Cincüce’nin girişimcilik günlüğü 3

Sevgili Günlük,
Son birkaç gündür neredeyse bulutlarda geziyordum. Kuş gibi hafiflemiştim. İçimde bir neşe, bir coşku…
Bu sabah fos diye söndü balonum, indim yere.
Geçen perşembe günü KOSGEB eğitimi için mülakata gittim. “Saat 11’den önce gelmeyin,” demişlerdi. Ben yine de on buçuk gibi gittim ki amanın! Oturacak yer kalmamış, sırada bekleyen bir sürü kişi. Benden önce 8-10 kişi vardı. Ne zaman gelmiş bu insanlar? neyse, oturdum, başladım beklemeye. İnsanlar teker teker içeri alınıyor, açık kapıdan da konuşmalar az da olsa duyuluyor. Ben kulakları yelken gibi kabarttım tabii. Continue reading

Babanın Şarap Çanağı

Geçen hafta Urla’da bağ bozumu vardı. Geçen sene de düzenlenmişti. Biz Mici o sıralar çok minnoş olduğu için ucundan şöyle bir bakıp dönmüştük; ama Urla Meydanı’nda kurulan pazarda üzümden dışında her şey (imitasyon deri çanta dahil) görünce bu sene gidesim gelmedi açıkçası. Ama bağ bozumu kapsamında bir etkinlik olduğunu duyunca benim kulaklar dikildi tabii. Kuşçular Köyü’ndeki Atölye Kırmızı “Babanın Şarap Çanağı” başlıklı bir torna eğitimi düzenleyeceğini duyurmuştu. Köy yolu üstündeki Kırmızı Kafe gelip geçerken dış duvarındaki rengarenk seramik saksılar ve “Bisikletlilere İndirim” tabelası yüzünden dikkatimizi çekerdi de bir türlü gitme fırsatımız olmamıştı. Fırsat bu fırsat deyip cumartesi sabahına rezervasyonumu yaptırdım.

Böylece hayatımda ilk kez torna başına oturdum. Tam da bu aralar kafayı seramikle bozmuşken, torna da alır mıyım, almaz mıyım, yapabilir miyim diye düşünüp dururken…
Bir saatlik ders yetmedi tabii. Torna çekmenin zor olduğunu biliyordum; ama bu kadar zorlanacağımı tahmin etmemişim. Çamur bunca yıl onu ihmal ettiğim için bana küsmüş. Ben de pek heyecanlıydım. Bir türlü zaptedemedim. amanın, ellerim nasıl kasıldı, ah o parmaklar kazık gibi oldu resmen. Torna Ustası Tamer Bey “Sizde panik atak mı var?” diye sordu; halimi düşünün! Bir de utandım ki sorma. Continue reading

Cincüce’nin girişimcilik günlüğü 2

Mucizevi bir şekilde üç gecedir uyuyoruz sayın seyirciler! Bizim Mici her nasıl olduysa akşam 23.00-24.00 arasındaki ve bazen gece 2’deki, 3’teki nöbetinden vazgeçti. hele dün gece hiç uyanmadı diyebilirim. Gece 12’ye doğru uyuyup sabah beşte uyanmak her Cincüce’nin yaşadığı bir mutluluk değil! (Bu arada öbür uykusuz Guçimiz bir kütük oldu ki, bir fosur fosur uyuyor ki sormayın.) Aman maşallah, dostlar başına, tü tü tü, tak tak tak (tahtaya vur, bi de poponu kaşı!)

Yavruların uyku uyuması da benim pazartesi sabahı insan gibi kalkabilmeme, kahvaltı edip  -geç kalmadan- yollara düşmeme olanak tanıdı. (Düşünün ki ben çıkarken -8:30- Mici yeni uyanmış, Guçi ise hâlâ uyuyordu!!!)

Urla’ya her yürüdüğümde yaptığım gibi geçerken Şöperidik’e uğradım. Kendisi aşağı sokakta bulduğu gölgelerde uyumaya bayılan kangal kırması bir köpecik. “Gidiyorum, geliyor musun*” deyince pıtır pıtır peşimden gelip Urla’ya kadar eşlik ediyor bana ibiş. Bugün sokağın köşesine kadar yürüyüp vazgeçti. Yola yalnız devam ettim. Hedef: Urla Esnaf ve Sanatkârlar Odası. Cuma günü yarım kalan işi tamamlayacağım.

Esnaflığın tanımını yeniden yazmaya geldim hehehe

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()


Gittiğimde bana bir test verdiler. Meğer esnaf olmak için bile test çözülüyormuş. Continue reading

Cincüce’nin girişimcilik günlüğü 1

Bu seramik atölyesini açma faslını çok civcivli geçecek dostum. Evet, bugün bunu öğrendim. Multimilyoner olmadığın sürece sürecin kolay geçmeyeceğini biliyordum elbette; ama yoluma çıkacak keyfi engelleri de düşünmemiştim esasen.

İşin doğrusu, son yıllarda beni fazlaca estkisti altına alan karamsar duyguları kışkışlamıştım bu sefer. Vallahi de billahi de Polyanna’dan halliceyim bu seramik işi mevzusunda. Ama bugün git, yarın gel alışkanlıklarını unutmuştum. Continue reading

Hayal etmesi bedava

Ülke gündeminde anormal bir şeyler yaşanmadığı (ki pek mümkün değil) ya da çocuklar beni iki yaş, üç yaş ya da o nevi sendromlarıyla delirtmediği (ki bu da pek olan bişey değil) zamanlarda, eğer başka bir işim yoksa hayal kuruyorum.
Neyi mi hayal ediyorum?
Seramik atölyemi elbette!

hayal etmesi bedavaMasa şöyle şöyle bir masa olur, diyorum. Acaba mermer masa mı yaptırsam, ahşap mı? Mermeri temizlemek kolay, ahşap çamurun nemini alır, diyorum. Karar veremiyorum.
Raflar kesinlikle ahşap olmalı, diyorum.
Çam olmalı mutlaka.
Çam değilse beyaza boyayabileceğim bişeyler olsun, diyorum.
Kendim boyarım. Ortam beyaz olmalı ki, seramikler çıksın ortaya.
Mavili beyazlı işler bir yanda durur; siyah beyazlar onların yanında… Bir tarafta toprak tonlarında işler olur. Turkuazlar, indigolar, buz mavileri, kobaltlar; bej, hardal, kahve ve hakiler; çizgililer, beneklileri, efektliler, kazımalar, sırt altına desenler…
Belki eskicide güzel bir şeyler bulup koyarım bir kenara.
Mesela vitrinde bir küçük sehpa ya da konsol olmalı. Bitmiş ürünlerin bir kısmı onun üzerinde sergilenmeli. Ara ara da değiştirmeli sergidekileri. Continue reading

Üç ağustos

Az önce gözüm bilgisayaruın  sağ alt köşesindeki tarihe kaydı. Meğer babamın bizi bırakıp gittiği günün yine yıldönümü gelip çatmış. senenin 365 gününden en sevmediğimi 3 Ağustos.

Babamın gidişini haber veren tarih.

Babamın artık yanımda olmmasından nefret ediyorum.

13 yıl geçti ve ben hâlâ bugünden nefret ediyorum.

Rüyalarımda hep babamın geri geldiğini görüyorum. Onun aslında ölmemiş olduğunu ve bunca yıl aradan sonra tekrar çıkıp geldiğini görünce yaşadığım mutluluk tanımlanamaz. sonra rüya olduğunu anlayınca yaşadığım boşluk. Sanırım o boşluk duygusu hiç kapanmayacak.  Continue reading

“Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.”

John Lennon abi ne güzel demiş. Daha on beş yirmi gün önce demiyor muydum ben “Buraya daha sık yazmalıyım…” diye. Ne planlarım vardı. Gece yatınca seamik atölyemi görüyordum rüyamda.

ne var ki ve planlar yaparken hayat başımıza yine abuk şeyler getirdi. Benim daha sık yazmalıyım diye not düşüşümün ertesi günü canım yurdum bir kere daha yayık ayranı gibi çalkalandı. Bu yayık işi daha ne kadar sürecek bilemiyorum. Biz umutla güzel işler yapmaya çalışıp çabaladıkça, baĞzı bişeyler (biri diyemiyorum, çünkü gözümde amip kadar değerleri yok) yüzünden hayatımız alt üst oluyor. En kötüsü elimizdeki tek güzel şey olan “umut”u çekip alıyorlar. Harry Potter’daki ruh emiciler geliyor aklıma hep. Continue reading

Gecenin bir yarısında “sevgili günlük”…

Sevgili Günlük,

Buraya daha sık yazmalıyım. Ki son zamanlarda bunu yapmaya çalışıyorum. Neydi? Bir hareketi 21 gün tekrarlayınca zihin onu alışkanlık olarak mı benimsiyordu? O zaman 21 gün boyunca her gün buraya bir şey yazabilir miyim acaba? Yazmak hoşuma gidiyor. Hakkında yazacağım şeyler o kadar çok ki (aslında hep çoktu da ben hep erteliyor ya da boş veriyordum) sanırım konu sıkıntısı asla çekmem.
Bu satırları güya yatmaya giderken bilgisayarımı kapatayım diye masama oturunca yazmaya başladım. Yatmaya giderken saat on ikiyi geliyordu. Şimdi bire on var. Az sonra yatağa girerim ve ben yastığa başımı iyice yerleştirdiğim anda çocuklardan biri (muhtemelen Micinik) uyanır. Ama bu saate kadar çalışıyorum ya; uyanmıyor sıpa. Halbuki on birde yatsam o saatte uyanırdı. Mekanizma ben yatınca çalışmaya başlıyor. Ya da Yıldıray yatınca. Şu an Yıldıray da çalışıyor. (Yaşasın gece sessizliğinde yapılan çalışmalar). Birazdan o da yatmaya gider. Ben de. Ve Mici hortlar. Kahrolsun Murphy yasaları!

Ay ne diyordum? Asıl yazacağım şeyi unuttum. Hah, evet, daha çok yazmalıyım. Yazdıkça devamı geliyor çünkü. Alışkanlık meselesi.  Gelelim konuya… Continue reading

Kendime biçtiğim değer

Epeydir kafamın içinde bin türlü düşünce dönüp duruyor. Kasırgayla Kansas’taki çiftlikten Oz Ülkesi’ne savrulan Dorothy misali ben de uçup gidecektim neredeyse. En azından kafam. Neyse ki aklımı tuttum kafatasımda, uçmadı.

Bu blogu ucundan da olsa takip edenler bilir; ne yapıyorum, neler hayal ediyorum, evde çalıştım, çalışamadım, ürettim, üretemiyorum feryatlarımdan herhalde gına gelmiştir herkese. Başta da bana. Sonunda evde çocuklarla yapamıyorum şikayetlerime noktayı koydum. Nasıl mı? Atölye açacağım.

alci torna

Bir zamanlar ben, alçı torna çekerken…

Bunu yapmam gerekiyor. Çünkü bunu hakediyorum. Sağda solda yapılan işleri gördüğümde eskiden “Ya bak insanlar ne güzel yapıyor, üretiyor,” diyordum. Sonra aklıma gelen fikirlerin pekçoğunun ya da benzerlerinin bir biçimde yapıldığını gördüm. Biraz daha ilerledim ve çok özensiz ve basit yapılmış işlerin (burada işten kastettiğim seramik ürünler) hak etmediği fiyatlarla sunulduğunu gördüm. (Son örneği Barbaros Köyü’ndeki şenlikteydi.) Seramik atölyesinde yaptığımız işleri Ayla Hoca elli defa düzelttirirdi. Bizim hocadan beş peki alamadığımız işler bile bu dediğim sergi ürünlerinden bin defa daha iyi. Ya da şöyle diyeyim, ben o ürünleri çıkarıp satsam öğretmenimiz ayıplardı. Diyeceğim şu ki, insanlar neler neler yapıp, üzerine bir güzel sır atınca o iş güzel seramik ürünü oluyor bilmeyenin gözünde. ama ben mükemmel yapayım derdiyle kastırdıkça yerimde sayıyorum. Mükemmel yapmayayım ama derli toplu, hak ettiğini alan ürünler yapayım. üstelik yapabilirim de. Yaptığım işe ve becerilerime değer verme zamanım geldi. Continue reading

Dijital günlüğün hakkını vermeli

Eskiden (ama çok eskiden, ortaokulda falan) günlük tutardım ben. Aslında daha erken, ilkokuldayken başlamıştım günlük tutmaya. Ama ne zaman başlasam sıkılıp bırakırdım. Asla bir defteri tamamlayamamıştım o dönemde. Ortaokul ve lise yıllarında yazdıklarımıysa attım. O kadar çok şeyi attım ki eskiden. Keşke tutsaymışım.
Şimdi bazen yine kalem kâğıtlı günlük tutsam mı diyorum; sonra hiç başlamıyorum bile. Çünkü sonunun ne olacağı belli. Kalem kâğıtla başka şeyler yazmayı seviyorum, günlük değil.

Ama bazen içim doluyor, doluyor, doluyor. Bazı geceler yatağa yattığım zaman günün ve son olayların muhasebesini yapınca kafamda cümleler uçuşuyor. “Bunları zihnimden akıtmalıyım ki çıkıp gidip beni rahat bıraksınlar,” diyorum. Sonra da oturup yazmıyorum elbette. Blogda da yapamıyorum.

İşin kötüsü ben bu dert anlatma işini gerçek ortamda da kalkıp yapmam. Yani birilerine gidip dert yanmam. Bizim Yıldıray’ın çok tuhaf bir huyu vardır. Kendisi paratoner gibidir. Birileri gelip sürekli ona bir şeyler anlatır. Hatta bazen nasıl denk geliyor bilmiyorum, aynı anda, aynı zamana denk gelir bu insanların anlatacakları. Telefon açarlar, ve dakikalarca anlatırlar da anlatırlar. Bir defasından yeni ayrılmış iki sevgili arka arkaya arayıp anlatıyordu Yıldıray’a. Biri kapatınca diğeri çaldırıyordu telefonu. Yani her danışandan seans başı para alsa epey para kazanmış olurdu böyle böyle.Ben de bu insanlar her aradıklarında şaşar kalırım. Nasıl bu kadar bencilce dertlerini başak birinin üstüne yıkıyorlar diye. Ben yapamıyorum. Kimseye gidip de anlatamıyorum.

Oysa aylardır kendi kendimi kemire kemire bir hal oldum. Bir tek Yıldıray’la (haha ben de ona danışıyorum) konuşuyorum. Ama ikimiz de işin içinden çıkamıyoruz. Continue reading