Daisy ya da kısaca “Karacehennem”

Geçen yıl gebeş aklımla bir parça yarım akıllı gezindim. Zaten elini yüzünü düzeltip ayağa kaldıramadığım zavallı blogum bebe+gebe ve ardından duble bebeli hayatla iki paralık oldu.. (ben de elbette!) Tabi gebeş kafasıyla yazmaya başlayıp da unuttuğum yazılar olmuş. Demin “Bu yazının devamı nerede?” diye yorum gelince uyandım. Komşuya nasıl hasret kaldığımızı, ardından nasıl domestik komşu olmaya çalıştığımızı anlattığım komşuluk tefrikalarımın sonunun pek gizemli bırakmışım. Madem öyle kaldığım yerden devam edeyim:

Günlerden bir gün, daha doğrusu güneşin erkenden battığı bir Aralık akşamı, Yıldıray kaloriferi yakmak için evden çıkmıştı. Ben de ona bir şey sormak için kapıyı açtım. Ama dışarıdaki lamba yanmıyor, ortalık zifiri karanlık. daha Yıldıray’a seslenmemle birlikte yan bahçeden, karanlığın içinden bir şey bana höykürmeye başladı. Hem de ne! Karanlıktan daha karanlık bir yaratık! yerden iki karış havaya sıçradım ve bir rottweiler’la göz göze geldim! “Allahım bu ne? Bununla mı karşılaşcam ben her gün?!%#Q!&?*!!!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Continue reading

Mayıs’la birlikte…

Nisan ayında bahar gümbür gümbür geçti burada. Keşke hep nisan olsa. Martta uyanmaya başlayan doğa, nisanla birlikte coştu da coştu. En sevdiğimse karatavukların şarkısı. Bana hep Urla’ya taşınışımızı hatırlatıyorlar her şarkılarında. 19 Nisan’da ikinci yılımızı tamamladık burada. İlk geldiğimizde duyduğumuz seslerle kokularla ne şaşırıyorduk. Şimdi biraz aşinalaşsak da her karatavuk sesinde yine gülümsüyorum, yine etrafa bakıyorum, yine zeytinleri, çiçekleri, kuşları, böcekleri görüp her birine içimden minnetlerimi iletiyorum. İyi ki varlar!

Bloguma bir türlü dönemiyorum. Doğa uyandı, ben uyanamadım. Her niyet edişimde bir şey çıkıyor. Oysa hani burada duyurduğum minik paketlerimin yuvalarına varışından söz edecektim. Yapmayı planladığım resimlerden, minik seramikçiklerden… Geçenlerde aldığım siparişin beni nasıl heyecanlandırdığından… Ne var ki uykusuz geceler silsilesi bir kez daha vurdu bizi. Tam toparlandık derken geçen hafta da epey olaylı, ev kazalı geçti. Continue reading

Yıldönümü

Ben bu satırları yazarken henüz 19 Nisan bitmemişti. Bugün tamamlanmadan tarihe not düşmek istedim. Az önce Facebook da sağolsun geçen sene bugünden şu fotoğrafımı çıkarıp koymuş önüme:

19 Nisan 2014'te Erenköy'deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

19 Nisan 2014’te Erenköy’deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

Fotoğrafın açıklamasına demişim ki:

Bu evde Tayga doğdu, Bir Dolap Kitap doğdu. Bu balkonda çok çay içildi. Bu ev çok güzel anılar biriktirdi. Bu evde çok mutlu olundu. Hoşçakal Erenköy’deki yuvamız. Biz seni çok sevdik.

Evet, geçen yıl 19 Nisan’da Erenköy’den ayrıldık, düştük yollara. İstanbul’u geride bıraktık,  gürültüsüyle, uğultusuyla, tozu toprağıyla… Hiç bilmediğimiz küçük bir kasabaya, Urla’ya yerleştik. Şu geçen bir yılda Urla artık hiç bilmediğimiz bir yer olmaktan çıkıp evimiz oldu. Nereden hangi kestirmeden gidileceği, pazarında kimden ne alınacağı, hangi kasabın daha iyi olduğu, en iyi ekmek yapan fırını, en güzel papatyaların hangi tarlada yetiştiği, nerede hangi zeytin ağacının olduğu…vs. Bunların hepsini yavaş yavaş kaydettik belleğimize. Buralı olduk biz. Bir yıl geçti. Hiç pişmanlık duymadık niye geldi diye. Continue reading

Patlak boru

patlak boruSevgili Günlük,

Feci haldeyiz. 2015 ne uğursuz başladı anacım. Önce Tayga hastalandı. Onun peşinden hastane, doktor dolaştık. Sonra bana bir haller oldu. (Hastanede Tayga’yı muayene masasına yatırdığımızda yanımıza bir oğlan gelip BÖ-HÜÜÜ! diye yüzümüze öksürdü ya, ben ondan kıllanıyorum.) Hastalık yüzünden (hava da soğuktu) daha beter üşümeyelim diye iki gün yıkanmayacağımız tuttu. O da İzmir’in 50 yıldır görülmemiş soğuklarına denk geldi, iyi mi!

Yahu sıcak memlekete geldik sanıyorduk biz,  ne hallere düştük günlükcüğüm. Gerçi kar mar gördüğümüz yok ama keşke diz boyu yağsaymış dedik. Hiç değilse “Çok kar yağdı da ondan oldu,” derdik. Olup olacağı bir akşam azıcık sulu kar yağdı o kadar. ama o kuzey rüzgarları yok mu, işte onlar canımıza okudu. Gece -6’lar, -7’ler İstanbul’da gördüğümüz şey değildi. İstanbul’daki evde oturduğumuz altı yılda yatak odamızın balkon kapısını bir kere tatile giderken, bir de bir seferinde kar yağdığında kapamıştık. Burada istediğin kadar kapı camı, pencereyi, doğramaların arasında üfürdü de üfürdü. Hissedilen sıcaklık daha da düşükmüş. Tabii böylece ne oldu? Continue reading

Domestik komşu olma çabası

Bir önceki Komşuya hasret dedikodugiller yazısının devamıyla karşınızdayız sayın seyirciler. Önce biraz nostalji:

Erenköy’deki eski evimiz bir sokak üzerindeydi. Karşımızda bizimkiyle ikiz bir başka apartman vardı. Erenköy ve çevre semtlerdeki eski, belli bir dönemi yansıtan, son yıllarda kentsel dönüşüme kurban giden kişilikli apartmanlar var ya hani, hah işte onlardan… Üç katlı, salon salomanje denen, insani ölçekte bir balkonu olan vs. vs. Eskiydi, bakımsızdı, haşatı çıkmıştı ama seviyorduk. Hele ki balkonumuzu… Mal sahibinin zamanında balkonu camekan kaplatıp, salon kaloriferini de buraya taşımasından dolayı bizim balkon evin bir odası gibi olmuştu. Yemek masamız balkondaydı. Köşede mini buzdolabı yazın meyve ve içki hizmeti veriyordu. Üzerindeki semaver ise her an her dakika kaynar, ezkaza kapatılmışsa, o akşam “Geçerken uğradım,” ya da “Simit aldım, trendeyim, geliyorum,” diyen bir arkadaşın verdiği sinyalle hemen tekrar çalışmaya başlardı.

Eh, biz de doğamız gereği dedikoducu tipleriz. daha doğrusu dedikoducu biraz sert kaçar, insanlar hakkında hikayeler yazmaktan hoşlanan tipleriz diyeyim. Bütün gün (ve bazen akşam ve gece de) balkonda oturunca ister istemez karşı binadaki yaşamlar da ilgi alanımıza giriyordu. Belki burada da yapmışımdır dedikodularını ya da zaman zaman bizim Bir Dolap Kitap‘a konu oldular; karşı apartmandakiler ve bizim sokaktan geçenler…

Sonra Urla’ya taşındık. Apartman hayatı sona erdi. Oturduğumuz ev, sitenin yol kotunun altında kaldığı ve önümüzde ağaçlar, çalılar vs. olduğu için yolu görme şansımız yok. Bir yanımız boş ev, diğer yanımızdaki evdeki gelişmeleri de önceki yazıda anlatmıştım zaten. hayatımızın bambaşka güzellikler geldi, onları yadsımıyorum ama ara ara da canımız sıkılmıyor değil. hani bir gelen giden olsa, “Falanca şunu yaptı, filanca böyle dedi,” falan diyesimiz geliyor ama malzeme yok anacım… Birkaç ay önce bir iki ev ileride bir rezalet koptu, yetişkinlerle gençler bilmediğimiz bir nedenden birbirine girdi, polis geldi de azıcık heyecan yaşar gibi olduk. Onda da ağaçlar yüzünden hiçbir şey göremedik, konuya hakim olamadık. Yani sıkıldık.

Sonra, önceki yazıda da dediğim gibi bir sabah Yıldıray yan eve kamyon geldiğini söyleyince bir silkelenip kendimize geldik. Yaşasın! Emlakçı kimi gezdiriyor bu sefer heyecanı sona ermişti, artık komşularımız vardı. Üstelik tam da ondan bir gece önce rüyamda oraya iki çocuklu ve üçüncüyü bekleyen genç bir çift taşınıyordu; aman ne güzeldi.

Continue reading

Komşuya hasret dedikodugiller

komsu 1Erenköy’de komşudan yana, daha doğrusu komşuluktan yana çok sıkıntı çektik. Doğruya doğru. Ne bir selam sabah, ne bir güler yüz. İlk taşındığımız zamanlarda “Merhaba,” deyip de kapı tuttuğumuz insanların yüzümüze bakmadan geçip gitmesine mi yanalım, apartman kapısını açıp da içeri girenlerin arkadan geldiğimiz gördüğü halde kapıyı tutmamalarına, kapının gözümüzün önünde dan diye çarpmasına mı yanalım… İnsanlık sıfırdı anlayacağınız. Bir seferinde yağmurlu bir günde uzun balıkçı yağmurluğuyla yürüyüşe çıkan Yıldıray ile bohem kılıklı, saç sakal birbirine girmiş iki arkadaşımızla kapıda karşılaşan bir komşu teyzemiz, Yıldıray’ın “İyi akşamlar,” demesi üzerine korkudan bir karış havaya sıçramıştı. Gerisini siz düşünün.

Ne zaman ki Tayga doğdu, ondan sonra bizi “normal insan” statüsüne aldılar. Kapıda durup konuşmalar, bebek sevmeler, “Ay hiç sesi gelmiyor, siz merak etmeyin” diye gönül ferahlatmalar… O güne kadar kapımızı çalmamış karşı komşumuz gelip “Sizde bebek mi var?” dediğinde Tayga birkaç aylık olmuştu. Yıldıray da bebeğimizin olduğunu söyleyince “Eee eşiniz hiç hamile değildi?!” (!) demesin mi Tey yarebbim!

Bir başka sefer üst katımızdaki teyze zili çalıp “Çocuklar bir şey sorucam, sizin evde böcek var mı? Bizde böcek gördüm de, evi ilaçlatıcam, bıdır bıdır…” bir şeyler söyleyip sonra sesini alçaltarak “Sizden bir bebek sesi mi geliyor?” diye sormuştu. Yine üç ay sonra!

Continue reading

Son ayların bilançosu

urla

Sevgili blogcuğum,

Bundan yaklaşık altı ay önce İstanbul denen musibet şehri terk edip Ege’nin bu minnoş kasabasına göçtüğümüzden beri, senin üstüne afiyet, benim üstüme bir ağırlık çöktü oturdu şekerim. Bizim Guçi de açık havayı toprağı bulup ayaklanınca blog mlog yalan oldu tabii. Bir de bizim ev bu ay pansiyondan halliceydi. Bir ara basbayağı check-in check-out falan yapar olduk. Yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik derken işler yığıldı da yığıldı.

Ama üstüme ağırlık çöktü dediysem, o kadar da değil. Bir yandan aslanlar gibi Dünyalı‘yı yaptık. 8. sayımız bitti bile. Yıldıray’la hep şunu diyoruz: Eski halimiz olaydı bunun gibi iki dergi yapardık! Gel gör ki o eski hal dediğimiz hal Tayga efendiyle birlikte geçmişe karıştı. Şimdi Tayga efendi eşliğinde ne yapabiliyorsak o… Continue reading

Pazartesi ve Salı’nın anısına

kumru 01 - 30.03.2014
Erenköy’deki evimizde oturduğumuz süre boyunca balkona ve arka pencereye sürekli kumrular gelip gitti. Ön balkonumuzdaki panjurlar çok korunaklı bir ortam sağladığı için kumrular orayı çok severdi. Kırk yılın başı kışın kar yağdığında gelip sokulurlardı cama. (Balkonumuzda kalorifer ve semaver olması gibi fantastik bir durum söz konusuydu; muhtemelen kuşlar onların ısısından da yararlanıyordu.)

Kumrular yuva yapsın diye çok uğraştık. Sürekli gire çıka haşat ettikleri saksıya yeniden çiçek ekmekten vazgeçtik. Madem beğendiniz, alın size oda dedik. Saksıyı kuşlara tahsis ettik. Tabi onlar doğal olarak bizim kokumuz sinmiş yerlere yanaşığ da yuva yapmadılar. O saksı sonradan mahalle kuşlarının tercih ettiği bir aşevine dönüştü. İşin aslı kumruları kayırdım, serçeleri kayırdım ama kargalarla güvercinleri kovaladım.

Sonunda beklediğimiz şey oldu: Kumrular saksıya (kendi saksılarına değil, yeni çiçeklenmiş sardunyalarımızdan birinin dibine- çerçöp taşımaya başladılar. Bunca yıl beklemiştik; lakin kumrular biraz da yanlış bir zaman seçmişlerdi. Zira biz çok yakında taşınacaktık. Günleri hesaplamaya, biz gitmeden yavruları büyütüp uçurur muyuz diye planlar yapmaya başladık.

Continue reading

Taşınma ertesi

Taşındık günlük. Hem de ne taşınmak!

Taşınma eylemimiz yuvarlandıkça büyüyen kartopu misali devasa bir kaosa dönüştü. Taşınmanın öncesini, taşınma anını ve sonrasını yazmaya kalksam kitap olur, öyle diyeyim. Hangi birini anlatsam bilemiyorum. Her biri ayrı birer yazı konusu.

Ben şimdilik durum güncellemesi yapayım: Artık Urla’dayız. Urlalıyız. Dün iki hafta oldu. İki hafta içinde hem yorulduk, hem dinlendik. zaman hem bükülerek çoğaldı, hem de hiçbir şeye yetişemedik. İstisnasız her gün yazmak istedim. Yazacak, anlatacak, gösterecek o kadar çok şey var ki burada. Ama yetişemiyorum. Continue reading

Bebek bakım kitapları ne dedi? Ne olduk?

Külliyen palavraymış ayol. Gebeşken harıl harıl okuyup “hazırlanıyordum”. Yok kardeş, hepsi palavraymış. Neymiş efendim, Tracy Hogg bebeklere fısıldayan kadınmış. Gelsin de bizim evde fısıldasın. Valla bırak fısıltıyı, can hıraş feryat etse yine de olmaz.

Rutin mi? Hadi canım! Ben söyleyeyim bizim evdeki rutini: Continue reading