşınma zamanı gelene kadar tehlikenin farkına varamamışız.

Son zamanlarda KonMari metodundan bu kadar söz edince, taşınmanın bu son evresinde kendimden korktuğumu itiraf edeyim. Haftalardır ayıkladığım, azalttığım, tasfiye ettiğim halde taşınmayı kaosa çeviren şeylerin başında benim ıvır zıvırlarım geliyordu. Taşınmadan önce çöp attım, taşınırken çöp attım, taşındıktan sonra attım. Daha da bitmedi. Çöp dediğime bakmayın ama. Öylece durup da bir işe yaramayan, kullanılmayan ya da anısı yüzünden tutulan bir dolu eşya. Attım dediğime de bakmayın. Bir çoğu işe yarayacakları yerlere gitti ya da gidecek. Hiç değilse işe yarayacaklar. Bu da bir şey…

Taşınmak yorucuydu. Ama taşınma günlerinin en sevdiğim yanı yeni evde içilen ik çaydır. biz de akşam olur olmaz hemen semaveri yaktık. Çocukların odası ilk yerleşen yer oldu. Yıldıray’la uyku tulumlarımızı çocukların yataklarının arasına attık. Bizim bücürler bu işe pe sevindiler doğrusu. Eğlenceli bir uyku uyuduk. Evdeki ilk rüyamı hatırlamıyorum ama. Koma.

İkinci gün öğleden sonra bir komşumuz elinde koca bir tepsi dolusu yemekle çıkageldi. Unuttuğumuz bir hareketti bu. Çocukluğumuzdaki komşulukları anımsadık. Yıldıray da, ben de ağlayacaktık neredeyse. (Çok da lezzetli olduklarını eklemeden geçmeyeyim.)

Geçen üç haftanın sonunda hâlâ yerleşemedik. Taşınacak başka arkadaşlarımız olduğu için kolileri tutuyoruz. Atölye hâlâ tamamlanamadığı için (arada ustalarla neredeyse papaz olasımız gelmişti, ‘ya sabır,’ dedik) atölye eşyaları da salonda ve balkonda yığılı duruyor. Komşular dışarıdan bakınca bizi çöp ev sanıyor olabilir. Bir sürü eksik var. Bizim acelemiz yok. Yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara yapıyoruz. Eninde sonunda yerleşeceğiz. (yani umarım…)

Hoşçakal evim

Bugün taşınıyoruz.
Yaklaşık üç yıldır bize yuva olan evimize hoşçakal deme vakti geldi. Buradan çıkacak ve gönlümüzün bağlı olduğu yeni yuvamıza gideceğiz.

Guçi burada yürüdü. İlk cümlelerini burada kurdu. İlk bisikletine burada bindi. Toprakla oynamayı burada öğrendi. Bitkilerin nasıl büyüdüğünü, tohumun nasıl ekildiğini, domates toplamayı, zeytin yapmayı, ağaç budamayı, meyveyi dalından yemeği, kuş gözlemi yapmayı, ateş yakmayı, tahta kesmeyi…

Micinik bu evde doğdu. Yürümeden önce merdiven çıkmayı burada öğrendi. Zeytin toplamayı, böğürtlen toplamayı, yere düşmüş kurtlu elmaları toplamayı, kedi kovalamayı, koşmayı, zıplamayı, abisinin oyunlarına katılmayı ve o oyunları baltalamayı, toprağı kazmayı, çiçekleri yolmayı, sonra koklamayı…

Bu evde güzel anılar birikti. Tıpkı Erenköy’deki evimizde olduğu gibi. Kötü anılar da yaşandı elbette. Hayat böyledir işte. Ama ben kötüleri bırakıp, güzel anıları alıp kalbimin içine sakladım bile.

Aa bir de geçen gün bu evin en çok manzarasını sevdiğimi söylemiştim. Veda ederken o manzaraya son bir kez bakayım.

Teknolojiyle imtihanımız

İşin doğrusu ben teknolojiyi severim. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler, geliştirilen uygulamalar… Bunların hızını da, içlerini kurcalamayı da seviyorum. Bunlar bir yana işim gereği bilgisayar benim elim ayağım olmuş durumda. “Dijital yerli” kuşağının içinde değilim belki ama hayatımın yarıdan fazlası, hatta belki dörtte üçü bilgisayarla geçti. Bilgisayarsız kaldığımda kaşım gözüm seyirmeye başlayabiliyor.

Şimdi düşünün ki bu insan bilgisayarız ne yapar? Ve şimdi bir de bu insanın bilgisayarının yanında, beyinin bilgisayarı da gitmiş olsun. Ve bir de daktilo gibi kullandığımız ortak notebookun da gidiverdiğini ekleyin duruma. Evet, geçen hafta üç cihaz da aynı gün bozuldu! Tam taşınma arifesinde, işleri bitirelim de taşındığımızda kafamız rahat etsin dediğimiz zamanda, zaten herşeyin birbirine girdiği, ne eve ne atölyeye taşınabildiğimiz şu sıralar bi bilgisayar arızası eksikti. O da oldu çok şükür!

Bilgisayarım bozulunca ben

Bilgisayarım bozulunca ben

Biz zaten ne zaman taşınmaya kalksak evdeki cihazlara bir haller oluyor. İstanbul’dan geldiğimiz günün ertesi koşa koşa gidip fırın almıştık. Bir ay geçmeden buzdolabımız fırın gibi davranıp içindekileri pişirmişti. Ben gebeşken bulaşık makinesi bozulup fıtığıma fıtık katmıştı yenisini alana kadar. Sonra çamaşır makinesi kendini salmaya kalktı da “Sen orda dur bakalım!” deyip köşesine kıstırdık onu. Bizim gerilimimizden devreleri mi yanıyor bunların nedir? Halbuki bu taşınmada çok sakin, hatta aşırı rahatız. Yine de bilgisayarlar nanay. İçlerindeki belgeleri kurtaramazsak hapı yuttuk.

“Taşınınca çamaşır makinesi kesin bozulacak, boşuna taşımayalım da bari yenisini mi alalım?” derken (battı balık yan gider), paşa paşa gidip bilgisayar aldık. Yani biz bu Urla’ya geldiğimizden beri resmen çeyiz düzüyoruz. Bu ne arkadaşım? Para kazanmak için debelendikçe batıyoruz. Atölye de açılamadı zaten!

Niye? Dükkanın damına seramik döşeme yapamıyor ustalar çünkü “Kalekimi hazırlarız, sürmeye fırsat bulamadan donar,” diyorlar. Hava buz! Urla adeta Arktik soğukların cirit attığı bir bölge. Sanırsın Ege’ye değil de Norveç fiyortlarına taşındık. Anam bu ne soğuk?  Taşınacağız diye elimizde kalan kömürleri yaka yaka bitirdik, yenisini almadık. Taşınırken bir de o koca çuvalları mı taşıtsaydık? Kömür bitti; yeni evdeki işler bitmedi. Eski kiracı salondaki bacanın önüne kıytırık bir şömine yakmış. İçinde ateş yakamazsın çünkü o kadar dar ki her şey salonun ortasına düşer. (Zaten onlar da yakmamış belli ki, taşlar pırıl pırıl duruyor.) Kuzine aldık ve şöminenin tepesine baca deliği açtık. Sobacılar gelip “Bu şömineyi ördürmezseniz kuzine çalışmaz!” demesinler mi? Cânım kuzine orada öylece kurulmayı bekliyor. O sırada biz de eski evde donuyoruz yavaştan.

Son günlerde evdeki ben

Son günlerde evdeki ben

Eski ev kuzeyden kuzeyden buz rüzgarları yiye yiye buzhaneden hallice bir ortama kavuştu. Gece yatarken yemekleri buzdolabına koymaya tenezzül bile etmiyoruz. Hatta buzdolabını açıp önünde falan duruyoruz ısınmak için. Ev ısınsın diye camları açıyoruz. Bugün yemek yaparken fırını çalıştırıp kapağını açtım. Bacaklara bacaklara sıcak hava üfledikçe kendimi tebrik ettim. Geceleri kafaya takke, içe içlikler giyerek yatıyoruz da yetmiyor. Çişi gelen tuvalete gidemiyor. Klozetlerin o soğuğunu ben anneannemin sobalı evinde görmedim. Sürekli strateji peşindeyiz. Diğerimiz dayanamayıp tuvalete gitsin de diğeri azıcık da olsun ısınış klozeti kullanabilsin diye. Geçen gün ayak parmaklarımdan ikisinde bir his, bir his… Dişimi sıkıp çorabımı çıkarınca ne göreyim: İki parmak bembeyaz olmuş! Donuyorum. Bir uyku hali de var üstümde. “Uyuma, yoksa donarsın!” diye diye zor ikna ettim kendimi.

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Neyse ki sıcak su teknolojimiz hâlâ var. Aman dilimi ısırayım, popomu kaşıyayım.  Banyoya girip sıcak suyla buluşmak güzel oluyor bu durumda; ama o buluşma anına kadar ki giysi çıkarma süreci büyük cesaret istiyor. Geçende “Acaba banyoya gitmek yerine parası neyse versem de kuaföre gitsem?” diye düşündüm. Hani saçın kirliyse yıkıyorlar ya, giysiler de üstümde kalırdı. Hem kuaförün içinde klima da var; ısınırdım. Hayal kurmak güzel şey.

Tam lodos geliyor, hava ısınıyor derken biz taşınacağız. Gelecek hafta tüm bunlar geride kalacak. Yeni bir ev, yeni bir yaşam… Bugünleri de hatırlayıp güleceğiz. Varsın azıcık daha donalım.

Kutu kutu pense

Kutu kutu pense,

Elmamı yerse

Arkadaşım Miiiğg-ros,

Bana koli verse…

Evet, gündemimiz bu. Yıldıray eve heyecanla geldiyse, anlıyorum ki Migros’tan çikita muz kolisi bulmuş.Hatta bugün plastik kasa alıp gelmiş! Ben de o sırada evdeki kolileri doldurmakla meşgul oluyorum. (İtiraf etmeliyim ki ara sıra evdeki iki yavru Gremlinimi de kolilere tıkmak, ağızlarına koli bandı takmak istediğim anlar oluyor!) Muhallebicinin kolilerini birkaç kere doldurup boşalttığımız için oraya da uğruyoruz ara sıra. Kolinin dayanıklısı makbul. Küçük koli mi almalı, büyük mü bulmalı? Böyle küçük hesapların peşindeyiz. Ya, işte böyle sevgili günlük… Bunlar bizim küçük mutluluklarımız.

kutu kutu pense 1

Yıldıray’ın temsili

Hâlâ taşınamadık. Ama arkadaşlarımız sağ olsunlar, bize arabalarını ödünç veren iki aile sayesinde epey git gel yaptık evler arasında. Kitaplarımızın neredeyse hepsi gitti. Böylece kitapları stratejik noktalara yerleştirdik evde. Yoksa o işi nakliyecilere bırakırsak ağır küfür yeriz. (Bundan önceki tüm taşınmalarda eşek ölüsü gibi koli taşıyan nakliyecilerin ahı tutuyor ki, biz böyle birkaç yılda bir taşınıyoruz.)

Kitapların bir kısmını satışa çıkardığımı söylemiştim. Okullara ve kütüphanelere gidecek çocuk kitaplarını kolilemeye başladım. Evde kalan son kitaplar ise atölyeye gidecek grupta… (Atölye cephesinde de işler fena değil. Tuvaletin yapılması ve pencere doğramalarının boyanması kaldı. Şubat içinde taşınırım.)

kutu kutu pense 2

Benim temsilim

Konmari usulü giysi ayıklama işi bitti. Annemin eşyalarını toparlamaya başladım. Çocukların oyuncaklarına bile ucundan giriştim. (Arada çaktırmadan atıyorum bir şeyler.) Ev eşyasından ayıklamacalara başladım. Yeni evin mutfak dolaplarını boyadım (son bir kat daha atılacak.) Evdeki geridönüştürülebilir malzemelerin listesini çıkardım ve yeni evde nasıl işlevlendirebileceğimizi planladık. Yeni evde adeta bir Martha Stewart, efendime söyliyim ye nevi Derya Baykal olacağım. Ha bire bir şeyleri boyayıp, kaplayıp, yeni işlev verme derdindeyim. Sürekli yeni bir şey ortaya çıkarıp Yıldıray’a “Bunu napıcam biliyo musun?” diyorum. O da alıştı artık; “Boyayacak mısın?” diye biliveriyor hemen.

Kutu Trolleri - Taşındıktan sonra bizim çocukların temsili

Kutu Trolleri – Taşındıktan sonra bizim çocukların temsili

Şimdi bir de palet peşindeyiz. Bize birkaç tane palet lazım. Şu ahşap yük paletlerinden. Neden diye sormayın. Bir bulalım da…

Taşınmaları severim. Ama hayatımda ilk kez bu taşınma bende heyecan yaratıyor. Sanırım her şey bakış açısından bitiyor.

İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir

ev gibisi yoktur

“Ev gibisi yoktur.”

Napoloen demiş ki, “İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir.” İyi demiş, güzel demiş Sayın Bonaparte. Ev benim için çok önemlidir. Çünkü ben tam bir ev kuşuyum. Dorothy’nin dediği gibi “Ev gibisi yoktur!”

Bu aralar ev kavramını ve evin içinde barındırdıklarını fazlaca düşünüyorum. Taşınıyoruz ya, bir de KonMarie Metodu’yla haşır neşirim ya, o yüzden.

Şu an bizim iki evimiz var. İçinde yaşadığımız ev ve yakında yaşamaya başlayacağımız ev. Bunlardan ilkini bundan birkaç sene önce, bir anlık gazla tutmuştuk. İstanbul’dan kaçmak istiyorduk. Urla’da yaşamak istiyorduk. Bir an önce gitmek istiyorduk; çünkü zaten eski evimizin kontratı bitecekti. Yani zaman kısıtlıydı. Biz de geldik, gördük, gezdik, baktık ve zaten mevcut çok az ev içinden birini -burayı- seçtik. Bir anlık gaz, diyorum; çünkü bizi evden ziyade evin manzarasını sevmiştik. Önümüzde koca bir açıklık ve harika bir İzmir Körfezi manzarası vardı. Denizle aramızda çok güzel bir çayır, zeytinlikler, uzaklarda maki kaplı tepeler… Yıllar sonra bu evi düşündüğümde aklıma gelecek ilk şey sanırım bu görüntünün yarattığı ferahlık hissi olacak. Bir de aşağıdaki çayırdan gelen kuş sesleri….

Ama zaman geçtikçe ev sahibimizin neden bu evi bırakıp gittiğine dair teoriler geliştirmeye başladık. O güzel körfez manzarası var ya, o aslında kışın kuzeyden esen buz gibi hava demekti. Biz sıcak memlekete geldik diyorduk, donduk anacım burada. Borularımız bile patladı. En kötüsü Yıldıray’ın kalorifer kazanıyla verdiği mücadeleydi ve ben o mücadelede hiç destek olamadım. Sırf o kazana harcadığı zamanı biriktirsek, toplamda bir kitap yazardı örneğin. Pisliği, yorgunluğu cabası…  (Uzaktan bakıp Oh Urla’ya gittiniz, miss,” diyenlere selam olsun.

Kuzeyden esen o rüzgarlar aynı zamanda rutubet demek. Ben bu ev kadar izolasyon fakiri başka ev görmedim. Evin her yerinden su alıyoruz. Houston, bir problemimiz var! Bir de habire deprem oluyor burada. Sallandıkça sağdan soldan çatlıyor ev. (Bugün mutfakla holü ayıran duvardaki çatlağımız gürbüzleşti mesela. Dün öyle değildi.)  Tehlikeli çatlaklar değil bunlar; ama görünce insanın siniri bozuluyor.

Zaten buradan taşınmak istiyorduk. Küçülmek istiyorduk. Harekete geçmemiz için tetiği çeken şey annemin hastalığı oldu. O andan itibaren taşınmamız gerektiğini söyleyip buna göre hareket etmeye başladık. Ve geçenlerde bizim için uygun şartlara sahip başka bir ev bulduk. Ev kavramını düşünmeye işte o zaman başladım. Bu yeni evi görünce ben de, Yıldıray da aynı şeyi hissettik. Sevdik orayı. İçimiz ısındı. “Tam bir yuva,” dedik. Halbuki aynı hisleri şimdiki evimizi ilk gördüğümüzde de düşünmemiş miydik? O zaman da çok heyecanlanmamış mıydık? Ee ama bir süredir niye aynı şeyleri hissetmiyorduk?

Marie Kondo’nun kitabını okurken şunu fark ettim: Bir evin dağılma nedeni, o dağınıklıkla baş edememen senin o evle bir bağ kuramamandan kaynaklanıyor. Son aylarda biz de evimizle bağımızı koparmışız meğerse. Annem hastalandığında değil üstelik; daha önce… “Nasılsa buradan gideceğiz,” diye düşünmeye başladığımız anda evimizle kurduğumuz bağ kopmuş. evdeki her şeyin bozulmaya başlaması da tam bu sürece rastlıyor. Biz evden umudumuzu kesince, ev de umudunu kesti ve kendini bırakaya başladı. Ev adeta hastalandı, hatta can çekişiyor ve birilerinin gelip onu iyileştirmesini bekliyor. O birileri biz değiliz. Biz gittiğimizde ve başkaları geldiğinde burası yine yaşanan, canlı bir ev olacak. O zaman yine yuva olacak. Ne ilginç, öyle değil mi? Mekanların ruhu olduğu söylenir ya, gerçekten doğru. 

Bu evde geçirdiğimiz güzel günlerde sık sık “Ablam gelse, burada ne güzel çay saati keyfi yaparız,” diye hayal kurardım hep. Ablamla yıllar sonra bir araya geldiğimizde -ki çok kötü bir dönemde, hepimizin moralinin bozuk olduğu bir dönemde gelmek zorunda kaldı- bir gece taşınma meselesini konuşurken “Bu evin enerjisi çok kötü,” dedi. “Burada mutsuz oluyorsunuz siz. Başka bir yere taşındığınızda hayatınız düzene girecek, görürsünüz bak,” demişti.

İşte şimdi oraya taşınacağız. Yalnız bu yeni evle ilgili ilginç bir süreç yaşıyorum. Gözümün önüne sürekli görüntüler geliyor. Mekanları kişiselleştiriyorum kafamda. Şurayı şöyle boyarız, buraya bunu yaparız… Aklımda sürekli fikirler var. Bunun için bir iki girişimim de oldu. Tam anlamıyla bir D.I.Y. evi olacak diye umuyorum. Kim bilir, belki yeni evimizin eski sakinleri de bizimkine benzer duygularla ayrıldılar oradan. O ev de iyileşmeyi bekliyordur. Biz bunu yapmaya ve oranın ruhunu canlandırmaya gidiyoruz.

Ama eski evimizi de acımasız duygularla bırakmayacağım. Onu güzelce silip, temizleyecek, sevip okşayacak; bize üç yıl boyunca yuva olduğu için, hayatımıza kattığı güzel anılar için ona teşekkür edeceğim.

Ondan sonra “eve”, gönlümün bağlı olduğu yere gideceğim.