İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir

ev gibisi yoktur

“Ev gibisi yoktur.”

Napoloen demiş ki, “İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir.” İyi demiş, güzel demiş Sayın Bonaparte. Ev benim için çok önemlidir. Çünkü ben tam bir ev kuşuyum. Dorothy’nin dediği gibi “Ev gibisi yoktur!”

Bu aralar ev kavramını ve evin içinde barındırdıklarını fazlaca düşünüyorum. Taşınıyoruz ya, bir de KonMarie Metodu’yla haşır neşirim ya, o yüzden.

Şu an bizim iki evimiz var. İçinde yaşadığımız ev ve yakında yaşamaya başlayacağımız ev. Bunlardan ilkini bundan birkaç sene önce, bir anlık gazla tutmuştuk. İstanbul’dan kaçmak istiyorduk. Urla’da yaşamak istiyorduk. Bir an önce gitmek istiyorduk; çünkü zaten eski evimizin kontratı bitecekti. Yani zaman kısıtlıydı. Biz de geldik, gördük, gezdik, baktık ve zaten mevcut çok az ev içinden birini -burayı- seçtik. Bir anlık gaz, diyorum; çünkü bizi evden ziyade evin manzarasını sevmiştik. Önümüzde koca bir açıklık ve harika bir İzmir Körfezi manzarası vardı. Denizle aramızda çok güzel bir çayır, zeytinlikler, uzaklarda maki kaplı tepeler… Yıllar sonra bu evi düşündüğümde aklıma gelecek ilk şey sanırım bu görüntünün yarattığı ferahlık hissi olacak. Bir de aşağıdaki çayırdan gelen kuş sesleri….

Ama zaman geçtikçe ev sahibimizin neden bu evi bırakıp gittiğine dair teoriler geliştirmeye başladık. O güzel körfez manzarası var ya, o aslında kışın kuzeyden esen buz gibi hava demekti. Biz sıcak memlekete geldik diyorduk, donduk anacım burada. Borularımız bile patladı. En kötüsü Yıldıray’ın kalorifer kazanıyla verdiği mücadeleydi ve ben o mücadelede hiç destek olamadım. Sırf o kazana harcadığı zamanı biriktirsek, toplamda bir kitap yazardı örneğin. Pisliği, yorgunluğu cabası…  (Uzaktan bakıp Oh Urla’ya gittiniz, miss,” diyenlere selam olsun.

Kuzeyden esen o rüzgarlar aynı zamanda rutubet demek. Ben bu ev kadar izolasyon fakiri başka ev görmedim. Evin her yerinden su alıyoruz. Houston, bir problemimiz var! Bir de habire deprem oluyor burada. Sallandıkça sağdan soldan çatlıyor ev. (Bugün mutfakla holü ayıran duvardaki çatlağımız gürbüzleşti mesela. Dün öyle değildi.)  Tehlikeli çatlaklar değil bunlar; ama görünce insanın siniri bozuluyor.

Zaten buradan taşınmak istiyorduk. Küçülmek istiyorduk. Harekete geçmemiz için tetiği çeken şey annemin hastalığı oldu. O andan itibaren taşınmamız gerektiğini söyleyip buna göre hareket etmeye başladık. Ve geçenlerde bizim için uygun şartlara sahip başka bir ev bulduk. Ev kavramını düşünmeye işte o zaman başladım. Bu yeni evi görünce ben de, Yıldıray da aynı şeyi hissettik. Sevdik orayı. İçimiz ısındı. “Tam bir yuva,” dedik. Halbuki aynı hisleri şimdiki evimizi ilk gördüğümüzde de düşünmemiş miydik? O zaman da çok heyecanlanmamış mıydık? Ee ama bir süredir niye aynı şeyleri hissetmiyorduk?

Marie Kondo’nun kitabını okurken şunu fark ettim: Bir evin dağılma nedeni, o dağınıklıkla baş edememen senin o evle bir bağ kuramamandan kaynaklanıyor. Son aylarda biz de evimizle bağımızı koparmışız meğerse. Annem hastalandığında değil üstelik; daha önce… “Nasılsa buradan gideceğiz,” diye düşünmeye başladığımız anda evimizle kurduğumuz bağ kopmuş. evdeki her şeyin bozulmaya başlaması da tam bu sürece rastlıyor. Biz evden umudumuzu kesince, ev de umudunu kesti ve kendini bırakaya başladı. Ev adeta hastalandı, hatta can çekişiyor ve birilerinin gelip onu iyileştirmesini bekliyor. O birileri biz değiliz. Biz gittiğimizde ve başkaları geldiğinde burası yine yaşanan, canlı bir ev olacak. O zaman yine yuva olacak. Ne ilginç, öyle değil mi? Mekanların ruhu olduğu söylenir ya, gerçekten doğru. 

Bu evde geçirdiğimiz güzel günlerde sık sık “Ablam gelse, burada ne güzel çay saati keyfi yaparız,” diye hayal kurardım hep. Ablamla yıllar sonra bir araya geldiğimizde -ki çok kötü bir dönemde, hepimizin moralinin bozuk olduğu bir dönemde gelmek zorunda kaldı- bir gece taşınma meselesini konuşurken “Bu evin enerjisi çok kötü,” dedi. “Burada mutsuz oluyorsunuz siz. Başka bir yere taşındığınızda hayatınız düzene girecek, görürsünüz bak,” demişti.

İşte şimdi oraya taşınacağız. Yalnız bu yeni evle ilgili ilginç bir süreç yaşıyorum. Gözümün önüne sürekli görüntüler geliyor. Mekanları kişiselleştiriyorum kafamda. Şurayı şöyle boyarız, buraya bunu yaparız… Aklımda sürekli fikirler var. Bunun için bir iki girişimim de oldu. Tam anlamıyla bir D.I.Y. evi olacak diye umuyorum. Kim bilir, belki yeni evimizin eski sakinleri de bizimkine benzer duygularla ayrıldılar oradan. O ev de iyileşmeyi bekliyordur. Biz bunu yapmaya ve oranın ruhunu canlandırmaya gidiyoruz.

Ama eski evimizi de acımasız duygularla bırakmayacağım. Onu güzelce silip, temizleyecek, sevip okşayacak; bize üç yıl boyunca yuva olduğu için, hayatımıza kattığı güzel anılar için ona teşekkür edeceğim.

Ondan sonra “eve”, gönlümün bağlı olduğu yere gideceğim.

Taşınıyoruz, mutluyuz


Daha atölyeyi hale yola sokamadan evi de taşıyoruz, sevgili günlük.

Mutluyuz, heyecanlıyız.
Marie Kondo’nun kulaklarını hayli çınlatıyoruz bu sıralar. İlk aşama olan giysiler tamam. Battal boy bir çöp torbası doldu. Halbuki daha birkaç ay önce torba torba giysi vermiştik. Bakış açısı değişti tabii; bu kez verme konusunda daha acımasızız.

Asıl korktuğumuz kısım kitapları ayıklamaktı. Bu noktada biraz zayıf davrandık ama yine de epey kitap eledik. Bir kısmını almak isteyen olursa diye satışa çıkardık. Instagram’da @birdolapkitap_2.el hesabına fotoğraf yüklemeye devam ediyoruz. Taşınma vaktine kadar satılan satıldı; kalanlar kütüphanelere gidecek. Çocuk kitaplarınıysa her zaman olduğu gibi okullara ve kütüphanelere yollayacağız.

Kitaplardan sonra “Kâğıtlar” kategorisini de savdım. Eski garanti belgeleri, faturalar, gereksiz kâğıtlar, kartvizitler, şunlar, bunlar… Koca bir torba çıktı. Ama sandığımdan az çıktı. Zaten bu tip şeylerin çoğunu dosyalayarak tutuyorum ben. Marie Kondo abla görse alnımdan öperdi. Aferin bana.

Şimdi zor kısma geliyorum: Komono. Ivır zıvır aşaması. Mutfak eşyaları, oyuncaklar, börtü böcek, çerçöp… Evin geri kalanında ne varsa… Taşınma vakti yaklaşırken, olabildiğince azaltarak gideceğim ama sanırım KonMari’nin bir kısmı diğer eve kalacak.

Bugün akşamüstü gelen habere göre taşınacağımız evin boyası bitmiş. Yarın parke ve duvarların kurumasını bekleyeceğiz. (ben de gidip mutfak dolaplarını boyayacağım. Oley!) Sonraki gün taşınma faslına girişebileceğiz. Bir süredir koli avındaydık. Ev koli doldu yine. Tek rakibim Urla’lı kâğıt toplayıcılar. Kipa’nın orada kıyasıya mücadele halindeyiz. Kim daha önce koli kapacak diye. Aldığımız duyumlara göre çarşamba günleri meşhur bir tatlıcı zincirine mal geldiğini ve kolilerinin çok güzel olduğunu öğrendik. Bugün maaile oraya gittik. Dokuz koli de oradan topladık. Kolin kadar konuş!

Ha bu arada başka hiç derdimiz yokmuş gibi, hastane acil servisine devam ediyor, geceleri bebe ateşi düşürmeye çalışıp, gündüzleri bol bol çocuk burnu yıkıyoruz. Yavruları iyileştirmeye çalışırken, kendimizi sağlam tutmaya da çalışıyoruz.

Evde kömür bitti. Taşınacağız diye yeni kömür almadık. Sonra o kadar çuvalı nasıl taşıtırız? Ev bir soğuk, bir soğuk, sormayın gitsin. Isınmak için dışarı çıkıyoruz.

Bu yazıyı yazıp bitirene kadar birkaç gün geçti bu arada. Yazacak o kadar çok şey oluyor ki, ben hepsini toparlayana kadar, taslaklar kısmında kayıtlı yazılar benim gündemimin gerisinde kalıyor. Çok faaliz bu aralar şekerim. Ay bir taşınsak, zil takıp oynayacağım.

 

Çıldırtacak kadar güzel

Benim gibi kâğıtları, zımbaları, boyaları, ataçları, çıkartmaları, bantları, makasları, kurdeleleri, boncukları, fırfırları, kumaşları, bobinleri, artıkları, kırpıkları seven her zanaatkârın hayali herhalde böyle bir şeydir:


Bu dolabı bana versinler; otururum başına, daha da sesim çıkmaz. İnsan bütün bu düzenleme karşısında çıldırmaz mı? Bunu bir kere doldurdun muydu, bir daha Kemeraltı’na, Tahtakale’ye, en sevdiğin kırtasiyeye, içinde kaybolduğun tuhafiyeciye gitmene de gerek kalmaz. Zanaatkârın cenneti burası olsa gerek.
The Original Scrap Box denilen markanın “The Workbox 2.0” denen ve 1495 dolarcık ederindeki bu dolap, web sitesinde “hobi malzemesi dolaplarının kraliçesi” olarak nitelendirilmiş. Site başka depolama ürünleri de satıyor.

Ben atölyemin içini nasıl döşeyeceğim diye debelenip duracağıma bundan alıp koyayım bir köşeye. Yetmez mi?

İnsan gece gündüz burada olmak istemez mi?
 Bu da “The Minibox”mış. Büyüğünü alamıyorsan, minisi de olur yani.
Açılınca şöyle oluyor:
Nispet yapıp çatlatırcasına, masa versiyonunu da yapmışlar:
Son olarak, masa deyince gizli bölmeli şu antika masayı hatırlamadan edemedim.

Bahar temizliği zamanı ve KonMari 101

Baharın gelmesine daha var gerçi ama bu 2017 beni fazla gıdıkladı. Bir şeyler yapasım vardı. Neydi, neydi? derken durup kendimi dinledim. “At,” dedi içimdeki ses. “At, ayıkla, eksil, azal…” Sonra devam etti: “Sadeleş, tazelen, kendine çekidüzen ver.”
Evde radikal bir şeyler yapmam gerekiyordu. Son aylardaki kötümser ruh halimden sıyrılmam gerekiyordu. Hani derler ya insanın kafasının içi nasılsa masası da öyledir, diye. İşte benim masam hep dağınıktı; toplasam da dağılıyordu. Ama son aylarda işler iyice çığırından çıktı. Masamın halini bir görseniz… Annemin hastalandıktan sonra her şeyi boşladım. Bir yandan da -özellikle atölyeyi tuttuğum günlerden itibaren- savaşma isteği var içimde. Bu istek arttıkça, içimdeki o sesi duymaya başladım işte: “Ayıkla, temizlen, azal, küçül, sadeleş…”

Sonra geçenlerde aklıma kim bilir ta ne zaman bir yerlerde adını duyduğum bir isim geldi: Konmari. Hemen araştırmaya giriştim. Bu aslında Marie Kondo isimli bir Japon’un adının kısalmasıymış ve bu abla hayatını düzenlemeye adamışmış. Koşa koşa gittim, “Hayatını Sadeleştirmek İçin Derle, Topla, Rahatla” adlı kitabını da sipariş ettim. Kitap gelene kadar da internette gezinmeye devam ettim ve gerçekten işe yarar bir metot olup olmadığını anlamaya çalıştım. Edindiğim izlenim insanların hayatlarının gerçekten de değiştiği. Ama bu tamamen halkla ilişkiler çalışması da olabilir. Ya da metodu uygulayan insanların KonMari’nin iddia ettiği gibi hayatlarının geri kalanında aynı sistemle devam edip etmediklerini bilmiyorum. İşin aslı çok da umursamıyorum. İhtiyaç duyduğum bir şeyler vardı ve KonMari şimdilik bunun yanıtı oldu.

Origami yapmayı seviyorum ama günün birinde giysi katlamayı da seveceğimi söyleseler gülerdim. Fotoğraf: The Times

Origami yapmayı seviyorum ama günün birinde giysi katlamayı da seveceğimi söyleseler gülerdim. Fotoğraf: The Times

Peki KonMari metodu nedir?

Aslında Kondo’nun söylediği temel şey şu: 1) Fazla olanları atın. 2) Kalanları nereye yerleştireceğinizi belirleyin. “Bu iki temel kuralı uygularsanız eviniz zaten bir daha dağılmaz,” gibi bir iddiası var Konmari’nin.  Atma faslında da kriter söz konusu nesnenin size haz verip vermediği. Özetle, çok seviyorum dediğin bir tişört aylardır dolabın dip köşelerinde duruyorsa ve sen onu en son ne zaman giydiğini anımsamıyorsan o tişört artık sana haz vermiyordur. Gerçekten ihtiyacın olsaydı zaten onu orada unutmazdın. Öyleyse at!

Metodun bir diğer önemli kısmı evi oda oda değil de, nesneleri kategorilere göre ayıklayıp düzenlemek. Düzenlemeyi mekan bazında yaptığımızda oranın kaçınılmaz olarak yeniden dağılacağını iddia ediyor. Tek mekanla uğraşmanın dikkat dağıtıcı olduğunu söylüyor. Ki bence gerçekten de öyle. Bunu şimdi fark ediyorum. Eskiden derin temizliklere girişirdim ve kendimi sürekli amaçtan sapmış, ayıkladığım şeylere bakarken, okurken vs. bulur ve çoğunu da atmaktan vazgeçerdim. Zaten işin sonuna doğru üstünkörü yapar bitirirdim. Diğer yerleri de sonra yaparım deyip aylarca yanına yanaşmazdım.

Peki KonMari ne yapıyor? Kategorilere göre temizleyin diyor. Bunun için de değiştirilmemesi gereken bir kural belirlemiş ve kategorilerin sıralamasını yapmış:

  • Giysiler
  • Kitaplar
  • Kâğıtlar (fatura, garanti belgesi, broşür, notlar, vb. belgeler)
  • Komono yani muhtelif ögeler (“komono” Japonca’da küçük eşya, ıvır zıvır, çerçöp gibi anlamlara geliyormuş.)
  • Duygusal ögeler (Fotoğraflar, mektuplar vs.)
Konmari 1

KonMari medoduna göre giysileri belli bir biçimde katlayarak yerden tasarruf ediyorsunuz ve her şeyi aynı anda görebilme şansınız oluyor. Görsel: JujuSprinkles.com

Giysiler ayrılmayı en kolay başardığımız grupmuş. Yani bu grupla ısınma turu atıyoruz. Sonra işler giderek zorlaşıyormuş. İnsanların atmaya en az kıydıkları duygusal ögeler temizliğinin son aşamasını oluşturuyor. Bana kalırsa “komono” denen kısım da hayli kanlı geçen bir aşama. Zira evdeki neredeyse hemen her şey bu grupta: Kozmetik ürünleri, CD ve DVD’ler, elektronik eşyalar, kırtasiye malzemeleri, hobi malzemeleri, mutfak eşyaları vs.

Bakalım bizde de o kadar kanlı geçecek mi? Çünkü ben bir haftadır giysileri ancak bitirdim. Çocuklardan fırsat buldukça yapabildim gerçi ama yine de bu kadar uzun süreceğini tahmin etmiyordum. Bir sonraki aşama kitaplar. Biz evde bugüne kadar çok kitap ayıkladık ama biriktikçe birikiyor. Şimdi yine acımasız davranma zamanı. Gerisi de bakalım nasıl gelecek…

Önümüzde bizi bekleyen bir taşınma var. Diğer eve çok az eşya götürmek gibi bir niyetimiz var. Giysiler, kitaplar, mutfak eşyaları ve ıvır zıvırı ayıklama konusunda çok kararlıyız.  Ama şunu söyleyebilirim, ilk defa bir taşınma öncesi stres yaşamıyorum. Zihnen organize olunca işler farklı oluyormuş demek ki.

Kitabı henüz tamamlamadım. Evi ayıklamayı henüz bitirmedim. İkisini eşzamanlı ilerletmeye çalışıyorum. Sonunda test edip onaylayacak mıyım, yoksa çuvallayacak mıyım acaba? Bakalım nasıl olacak?

Marie Kondo’nun web sitesine göz atmak isterseniz buraya tıklayın.
Metotla ilgili fikir almak için Pinterest’te azıcık gezinmeniz yeterli. Benim KonMari panom ise şurada.

2017 benim yılım olacak

2017Çünkü benim için iyi başladı.
Çünkü artık bir mekanım var. (Her ne kadar tadilatı hâlâ bitmemiş olsa da!)
Çünkü atölye tadilatının bitmemesine neden olan kar yağışı, hayatı (hepimizinkini) birkaç gün olsa da tüm kirlerinden arındırdı. (En azından biz öyle olmasını istedik.)
Çünkü hâlâ umutlanacak bir şeyler bulabiliyorum.
Çünkü bu sene tüm dağınıklıklarımdan arınmaya kararlıyım.
Çünkü kendimi zihnen daha iyi bir noktaya taşıdığıma inanıyorum.
Çünkü fiziksel olarak da o noktaya geleceğim.
Çünkü “bullet journalling” diye harika bir şeyle tanıştım ve 1 ocak’tan beri uyguluyorum. (Hakkında yazacağım.)
Çünkü şu an yeni bir ev kiraladık. – Çünkü şimdiki evimiz bizi fazlasıyla yoruyordu.
Çünkü yeni evimizde daha mutlu olacağız.
Çünkü hayatımız düzene girmek istediğini bana farklı kollardan, farklı işaretlerle söylüyor.
Çünkü Marie Kondo diye bir kadın varmış ve onun icadı olan “Konmari Metodu” beni baştan yaratacak.(Oldu olacak bunu da “Önce/Sonra” diye belgeleyip yazayım. İbretliğiz çünkü.)
Çünkü fikirler ardı ardına geliyor.
Çünkü yazmakta olduğum yeni kitaplarım var.
Çünkü Guçi karnımdayken yazdığım “Burun Giysisi” basılmak için bu yılı beklemiş. (Bunu da yazayım bari blogda.)
Çünkü yazılmasında Guçi’nin büyük katkısı olan bir kitap daha yolda.
Çünkü Guçim var, Micim var, sevgilim var.
Çünkü tüm bunlar bir yana 2017 benim yılım olacak; çünkü ben öyle istiyorum.

"Dilek dilemekten asla vazgeçme."

“Dilek dilemekten asla vazgeçme.”

Atölye yağmura karşı

Atölye tuttuğumu duyurduğumdan beri arkadaşlarımla konuşuyorum, yazışıyoruz; ya da sosyal medyadan çeşitli yorum ve mesajlar geliyor. kendimi iyi hissediyorum. Bize hiç bir şekilde iyi hissetmememizi söyleyen ülke gündemine inat, iyi hissediyorum. Bu mutluluk kaynağına sımsıkı tutunmam gerek.

Neden iyi hissediyorum biliyor musunuz? Çünkü gelen yorumları okudukça “Evet, iyi ve doğru bir şey yapıyorum, bu istikamette devam etmeliyim,” diyorum. Bendeki olumlu duyguların başkalarına da geçtiğini hissediyorum. Yarın öbür gün o atölye açıldığında, tam da hayal ettiğim gibi insanları sımsıcak sarıp sarmalayacak bir yer olacak hissedebiliyorum. Evet, doğru yoldayım.

Güzel yorumlar için herkese çok ama çok teşekkür ederim. Büyük moral oluyor bana. Öte yandan Indiegogo kampanyam ufak ufak sürüyor. Şimdilik hedeflediğim desteğin %4’lük kısmındayım. Ben %50’sini toplasam o bile büyük bir şey olacak benim için. Bir yerlerde bana inana, yaptığım işe inanan birilerinin olduğunu bilmek büyük güç veriyor. Bu atölye sadece benim değil, hepimizin olacak. Bu şekilde düşünmek de iyi hissettiriyor.

Atölyedeki tadilata gelince… Aslında daha önce Urlalı ustaların “Akdeniz rahatlığından” çok çektiğimiz için, benim aklıma işi bir seferde yaptırabilmek adına başka bir çözüm gelmişti. Bir yapı marketin (adını vermesem de olur) evlerin mutfaklarını, banyolarını alıp baştan sona yapıyor diye duymuştum. Onları arayıp bilgi alalım dedim. Kime sorduysak iyi fikir dediler. Böylece belki biraz pahalı ama hızlı bir çözüm olacaktı. Yapı marketin mimarlık ofisiyle görüştük. Görevli mimar hanımla randevulaştık. O ve bir inşaat mühendisi gelip mekanı gördüler. ne istediğimizi söyledik, onlar çeşitli öneriler getirdiler ve sonra “Teklifimizi hazırlayacağız,” deyip gittiler. Birkaç gün sonra teklif geldi! Hemi de gümbür gümbür geldi. Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. İki kuruş malzeme parasını bir kenara koy, bir işçilik maliyeti çıkarmışlar ki, aman, aman… Sanırım dükkan tamamlandığında 2017 Pritzker Mimarlık Ödülü’nü falan alacaktık; bu şansı teptim.

Neyse ki akabinde iyi bir usta ve ekibine denk geldik. Arkadaşımız Atilla sağolsun; o olmasa biz hâlâ iyi bir usta arıyor olacaktık. Tadilatta ikinci hafta bitiyor. Her gidişimizde ekipten başka birisine denk Önce elektrik tesisatı yenilendi. Ardından su sitemi elden geçti; tuvalet kırıldı. Duvarlar ve tavanın sıvasına başlandığında işler değişti. Tavandan içeri su sızmaya başladı!!! Yağmur dinsin diye beklediler.

Sonra başka bir usta geldi duvarlara alçı sıva yaptı. “Tuta tuta burayı mı tuttunuz? Başka yer bulamadınız mı?” diye sitem etti bir de. Çok iş varmış da, çok harapmış da… Anacım, ben de istemez miyim yeni, temiz bir yer bulmayı. Ama sen gel bunu Urla’nın şahlanarak rant, rabt, rant! diye giden tek dişi kalmış emlak piyasasına anlat bunu. Ayrıca ben dükkanımı seviyorum. Burası beni aylarca boşuna beklemedi. akvuşmamızın iyi bir nedeni olduğunu düşünüyorum. (her neyse, alçı ustasıyla matkap ucuna takılan alçı karıştırıcı mikser türleriyle ilgili aydınlatıcı bir sohbet de yaptım. Atölye için alınacaklar listesine eklendi.) Dış cepheye yalıtımına hafiften başlanmıştı ki…

cbh-atolye-06

Cepheyi beyaz, çerçeveleri kırmızı hayal edin. Önüne de sardunyaları dizdik miydi tamamdır.

Dünden beri bir yağmur, bir yağmur! Keşke iç içlere başlamadan önce çatı izolasyonuyla başlasalardı. Bugün iş durdu. Muhtemelen yarın da bekleyeceğiz. Benim içim pır pır. Bir bitse de ben de pılımı pırtımı toplayıp yerleşsem artık dükkanıma. Evde işleri iyice saldım çünkü. Masamın üzeri kafamın içi gibi, darmadağınık. Kutulara  doldurup götürmeyi beklediğim için şimdi toplayasım yok. Feci haldeyim yani. (Buraya da yazmış olayım, bu dağınıklık atölyede sürmeyecek. Kendime söz.)

Bu hafta ayrıca yer karolarımız geldi; pvc boyalarımız geldi. İç mekanda yapacaklarımla ilgili birkaç fikir daha geliştirdim. Onları da sonra yazarım.

Şimdilik bu kadar. Artık yağmurun dinmesini beklemeye kaldı iş. Ama yarın için Urla’da bile kar beklendiği düşünülürse ben az daha bekleyeceğim sanırım.

Haydi kalın sağlıcakla.

Zurnanın zırt dediği yer

Çok seviyorum bu lafı. Ben de işte tam olarak oradayım. Zurna az sonra zırt edecek. Hazır mısınız?


Çok yakında, işte tam şurada davul zurnayla şenlik yapıcam:

Atolye 1

Burasının ne olduğunu tahmin edene benden çay!

Bilemediniz mi?

Tanıştırayım: Burası Cincüce Bobin Hizmetleri Genel Merkezi.

Yani benim atölyem.

Hayal yuvam.

Güzel şeyler üreteceğim yer.

Güzel insanlarla buluşacağım yer.

Çocuklarla buluşacağım yer.

Guçicimle (ve ileride Micinikcimle) çamur yoğuracağım yer.

Burası hep hayalini kurduğum ve hayallerimi gerçekleştireceğim ve yepyeni hayaller kuracağım yer.

Evet, biraz harap halde. Ama bu şekilde kalmayacak elbette. Çok yakında eli yüzü düzelecek; pırıl pırıl olacak. Ustalar çalışmaya başladılar bile. Bu konuya sonra döneceğim; ayrı bir macera.

Aslında burayı tutalı bir iki hafta oldu; ama iş çok, vakit yok. Buraya bir türlü yazamadım. Bu dükkanın benim için yeri ayrı. Çünkü burayı taa Kosgeb eğitimi aldığım hafta görmüştüm. Gittim, geldim, bir türlü kimindir, kaçadır öğrenemedim. Sonra annem hastalandı. Benim dükkan bakacak halim kalmadı. Arada Yıldıray’ın yolu düşmüş bu sokağa. Biraz soruşturmuş ve daha önce bir iki kişinin dükkanı tutup sonra vazgeçtiği söylemişler. Yine de dükkanla ilgili hayaller kurup, bir yandan da bana sıra gelene kadar başkaları elli defa kiralar orayı diye hayıflanıyordum. İskeledeki yeri de kaçırınca ben yine dönüp dolaşıp bu berber dükkanına geldim. Ve mucizevi bir şekilde araya giren birileri sayesinde mal sahiplerine ulaştım. Birbirimizi çok sevdik ve hemen o gün kontratı imzaladık. Yani şimdi ben resmen atölye sahibi bir küçük esnafım oldum sayılır. Atölye tamam; sıra minik esnaf olmaya geldi.

Şimdi size dükkanımı gezdireyim. Bu haline iyi bakın. Bir de güzelleşip Cincüce Bobin Hizmetleri Atölyesi olarak açıldığında yine gezdireceğim. O zaman  bu yazıya döner, aradaki farka bakıp şaşarız.

Burası ön cephesi.

image

 

Kocaman pencerelerim var. Işık açısından çok şanslı olacağım. PVC doğrama hiç sevmem ama yapacak bir şey yok. Elimizdeki mal bu. Bunu nasıl güzelleştirebileceğimi düşündüm. Yaptığım araştırmalar sonucu iyi bir pvc boyası buldum.. Ondan alıp kırmızıya boyatacağız. Logodaki kırmızım böylece dükkanın dışında boy gösterecek. Kırmızının canlılığını ve sıcaklığını görenler koşa koşa gelecekler. Sol taraf vitrin kısmı olacak.

Burası da yan cephe.

Atolye 3

Giriş buradan. Burada da kocaman bir pencere var. Bu kısım da vitrin olacak. Vitrinler için aklımda çok fikir var ama net bir karar yok. İsteğim canlı, sürekli biçim değiştiren, yaşayan bir sergileme alanı yaratmak.. Başlangıçta biraz boş olacak bu alanlar; ama zamanla içini dolduracağım.  Bu kısım için dekor olabilecek güzel, sevimli mobilyalar bulmam gerekiyor.

Merdivenden dama çıkılıyor. Aslında yapı biraz eciş böcüş; duvarlar falan yamuk. Çöker mi, rafları taşır mı diye endişelenmedik değil.  Damda da demir filizleri açıkta bırakılmış. Ama aklı olan buraya ikinci kat çıkmaz. Yalıtım sorunu feci. Yalıtım yapıldıktan sonra burası çok güzel bir havalanma, ferahlama alanı olacak. Bir şemsiye, bir kaç da şezlong attık mıydı tamamdır.

Şurası müdüriyet.

Atolye 4

Süpürgeyi at, yerine benim kâğıt işlerimi yapacağım masamı koy.  Arka köşeye de buzdolabı ve onun üzerine de dükkanın en önemli iki cihazından biri gelecek: Çaydanlık. (Diğer önemli eşya seramik fırını elbette.) Yamukluğu fotoğraftan da görebiliyorsunuz. 🙂

Sağ yan (cam tarafında kalan kısım ve arkasındaki duvar) seramik üretim üssü. Sol öndeki duvar da ürünlerin sergileneceği kısım.

Olmazsa olmaz alan: anneannemin deyişiyle 100 numara. Ayrıntıları ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Atolye 5

Soldaki köşede atölyenin kalbi atacak, yani seramik fırını. Zaten mini mini bir fırın alacağım, onu da şuracığa koyacağım işte. İçinde kim bilir neler pişecek?

Dükkanın hali, fotoğraflardan da göreceğiniz üzere içler acısı. Çok ciddi bir tadilat sürecinden geçmesi gerekiyordu. Kötü haberse bizim Urla’nın ustalarının fazlaca rahat olmaları. Gelirim deyip gelmez, saat verip sonra telefonunun bile açmaz. Tadilat maceramız başka bir yazının konusu olsun. Ben yıl bitmeden benim için yılın en güzel haberini buradan da paylaşmak istedim. Heyecanımı paylaşınız.

Cincüce’nin Girişimcilik Günlüğü 6

Dükkan bulmak zor işmiş. Zor olacağını, bütün ihtiyaçlarımı karşılayacak bir mekan bulabileceğimi zaten beklemiyordum ama bu kadar zor olacağını hiç ama hiç tahmin etmiyordum.

Bu Urla neymiş arkadaş? Rant denilen şey ne belaymış. İstanbul’daki ranttan kaçıp buradaki ranta yakalandığımıza inanamıyorum. Geçen seneki fiyatlar bırakın iki katını, üç dört katına fırlamış durumda. Aylardır yer arıyorum. Yazın, KOSGEB eğitimi almaya karar verdiğim andan itibaren yer aramaya başladım. Hayallerimdeki atölyeye yakın bir yer bulma, en azından o hayali yaratabileceğim bir yer bulma beklentisiyle bakınıp duruyordum.

Eğitim tamamlanınca arayışıma hız katarım, sokak sokak dolanarak yer ararım diye planlıyordum.

Sonra yakın zamanda boşalmış bir berber dükkanı olduğunu haber aldım. Yeri güzeldi; mekan fena değildi. Üstelik karşı köşesinde girişimcilik eğitiminden bir arkadaşın açacağı kafe vardı. Gel gör ki bir türlü dükkan sahiplerine ulaşamadım. Zaten sonra annemin hastalığı, hastane günleri vs. derken orası öylece kaldı.

Baktım ki, yer yok, menzili genişleteyim dedim. Ve iskeledeki o kulübeyi gördüm! Yoldan geçerken görüverdim. Müstakil, mini mini bir kulübe. Üstelik taa yazdan beridir internette ilanlarını görüp duruyordum. Ama iskeleye bu kadar yakın olduğunun farkında değildim. Kulübe iskeleye yakındı da iskele bize uzaktı ve gitmek için ya vasıtaya ya da bisiklete binmem gerekiyordu. Olsundu. Burası olacaksa ben minibüse razıydım.

Sonra bir gün yine oradan geçerken bir baktım ki kulübe bembeyaz boyanmış, ahşap panjurlar çivit maviye boyanmakta. İşte şöyle:

kulube-1

Çok güzel değil mi?

“Ah,” dedim, “tadilat başlamış. demek ki tutuldu…” Ama sonra ilanın hâlâ yerli yerinde durduğunu görünce bir hafta sonu çocukları kulübenin yakınındaki parka götürdüğümüz bir gün telefon ettim. Emlakçıyla konuştum. Tutulmamış! “Bahçesine girip bakabilirsiniz,” dedi adam. Camlardan içeri baktım. Eski tip, ocaklı bir mutfak, iki oda… Bahçede yeni yapılan bir tuvalet, koca bahçe! Hemen geri aradım adamı. Pazartesi günü buluşmak üzere sözleştik.

Sonra hayallerimi beslesin diye birkaç fotoğraf çektim. Mesela şu yan duvara da Dedikodulu Evler çizemez miydim?

kulube-2

O hafta sonunu ne hayallerle geçirdim. Sadece ben değil, Yıldıray da. Çok sevmiştik mekanı. Üstelik müstakildi, içi genişti. Seramik için ayrı, kâğıt işlerim için ayrı birer mekanı olabilecekti. Şuraya fırını koyardım, bu köşeye rafları dizerdim. İç tarafa bir kanepe atardım ki Guçim yorulunca uzansın… Hayaller, hayaller…

Pazartesi oldu. Sözleştiğimiz saatte oraya gittik. Emlakçı aradı. “Siz orayı iş yeri için tutacaksınız ama burası tapuda mesken olarak geçiyor. Belediyeden iş yeri ruhsatı alamıyoruz,” dedi. Neyyyy??! Zaten kulübeye yürüdüğümde mal sahibinin ve başka birilerinin orada olduğunu gördüm. “Az önce kiraladım,” dedi. Çatırttt! Kırılan hayallerimin kulak tırmalayan sesi Urla semalarında yankılanmış olabilir o sırada.

Bir hayalin sonuna daha gelirken, sayın seyirciler, atölye maceramın bu şekilde sonlanmadığını belirtmeliyim. Hikayenin devamı gelecek. Bekleyiniz anacım.

26.12. Edit: Hikayenin devamı burada.

 

Cincüce’ye destek kampanyası

Cincüce Bobin Hizmetleri kuruluyor! Evet, çok az kaldı. Hastalıklara inat, evde uyumayan çocuklara inat, ekonomik yetersizliklere inat, ülkenin ve dünyanın b.ktan durumuna inat, ben bu atölyeyi kuracağım! Berbat ve ruh karartıcı karanlık olaylara inat, hayata kendi ölçeğimde güzellik katabilmek için, umutlanabilmek, gülümseyebilmek, gülümsetebilmek için kuracağım bu atölyeyi. Bazen bir minicik tebessüm bile çok şeyi değiştiriyor insanın hayatında. Bunu yapmazsam gözüm açık gidecek. Yani kısacası ben bu atölyeyi öyle ya da böyle KU-RA-CA-ĞIM!

Peki nasıl?
2017 yılında KOSGEB desteği için başvuru yapacağım. Ama ondan önce dükkanı açmış olmam gerek. Annemin hastalığı, bizim bu süreçte çok fena aksayan işlerimiz yüzünden sıfıra sıfır elde var sıfır durumundayım. Avro fiyatları almış başını giderken benim seramik fırını da koşarak kaçıyor benden. Kulağından tutup yakalamam lazım. Bu nedenle daha önce bir arkadaşımın önerisiyle yapmaya karar verdiğim ve “1. Aşama” diye duyurduğum destek kampanyasını ancak şimdi fırsat bulup başlatabildim.
cincuce_indiegogo

Kampanya sayfam burada. Ufak bir destekte bulunur ya da çevrenizdeki kişilere duyurursanız çok ama çok sevinirim. sizin ufacık katkınız, başkalarının ufacık katkılarıyla birleşe birleşe sonunda çok güzel bir işe dönüşebilir. Atölyeyi açtığımda, Urla’da gelip uğrayacağınız, çay içip çamur yoğuracağınız bir atölyeniz olacak 🙂

Atölye arayışımla ilgili çok güzel gelişmeler de var. Onları da ilk fırsatta yazacağım.

Tasarım Pazarı’ndayım

Çok heyecanlıyım. Hayatımda ilk kez ürünlerim, elimle tek tek yaptığım el emeği işlerim topluca, bir arada sergilenecek ve satışa çıkacak.
Urla’nın Kuşçular Köyü’nde harika bir sanat atölyesi ve galerisi var. Adı “Kırmızı”. Hani şu benim daha önce torna atölyesine katıldığım yer.

tasarim-pazari_afisAtölye Kırmızı’da bu sene yılbaşı öncesi bir “Tasarım Pazarı” organize ediliyor. Katılımcı sayısı on sekizi bulmuş. Ben de orada masası olanlardan biriyim. Neler yok ki? Lavantalı zeytinyağından tutun el yapımı deri çantalara, harika keçelerden vitray objelere kadar… Betondan yapılmış dekorasyon ürünleri var mesela. Betonu bambaşka bir gözle görüyor insan. Her şey el yapımı. Benimkiyle birlikte şimdilik sekiz masa kuruldu. Cumartesiye kadar bakalım daha neler gelecek?
Ben de origamilerimle yer alıyorum pazarda. Umarım, sevilir, beğenilir, daha çok yaparım.

10 – 31 Aralık’ta Atölye Kırmızı’da!

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()


Bugün maaile gittik; yaptığım işleri götürdüm. Çerçeveli işleri duvara astım. Sallantılı ürünler kancalara asıldı. Hep olduğu gibi yine içimi yine bir hüzün kapladı. Yaptığım şeyleri seviyorum ve birilerinin onları beğenip alması fikri ne kadar hoşuma gidiyorsa, aynı şekilde o kadar da hüzünlendiriyor beni. Ne garip bir duygu! Benim de bir parçam gidiyor onlarla belki de.

Tayga bir köşede boya yaptı. Orman atölyenin kedilerini öpmeye kalktı. Sohbet edip çay içtik. Kurulu stantlardaki ürünlere baktık. (Vitray küpelerde gözüm var.) Birkaç eksik malzemem kaldı. Onları da cuma günü götürüp serginin bana ait kısmını tamamlayacağım. Ondan sonra konukları beklemek kalıyor.

İşlerimin bir kısmı yerlerini aldı. Masaların birkaçı hazırlanmış bile. Çok güzel ürünler var. Bu cumartesi #tasarimpazari açılıyor.

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Atölye açmamın arifesinde benim için de moral ve motivasyon oldu bu etkinlik.
Atölye maceram durmuş gibi görünse de, arka planda çalışıyorum aslında. Annemin hastalığı yüzünden bütün hayat enerjim ve yaşam motivasyonum yerlerde süründü bir dönem. Hâlâ gitgellerim var ama o atölyeye daha da sıkı sarılmak istiyorum. O yüzden peşini bırakmış değilim. (Yetmemiş gibi pazar gecesi de abim trafik kazası geçirdi! Şimdi böyle yazdığıma bakmayın; sinirler daha ne kadar laçka olacak bakalım.)
Daha ayrıntılı yazacağım sonra.
Şimdilik 10 Aralık’ta açılacak Tasarım Pazarı’na odaklanıyor ve kaçıyorum.