Atölye Günlüğü – Eylül 2017

Eylül bitti. Eylül’ün benim için özeti ise şöyle:

1-4 Eylül – İlk kez bayramda tatil yaptım ve atölyeyi açmadım. Sadece cumartesi sabahı bir koşu gidip soğuyan fırını açtım. İlk kez fırından firesiz ürün çıktı. Oley!

5 Eylül Salı – Cincüce atölyesinde yeni sezon başladı. Kurslar, dersler… Yine soran var, gelen yok. Neyi yanlış yapıyorum?

6 Eylül – Sabahtan anneme gittim. Dönüşte bizimkilerle bisikletle döndük. Çocuklar yolda çok bağırıp çığlıklar atınca Yıldıray aniden sağa çekti. Arkadan gelen ben, bu ani duruş yüzünden kaza yapıyordum az daha. Baba bağıran çocuklara bağırınca  bu kez ağlayan çocuklarımız oldu. Tadımız kaçtı. Eve dönüp bisikleti bırakıp çocuklarla atölyeye gittim. Ama anahtar bisiklet çantasında kaldığı için kapıda kaldık. Afferin bana, akıl da gitti iyice.

7 Eylül – Bi kadın çocuklarıyla dükkana girdi. Oğlu bir şeylerle ilgilendi ama annesi “Siz zaten hep almayı bilirsiniz,” deyip almadı. Sonra “Burası da pek sapa bir yer (Urla’yı kastediyor), iş yapıyor musunuz bari?” dedi. Sabahsabah çok moral veriyorsun abla,” dedim. Tabii içimden. Sonra başladı sormaya: Nereden geldiğimi, niye geldiğimi, nereli olduğumu… İstanbbulluyum diyorum, ama nerelisiniz diye soruyor ısrarla. (Ayol resmen sorguladı!)
Sonra gider ayak “Para kazanabiliyor musunuz bari? Başka yerden geçiniyorsunuzdur herhalde,” dedi gitti. Vallla sağol. İçimi açtın sabah sabah. Madem geçinememe üzüldün, şurdan iki çay tabağı, bi kolye falan alaydın da yardımda bulunaydın!

***

Öğlen dükkanın önündeki parka bir abla girdi atıyla. Evet, bir küheylanla. Binicisi (ki binici kıyafetleri tam takımdı; böyle çizmeli mizmeli.) atı bağlayıp gitti. Çoğacayipti.
image

Durumu yerinde inceledim ve beygir kardeşi belgeledim. Eğerde de “Hanım Ağa” yazıyordu.
image
8 Eylül Cuma – Sokağımızın sanatsever kadınları olarak ne zamandır konuşup durduğumuz sokak panayırı fikrimizi masaya yatırdık. Adını da koyduk: Köprübaşı Panayırı. Bizim burada atıl bir park alanı var. Öğleden sonra hemen belediyeye gidip parkın temizlenmesi için dilekçe verdik. Sonra bir de panayır düzenlemek istediğimize dair bir dilekçe yazdık. Bakalım ne zaman yanıt alacağız?

11 Eylül Pazartesi – Çok severek yaptığım “Üç Balıklar” tabağım alıcısına ulaştı. Ama parça parça. Baloncuklu naylona sarıp, sonra onu da daha kalın baloncuklu bir zarfa koyup kutulamıştım. Kutunun boşluklarına da gazete kâğıdıyla dolgu yapmıştım.  Paket yırtık gitmiş. İçi de parça parçaymış. O kadar sargıdan sonra bu hale gelmesi için üzerine basılması falan gerekir. PTT ücretlerine anormal zam yapınca, bunca yıllık dostluğumuza bir son verip Yurtiçi Kargo ile yollamıştım. Yurtiçi Kargo bundan sonra avucunu yalar.

13 Eylül Çarşamba – Annem bir ay sonra bir atak daha geçirdi. Sabahı acil serviste geçirdik. neyse ki öğleden sonra çıktık. Ama sonrasında o akşam, ertesi gün ve daha ertesi gün hayatım temelden sarsıldı. Çok çok kişisel ve bir o kadar yaralayıcı bir deneyimdi. İnsanın hayatta her daim yalnız olduğunu bir kere daha hissettim. Ursula Le Guin’in Mülksüzler‘de önerdiği çocuk yetiştirme sistemi gerçekten de önemliymiş;  aileye inancım bir kere daha sarsıldı.

14 Eylül Perşembe – Dost kıyağı. Bugün akşam üstü erken kapadım ve arkadaşlarımın Özbek Köyü’ne denize gidiyoruz teklifine gözüm kapalı atlayıverdim. Sanırım senenin son deniz banyosunu aldım. Bir önceki günün açılan yaralar kapanmasa da deniz yine de şifa oldu.

18 Eylül Pazartesi – Belediyeden geldiler ve parkımızda ne yapmak istediğimizi yerinde incelediler. isteklerimizin hemen hepsine olumlu yanıt alacakmışız gibi görünüyor. Eylül sonu başlarız diyorduk;ama Ekim’i bulacak gibi görünüyor.

21 Eylül Perşembe – Atölyenin önünden araba anahtarıyla kulağı karıştıra karıştıra bir adam geçti! Evet, bir yandan çalışıp bir yandan geleni geçeni izliyorum ve bir bilseniz neler neler görüyorum.

23 Eylül sonbahar ekinoksu – Bugünden sonra geceler uzayacak. Winter is coming! Yazın beni öldürüp öldürüp bayıltan sıcaklar atölyemi zaten çoktan terk etmişti.

29 Eylül Cuma – Sevgili arkadaşım Sevda için Ünal Kaktüs’e gittim; mini mini sukkulentler seçtim. Sevda benden kaktüs saksıları istemişti kendime yaptıklarım gibi. İçleri dolunca öyle sevimli oldular ki. (Bu arada İzmir’de yaşıyorsanız ve yolunuz Urla’ya düşerse, eski İzmir-Çeşme yolu üzerinde, Kalabak’ta bulunan Ünal Kaktüs’e uğramalısınız mutlaka. Ünal Bey bu konudaki bilgisiyle sanırım Türkiye’de tek. İçerisi ise binlerce muhteşem kaktüs ve sukkulentle dolu.)

 

Eylül

Eylül ayı geldiğinde bir başka hissediyorum ben. Açıkçası ne zamandır bu şekilde hissettiğimi kestiremiyorum. Çocukken sonbaharın gelmesinden hoşlanmazdım. Çünkü sonbahar demek yazın bitmesi, tatilin sona ermesi demekti ve bu, çok yakında okulların açılacağı gerçeğiyle yüzleşmek demekti. Sanırım eylüle karşı hislerim üniversite yıllarımda değişti. Tekrar derslere dönecek olmak o zamanlar sevilen bir şeye dönüşmüştü artık.

Sonbahar genelde yaşamın sona yaklaşmasıyla ilişkilendirilir. “Hayatının sonbaharı” lafını hiç sevmem ben. Sonbahara olumsuz bir anlam yüklemeye içim elvermiyor. Kim bilir, hayatımın sonbaharına yaklaştığımda bu konuyu tekrar gündemime sokabilirim ama şimdilik hayır.

Merhaba sonbahar!

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce)’in paylaştığı bir gönderi ()

Şimdi yaza dair tüm o olumsuzlukları yavaşça yere bırakalım ve yılın bu güzel, serin, sarı-turuncu başlangıcıyla her şeye yeniden başlayalım.

Geçtiğimiz 1 Eylül’de eylülün gelmesine niye sevindiğimi düşündüm biraz. Sonra Eylül’ün güzel bir başlangıç olduğuna karar verdim. Başlangıçları severim. Şu çook uzun ve ağır ve sıkıcı ve yapış yapış yaz nihayet sona erdi. Tatilini sündürenlerin tatilleri de sona erdi. Herkes tekrar silkelenip hayatını alışıldık rayına oturma çabasında. Yazın getirdiği dikkat dağınıklığı, aylaklık, tembellik, ne yapacağını bilememe halini üstümüzden silkiyoruz.

Buraya en son yazdığımda atölyem daha tazecikti. Bir şeyleri yoluna koyma çabasındaydım. Yazacak binlerce şey vardı aklımda. Hatta buraya da unutma diye not etmiştim. Hiçbirini yazamadım. Çünkü gündüz atölyede debelendim; akşamüstleri eve koşup çocukları alıp azıcık Yıldıray’ın rahatlatmaya çalışmakla geçti. Atölyede çalışırken eve gidince ne yemek yapsam diye kafam meşgulken, eve gelince de çamaşırı mı asayım, ortalığı neresinden nasıl toplayayım telaşı ve çocukların çığlıkları (ve bizimkilerin tabii) arasında ertesi gün atölyede hangi işleri sıraya koyacağımla zihnimi meşgul ettim. Ekonomik kaygılar zihnimi, dünyanın en berbat annesi olduğuma dair inancımın yüreğimi yordu bir yandan.

İtiraf etmeliyim ki zor bir yaz oldu. Ama bana çok şey öğretti. Ve tüm o zorluklarıyla birlikte geride kaldı. Niye? Çünkü eylül geldi. Eylül=Yeni bir başlangıç.

Haydi başlayalım o zaman.

İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir

ev gibisi yoktur

“Ev gibisi yoktur.”

Napoloen demiş ki, “İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir.” İyi demiş, güzel demiş Sayın Bonaparte. Ev benim için çok önemlidir. Çünkü ben tam bir ev kuşuyum. Dorothy’nin dediği gibi “Ev gibisi yoktur!”

Bu aralar ev kavramını ve evin içinde barındırdıklarını fazlaca düşünüyorum. Taşınıyoruz ya, bir de KonMarie Metodu’yla haşır neşirim ya, o yüzden.

Şu an bizim iki evimiz var. İçinde yaşadığımız ev ve yakında yaşamaya başlayacağımız ev. Bunlardan ilkini bundan birkaç sene önce, bir anlık gazla tutmuştuk. İstanbul’dan kaçmak istiyorduk. Urla’da yaşamak istiyorduk. Bir an önce gitmek istiyorduk; çünkü zaten eski evimizin kontratı bitecekti. Yani zaman kısıtlıydı. Biz de geldik, gördük, gezdik, baktık ve zaten mevcut çok az ev içinden birini -burayı- seçtik. Bir anlık gaz, diyorum; çünkü bizi evden ziyade evin manzarasını sevmiştik. Önümüzde koca bir açıklık ve harika bir İzmir Körfezi manzarası vardı. Denizle aramızda çok güzel bir çayır, zeytinlikler, uzaklarda maki kaplı tepeler… Yıllar sonra bu evi düşündüğümde aklıma gelecek ilk şey sanırım bu görüntünün yarattığı ferahlık hissi olacak. Bir de aşağıdaki çayırdan gelen kuş sesleri….

Ama zaman geçtikçe ev sahibimizin neden bu evi bırakıp gittiğine dair teoriler geliştirmeye başladık. O güzel körfez manzarası var ya, o aslında kışın kuzeyden esen buz gibi hava demekti. Biz sıcak memlekete geldik diyorduk, donduk anacım burada. Borularımız bile patladı. En kötüsü Yıldıray’ın kalorifer kazanıyla verdiği mücadeleydi ve ben o mücadelede hiç destek olamadım. Sırf o kazana harcadığı zamanı biriktirsek, toplamda bir kitap yazardı örneğin. Pisliği, yorgunluğu cabası…  (Uzaktan bakıp Oh Urla’ya gittiniz, miss,” diyenlere selam olsun.

Kuzeyden esen o rüzgarlar aynı zamanda rutubet demek. Ben bu ev kadar izolasyon fakiri başka ev görmedim. Evin her yerinden su alıyoruz. Houston, bir problemimiz var! Bir de habire deprem oluyor burada. Sallandıkça sağdan soldan çatlıyor ev. (Bugün mutfakla holü ayıran duvardaki çatlağımız gürbüzleşti mesela. Dün öyle değildi.)  Tehlikeli çatlaklar değil bunlar; ama görünce insanın siniri bozuluyor.

Zaten buradan taşınmak istiyorduk. Küçülmek istiyorduk. Harekete geçmemiz için tetiği çeken şey annemin hastalığı oldu. O andan itibaren taşınmamız gerektiğini söyleyip buna göre hareket etmeye başladık. Ve geçenlerde bizim için uygun şartlara sahip başka bir ev bulduk. Ev kavramını düşünmeye işte o zaman başladım. Bu yeni evi görünce ben de, Yıldıray da aynı şeyi hissettik. Sevdik orayı. İçimiz ısındı. “Tam bir yuva,” dedik. Halbuki aynı hisleri şimdiki evimizi ilk gördüğümüzde de düşünmemiş miydik? O zaman da çok heyecanlanmamış mıydık? Ee ama bir süredir niye aynı şeyleri hissetmiyorduk?

Marie Kondo’nun kitabını okurken şunu fark ettim: Bir evin dağılma nedeni, o dağınıklıkla baş edememen senin o evle bir bağ kuramamandan kaynaklanıyor. Son aylarda biz de evimizle bağımızı koparmışız meğerse. Annem hastalandığında değil üstelik; daha önce… “Nasılsa buradan gideceğiz,” diye düşünmeye başladığımız anda evimizle kurduğumuz bağ kopmuş. evdeki her şeyin bozulmaya başlaması da tam bu sürece rastlıyor. Biz evden umudumuzu kesince, ev de umudunu kesti ve kendini bırakaya başladı. Ev adeta hastalandı, hatta can çekişiyor ve birilerinin gelip onu iyileştirmesini bekliyor. O birileri biz değiliz. Biz gittiğimizde ve başkaları geldiğinde burası yine yaşanan, canlı bir ev olacak. O zaman yine yuva olacak. Ne ilginç, öyle değil mi? Mekanların ruhu olduğu söylenir ya, gerçekten doğru. 

Bu evde geçirdiğimiz güzel günlerde sık sık “Ablam gelse, burada ne güzel çay saati keyfi yaparız,” diye hayal kurardım hep. Ablamla yıllar sonra bir araya geldiğimizde -ki çok kötü bir dönemde, hepimizin moralinin bozuk olduğu bir dönemde gelmek zorunda kaldı- bir gece taşınma meselesini konuşurken “Bu evin enerjisi çok kötü,” dedi. “Burada mutsuz oluyorsunuz siz. Başka bir yere taşındığınızda hayatınız düzene girecek, görürsünüz bak,” demişti.

İşte şimdi oraya taşınacağız. Yalnız bu yeni evle ilgili ilginç bir süreç yaşıyorum. Gözümün önüne sürekli görüntüler geliyor. Mekanları kişiselleştiriyorum kafamda. Şurayı şöyle boyarız, buraya bunu yaparız… Aklımda sürekli fikirler var. Bunun için bir iki girişimim de oldu. Tam anlamıyla bir D.I.Y. evi olacak diye umuyorum. Kim bilir, belki yeni evimizin eski sakinleri de bizimkine benzer duygularla ayrıldılar oradan. O ev de iyileşmeyi bekliyordur. Biz bunu yapmaya ve oranın ruhunu canlandırmaya gidiyoruz.

Ama eski evimizi de acımasız duygularla bırakmayacağım. Onu güzelce silip, temizleyecek, sevip okşayacak; bize üç yıl boyunca yuva olduğu için, hayatımıza kattığı güzel anılar için ona teşekkür edeceğim.

Ondan sonra “eve”, gönlümün bağlı olduğu yere gideceğim.

Taşınıyoruz, mutluyuz


Daha atölyeyi hale yola sokamadan evi de taşıyoruz, sevgili günlük.

Mutluyuz, heyecanlıyız.
Marie Kondo’nun kulaklarını hayli çınlatıyoruz bu sıralar. İlk aşama olan giysiler tamam. Battal boy bir çöp torbası doldu. Halbuki daha birkaç ay önce torba torba giysi vermiştik. Bakış açısı değişti tabii; bu kez verme konusunda daha acımasızız.

Asıl korktuğumuz kısım kitapları ayıklamaktı. Bu noktada biraz zayıf davrandık ama yine de epey kitap eledik. Bir kısmını almak isteyen olursa diye satışa çıkardık. Instagram’da @birdolapkitap_2.el hesabına fotoğraf yüklemeye devam ediyoruz. Taşınma vaktine kadar satılan satıldı; kalanlar kütüphanelere gidecek. Çocuk kitaplarınıysa her zaman olduğu gibi okullara ve kütüphanelere yollayacağız.

Kitaplardan sonra “Kâğıtlar” kategorisini de savdım. Eski garanti belgeleri, faturalar, gereksiz kâğıtlar, kartvizitler, şunlar, bunlar… Koca bir torba çıktı. Ama sandığımdan az çıktı. Zaten bu tip şeylerin çoğunu dosyalayarak tutuyorum ben. Marie Kondo abla görse alnımdan öperdi. Aferin bana.

Şimdi zor kısma geliyorum: Komono. Ivır zıvır aşaması. Mutfak eşyaları, oyuncaklar, börtü böcek, çerçöp… Evin geri kalanında ne varsa… Taşınma vakti yaklaşırken, olabildiğince azaltarak gideceğim ama sanırım KonMari’nin bir kısmı diğer eve kalacak.

Bugün akşamüstü gelen habere göre taşınacağımız evin boyası bitmiş. Yarın parke ve duvarların kurumasını bekleyeceğiz. (ben de gidip mutfak dolaplarını boyayacağım. Oley!) Sonraki gün taşınma faslına girişebileceğiz. Bir süredir koli avındaydık. Ev koli doldu yine. Tek rakibim Urla’lı kâğıt toplayıcılar. Kipa’nın orada kıyasıya mücadele halindeyiz. Kim daha önce koli kapacak diye. Aldığımız duyumlara göre çarşamba günleri meşhur bir tatlıcı zincirine mal geldiğini ve kolilerinin çok güzel olduğunu öğrendik. Bugün maaile oraya gittik. Dokuz koli de oradan topladık. Kolin kadar konuş!

Ha bu arada başka hiç derdimiz yokmuş gibi, hastane acil servisine devam ediyor, geceleri bebe ateşi düşürmeye çalışıp, gündüzleri bol bol çocuk burnu yıkıyoruz. Yavruları iyileştirmeye çalışırken, kendimizi sağlam tutmaya da çalışıyoruz.

Evde kömür bitti. Taşınacağız diye yeni kömür almadık. Sonra o kadar çuvalı nasıl taşıtırız? Ev bir soğuk, bir soğuk, sormayın gitsin. Isınmak için dışarı çıkıyoruz.

Bu yazıyı yazıp bitirene kadar birkaç gün geçti bu arada. Yazacak o kadar çok şey oluyor ki, ben hepsini toparlayana kadar, taslaklar kısmında kayıtlı yazılar benim gündemimin gerisinde kalıyor. Çok faaliz bu aralar şekerim. Ay bir taşınsak, zil takıp oynayacağım.

 

Çıldırtacak kadar güzel

Benim gibi kâğıtları, zımbaları, boyaları, ataçları, çıkartmaları, bantları, makasları, kurdeleleri, boncukları, fırfırları, kumaşları, bobinleri, artıkları, kırpıkları seven her zanaatkârın hayali herhalde böyle bir şeydir:


Bu dolabı bana versinler; otururum başına, daha da sesim çıkmaz. İnsan bütün bu düzenleme karşısında çıldırmaz mı? Bunu bir kere doldurdun muydu, bir daha Kemeraltı’na, Tahtakale’ye, en sevdiğin kırtasiyeye, içinde kaybolduğun tuhafiyeciye gitmene de gerek kalmaz. Zanaatkârın cenneti burası olsa gerek.
The Original Scrap Box denilen markanın “The Workbox 2.0” denen ve 1495 dolarcık ederindeki bu dolap, web sitesinde “hobi malzemesi dolaplarının kraliçesi” olarak nitelendirilmiş. Site başka depolama ürünleri de satıyor.

Ben atölyemin içini nasıl döşeyeceğim diye debelenip duracağıma bundan alıp koyayım bir köşeye. Yetmez mi?

İnsan gece gündüz burada olmak istemez mi?
 Bu da “The Minibox”mış. Büyüğünü alamıyorsan, minisi de olur yani.
Açılınca şöyle oluyor:
Nispet yapıp çatlatırcasına, masa versiyonunu da yapmışlar:
Son olarak, masa deyince gizli bölmeli şu antika masayı hatırlamadan edemedim.

2017 benim yılım olacak

2017Çünkü benim için iyi başladı.
Çünkü artık bir mekanım var. (Her ne kadar tadilatı hâlâ bitmemiş olsa da!)
Çünkü atölye tadilatının bitmemesine neden olan kar yağışı, hayatı (hepimizinkini) birkaç gün olsa da tüm kirlerinden arındırdı. (En azından biz öyle olmasını istedik.)
Çünkü hâlâ umutlanacak bir şeyler bulabiliyorum.
Çünkü bu sene tüm dağınıklıklarımdan arınmaya kararlıyım.
Çünkü kendimi zihnen daha iyi bir noktaya taşıdığıma inanıyorum.
Çünkü fiziksel olarak da o noktaya geleceğim.
Çünkü “bullet journalling” diye harika bir şeyle tanıştım ve 1 ocak’tan beri uyguluyorum. (Hakkında yazacağım.)
Çünkü şu an yeni bir ev kiraladık. – Çünkü şimdiki evimiz bizi fazlasıyla yoruyordu.
Çünkü yeni evimizde daha mutlu olacağız.
Çünkü hayatımız düzene girmek istediğini bana farklı kollardan, farklı işaretlerle söylüyor.
Çünkü Marie Kondo diye bir kadın varmış ve onun icadı olan “Konmari Metodu” beni baştan yaratacak.(Oldu olacak bunu da “Önce/Sonra” diye belgeleyip yazayım. İbretliğiz çünkü.)
Çünkü fikirler ardı ardına geliyor.
Çünkü yazmakta olduğum yeni kitaplarım var.
Çünkü Guçi karnımdayken yazdığım “Burun Giysisi” basılmak için bu yılı beklemiş. (Bunu da yazayım bari blogda.)
Çünkü yazılmasında Guçi’nin büyük katkısı olan bir kitap daha yolda.
Çünkü Guçim var, Micim var, sevgilim var.
Çünkü tüm bunlar bir yana 2017 benim yılım olacak; çünkü ben öyle istiyorum.

"Dilek dilemekten asla vazgeçme."

“Dilek dilemekten asla vazgeçme.”

Cincüce’nin Girişimcilik Günlüğü 6

Dükkan bulmak zor işmiş. Zor olacağını, bütün ihtiyaçlarımı karşılayacak bir mekan bulabileceğimi zaten beklemiyordum ama bu kadar zor olacağını hiç ama hiç tahmin etmiyordum.

Bu Urla neymiş arkadaş? Rant denilen şey ne belaymış. İstanbul’daki ranttan kaçıp buradaki ranta yakalandığımıza inanamıyorum. Geçen seneki fiyatlar bırakın iki katını, üç dört katına fırlamış durumda. Aylardır yer arıyorum. Yazın, KOSGEB eğitimi almaya karar verdiğim andan itibaren yer aramaya başladım. Hayallerimdeki atölyeye yakın bir yer bulma, en azından o hayali yaratabileceğim bir yer bulma beklentisiyle bakınıp duruyordum.

Eğitim tamamlanınca arayışıma hız katarım, sokak sokak dolanarak yer ararım diye planlıyordum.

Sonra yakın zamanda boşalmış bir berber dükkanı olduğunu haber aldım. Yeri güzeldi; mekan fena değildi. Üstelik karşı köşesinde girişimcilik eğitiminden bir arkadaşın açacağı kafe vardı. Gel gör ki bir türlü dükkan sahiplerine ulaşamadım. Zaten sonra annemin hastalığı, hastane günleri vs. derken orası öylece kaldı.

Baktım ki, yer yok, menzili genişleteyim dedim. Ve iskeledeki o kulübeyi gördüm! Yoldan geçerken görüverdim. Müstakil, mini mini bir kulübe. Üstelik taa yazdan beridir internette ilanlarını görüp duruyordum. Ama iskeleye bu kadar yakın olduğunun farkında değildim. Kulübe iskeleye yakındı da iskele bize uzaktı ve gitmek için ya vasıtaya ya da bisiklete binmem gerekiyordu. Olsundu. Burası olacaksa ben minibüse razıydım.

Sonra bir gün yine oradan geçerken bir baktım ki kulübe bembeyaz boyanmış, ahşap panjurlar çivit maviye boyanmakta. İşte şöyle:

kulube-1

Çok güzel değil mi?

“Ah,” dedim, “tadilat başlamış. demek ki tutuldu…” Ama sonra ilanın hâlâ yerli yerinde durduğunu görünce bir hafta sonu çocukları kulübenin yakınındaki parka götürdüğümüz bir gün telefon ettim. Emlakçıyla konuştum. Tutulmamış! “Bahçesine girip bakabilirsiniz,” dedi adam. Camlardan içeri baktım. Eski tip, ocaklı bir mutfak, iki oda… Bahçede yeni yapılan bir tuvalet, koca bahçe! Hemen geri aradım adamı. Pazartesi günü buluşmak üzere sözleştik.

Sonra hayallerimi beslesin diye birkaç fotoğraf çektim. Mesela şu yan duvara da Dedikodulu Evler çizemez miydim?

kulube-2

O hafta sonunu ne hayallerle geçirdim. Sadece ben değil, Yıldıray da. Çok sevmiştik mekanı. Üstelik müstakildi, içi genişti. Seramik için ayrı, kâğıt işlerim için ayrı birer mekanı olabilecekti. Şuraya fırını koyardım, bu köşeye rafları dizerdim. İç tarafa bir kanepe atardım ki Guçim yorulunca uzansın… Hayaller, hayaller…

Pazartesi oldu. Sözleştiğimiz saatte oraya gittik. Emlakçı aradı. “Siz orayı iş yeri için tutacaksınız ama burası tapuda mesken olarak geçiyor. Belediyeden iş yeri ruhsatı alamıyoruz,” dedi. Neyyyy??! Zaten kulübeye yürüdüğümde mal sahibinin ve başka birilerinin orada olduğunu gördüm. “Az önce kiraladım,” dedi. Çatırttt! Kırılan hayallerimin kulak tırmalayan sesi Urla semalarında yankılanmış olabilir o sırada.

Bir hayalin sonuna daha gelirken, sayın seyirciler, atölye maceramın bu şekilde sonlanmadığını belirtmeliyim. Hikayenin devamı gelecek. Bekleyiniz anacım.

26.12. Edit: Hikayenin devamı burada.

 

Cincüce’ye destek kampanyası

Cincüce Bobin Hizmetleri kuruluyor! Evet, çok az kaldı. Hastalıklara inat, evde uyumayan çocuklara inat, ekonomik yetersizliklere inat, ülkenin ve dünyanın b.ktan durumuna inat, ben bu atölyeyi kuracağım! Berbat ve ruh karartıcı karanlık olaylara inat, hayata kendi ölçeğimde güzellik katabilmek için, umutlanabilmek, gülümseyebilmek, gülümsetebilmek için kuracağım bu atölyeyi. Bazen bir minicik tebessüm bile çok şeyi değiştiriyor insanın hayatında. Bunu yapmazsam gözüm açık gidecek. Yani kısacası ben bu atölyeyi öyle ya da böyle KU-RA-CA-ĞIM!

Peki nasıl?
2017 yılında KOSGEB desteği için başvuru yapacağım. Ama ondan önce dükkanı açmış olmam gerek. Annemin hastalığı, bizim bu süreçte çok fena aksayan işlerimiz yüzünden sıfıra sıfır elde var sıfır durumundayım. Avro fiyatları almış başını giderken benim seramik fırını da koşarak kaçıyor benden. Kulağından tutup yakalamam lazım. Bu nedenle daha önce bir arkadaşımın önerisiyle yapmaya karar verdiğim ve “1. Aşama” diye duyurduğum destek kampanyasını ancak şimdi fırsat bulup başlatabildim.
cincuce_indiegogo

Kampanya sayfam burada. Ufak bir destekte bulunur ya da çevrenizdeki kişilere duyurursanız çok ama çok sevinirim. sizin ufacık katkınız, başkalarının ufacık katkılarıyla birleşe birleşe sonunda çok güzel bir işe dönüşebilir. Atölyeyi açtığımda, Urla’da gelip uğrayacağınız, çay içip çamur yoğuracağınız bir atölyeniz olacak 🙂

Atölye arayışımla ilgili çok güzel gelişmeler de var. Onları da ilk fırsatta yazacağım.

Cincüce’nin Girişimcilik Günlüğü 5

Tüm sanatçılar girişimcidir. Tüm girişimciler sanatçıdır.  Linchpin. Kaynak için tık tık.

Tüm sanatçılar girişimcidir. Tüm girişimciler sanatçıdır.
Linchpin.
Kaynak için tık tık.

Bu yazının başlığı “Beynim tostun içinde fazla kaldığı için eriyip yanlardan akan peynir gibi” de olabilirdi.

Ah ki ne ah… Halbuki geçen hafta ne de güzel başlamıştı. Güzel güzel konuşuyorduk. hayallerden, hayalleri gerçekleştirmekten, girişimci olmaktan falan. İlk üç günkü eğitimde, her dersten çıkışta “Aman ne iyi etmişim de gelmişim,” diyordum. Dördüncü gün ise Kosgeb eğitimi denen şeyin gerçek yüzüyle karşılaştık anacım: Finansman! Üstelik bir tokat gibi çarptı. Çok fena çarptı, öyle böyle değil.

Çok zorlanıyorum, çok… Yapacağım işi biliyorum, nasıl yapacağımı biliyorum. ama bunu sayısal verilerle ifade edemiyorum. Cuma günü, 5. gün konular yine daha anlayabileceğim türdendi. İşin reklam, tanıtım, pazarlama gibi kalemlerinde söz ettik. Eğitmenimiz hafta sonu için ödev verdi. Continue reading

Cincüce’nin Girişimcilik Günlüğü 4

KOSGEB girişimci eğitimine başlıyorum. Bu sefer girişiyorum. Kesin bilgi. #cincuceningirisimcilikgunlugu

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()


Bu eğitime başlamadan önce kafamda tam olarak nasıl bir şeyle karşılaşacağımı göremiyordum. İş planlama, hesap, kitap, muhasabe işleri benim en anlamadığım konular. Evet, bilmediğim pek çok konuda bilgilenecek ve eksiklerimi biraz olsun tamamlayacaktım ama nedense biraz gözüm korkuyordu.

Oysa daha ilk günden o kadar keyifli bir işin içine girmiş gibi hissediyorum ki, sabahları güle oynaya gidiyorum eğitime. Eğitmenimiz anlattığı konulara son derece hakim. O nedenle öyle iyi anlatıyor, yaşanmış olaylar üzerinden örneklendirmeler yapıyor ki konuları kavramak kolay. En azından şimdilik. Finansal konulara gelince bakalım  kafam çalışacak mı? Continue reading