Her gün, biraz biraz

Bana kim demişti, kimi demişti hiç hatırlamıyorum ama bir adam varmış. Bu kişinin bir prensibi varmış. Her gün bir makale, bir şiir ve bir öykü okurmuş. Bu maddeleri bile tam doğru hatırlamıyor olabilirim.

Mesele burada benim unutkanlığım değil. 🙂 Adamın gerçekleştirdiği eylem. Her gün kendisine kattığı şeyler. Bunu her gün düzenli olarak yapması.

Her gün internet sayesinde onlarca bilgi ve kaynağa denk geliyoruz. Açıkçası ben özellikle son zamanlarda (çocuklar iyice kıpraşık moda geçtiğinden beri) her şeyi üstün körü yapmaya başladım. Bir yazıya denk gelince gözümle hızlıca tarıyorum. beynim bir şeyler algılıyor algılamasına ama zaten o beynin geri planında sürekli “Hızlı ol, zamanın az, çocuklar gelmeden hallet işleri…” diyen sinir bozucu bir ses var. O an ne algıladıysam işte… Gerisi püff! diye uçup gidiyor. (Tıpkı yukarıdaki kim olduğunu hatırlayamadığım o adam gibi). Continue reading

Kuş gözlemcisi olmak için bahane mi arıyordunuz?

“Kuş gözlemcisi” diye adlandırıldığında kulağa pek havalı geliyor, değil mi? Halbuki kuş gözlemcisi olmak için gereken tek şey gözünüz, kulağınız. Bir de sabrınız. Üstelik her an her yerde yapabilirsiniz. Yani doğanın bağrına gidip yapmanız gerekmiyor illa. Ha, öylesi elbette en güzeli ve ideal olanı belki; ama şehrin karmaşası içinde de kuş gözleyebilirsiniz. Hem bence öylesi daha keyifli ve değerli. Şehrin gürültüsü içinde, tüm o kaosu dışarıda bırakıp sadece kuşlara odaklanmak insanı çok dinlendiriyor bence. Şehrin şikayet edilen taraflarını bir kenara itip, etrafınızda güzelliklerin de olduğunu keşfediyorsunuz. Bir süre sonra algıda seçicilik mi diyeyim, farkındalık mı, bir bakıyorsunuz ki aslında şehir denen yer de hiç fena değilmiş. Continue reading

Ben röntgenci miyim?

Yazmaya yazmaya, bin yıllardır blogun taslaklar klasöründe onlarca yazı konusu birikmiş. Hazır dükkanı açmışken (blogu yani) ve içini derleyip toparlıyorken o eski yazı taslaklarını da karıştırdım şöyle bir. (Dükkan demişken, kendimi şu an atölyemin önünü çalı süpürgesiyle süpürürken hayal ettim, alaaahım beni esnaf eyle!)

Çok güzel bir link kaydetmişim zamanında. “İnsanları pencereden “dikizleyen” fotoğrafçıdan mükemmel bir seri: Paris Manzaraları” adını taşıyan yazıda fotoğrafçı Gail Albert Halaban’ın gerçekleştirdiği bir projeden söz ediliyor. İşe New York’ta başlayan, sonra Paris’te devam eden Halaban, evlerdeki insanları gözetlemiş ve fotoğraflamış. habersiz, gizli kapaklı değil ama; “modellerin” fotoğraflarının çekileceğinden haberleri oluyormuş. Böylece sanatçı onlarca farklı evin penceresinden görünen farklı farklı sahnelere imza atmış.

Gail Albert Halaban 2

Gail Albert Halaban, “Out My Window”, Rue Jouye-Rouve, 20. Bölge, Paris

Halaban kendiniz “arkadaş canlısı bir gözetleyici” olarak tanımlıyor. Sonuçta insanların haberi var, değil mi? Gizli kapaklı, sinsi bir iş yapmıyor. Yine de insanların yaşamlarına gizlice ortak oluyormuş hissini de yadsıyamayız. Continue reading

Ağaçların değil sizin soyunuz kurusun!

Yeter artık!
Her gün yeni bir şey oluyor. Her gün yeni bir haberle sıkıyorsunuz canımızı. Bir gün de uyanıp “Oh, ne güzel bir gün?” diyemeyecek miyiz?

Her yere dökün betonları. Ağaçları dibinden kesin. Kökünü kurutun. Koca koca ormanları tıraşlayın. Saplayın köprü ayağı diye o koca ucubeleri Kuzey Ormanlarının ciğerine. Atatürk Orman Çiftliği’ndeki ağaçları kesin biçin. Bir değil, on değil, binlercesini hem de… Çocukluğumun ormanı Validebağ Korusu’na dökün çimentonuzu. Duble yollarla örün memleketi.

6000 zeytin ağacı ne ki? Alt tarafı yüzlerce yılın ürünü birkaç bincik zeytin ağacı… Tarumar edin yeşili, toprağı, havayı, suyu, tarihi, kültürü. elinize ne geçerse yok edin. Edin, edin. her şey bir yere kadar.
O ağaçların ahı çok fena çıkacak emin olun. Bizim bedduamız tutmuyor ama ölmez ağacın ki tutacak. Aha şuraya yazıyorum. Kökünüz kuruyacak.

zeytin_soma

Özetle;

  • Özel bir şirket termik santral yapma gerekçesiyle zeytin ağaçlarını teker teker katletmeye başladı. Tık ve Tık.
  • baktılar ki olacak gibi değil, “acele kamulaştırma kararıyla” tahsis edilen termik santralin kurulacağı alana sabaha karşı dozerlerle girip 6 bin zeytin ağacını dozerlerle söktüler. Tık.
  • Zeytin dostları 8-9 Kasım 2014 tarihinde “Yırca Zeytin Hasat Festivali”nde bir araya gelecekti. Şimdi bu hafta sonu katledilen zeytinlere ağıt için orada toplanılacak sanırım. Tık.
  • Soma Yırca’daki olayların tüm özeti ise burada.
  • Ekşi Szölük.

Kara

karaYaşadığımız topraklara Harry Potter’daki ruh emiciler üşüşmüş de içimizdeki bütün mutluluğu, güzel duyguları, olumlu her şeyi silip süpürmüş gibi hissediyorum. Ruhumu kasvet bürümüş. Önceden yazdığım gelincikli “mutlu” yazım tam da Soma felaketinin üzerine yayına girdi diye pişmanlık duyuyorum. Bahçedeki ağacın meyvelerine bakıp kendimi iyi hissettiğimde vicdan azabı duyuyorum. Tayga’yla oyun oynayıp eğlenirken, bir anda içim sıkışıyor. Ben böyle hissediyorken, bir yerlerde ocaklar söndü,; insanlar bırak çiçeğe böceğe bakmayı, evlatlarını, babalarını, eşlerini, sevgililerini, abilerini yitirdi, benimki onların yanında ne ki?

Bir takım insan diyemeyeceğim varlıklar bunu yapan. Bunu yapmaya hakları yok. Her gün, her gün, her gün, beddua etmeden geçirmiyorum artık. Kendi nefretini hepimizin içine salan bir varlık ve onun etrafına üşüşmüş bir takım köpekler mutluluğumuzu ele geçirmiş.

Bir ülke bu kadar mı uğursuz olabilir? Her gün kötü bir şey yaşanıyor bu ülkede ve her seferinde buna verdikleri tepkiyle bir kere daha şaşırıyorum. “Bu kadar da olamaz. Bir insan (insan?) bu kadar vurdumduymaz, arsız, umursamaz, küstah, soysuz olamaz diyorum.  Continue reading

Gelincik

Gelincik benim için çocukluğumda çıkılan tatillerde, yol kenarlarında gördüğüm kırmızı beneklerdi. Araba hızla geçip giderken ben yeşilliğin içinde en çok ne kadar gelincik göreceğim oyunu oynardım. Yol kenarında verilen molalarda etrafta gelincik arardım. İlk kez gelincik toplamaya kalkıştığımda büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Toprakta o kadar güzel duran, alev alev yanan  gelincik, ben koparır koparmaz solmuş, yapraklarını dökmüştü. Daha sonra birkaç girişimde daha bulunmuş, en sonunda gelinciğin doğasını kabul ederek onu koparıp öldürmekten vazgeçmiştim.

gelincik 1

Yıllar var ki doğru dürüst gelincik görmedim. Şehirden kaçıp Urla’ya geldiğimizde beni şaşırtan ve mutlu eden şeylerden biri gelincikler oldu. Önce bizim bahçenin bir köşesinde gördüm onları. Hani gelincikler yol kenarlarında yetişirdi? İşte, bizim bahçede tam karşımda duruyordu. Gidip sevdim onları, uzaktan. Kendiliklerinden solmalarını bekledim. Biri solarken diğeri açtı. Birkaç haftadır bu şekilde nöbetleşe devam ediyorlar bizi mutlu etmeye.
Continue reading

Son zamanlarda rastladığım en eğlenceli blog

Haftalar önce Yıldıray bir blog adresi yollamıştı bana: “Reasons My Son Is Crying“. Son zamanlarda rastladığım en komik blog (daha doğrusu bir  foto-flog bu). Blogun sahibi olan Greg Pembroke adlı bir baba, oğlunun ağladığını anları görüntüleyip altına da ağlama nedenini yazmış. Bunlar o kadar saçma sapan nedenler ki… Bir girip dolanmanızı öneririm.

Yakın zamana kadar sadece kendi çocuğuna yer veren Pembroke, “Sizin çocuğunuz neden ağlıyor?” diye bir post yayınladıktan sonra insanlardan da fotoğraflar almaya başlamış. Hatta bir yarışma bile düzenlemiş bu konuda.  Bir Facebook sayfası da bulunan blogdaki ağlama gerekçelerinden birkaç örnek: Continue reading

Çocuk felcini bitirmeye şu kadar kaldı!

sukadarkaldiBen çocuk felci diye bir hastalık artık yok sanıyordum. Az önceye kadar. Meğer bitmemiş. Hâlâ görülebilen bir hastalıkmış çocuk felci.

Az önce posta kutumu temizlerken Yeşilist‘ten gelen bir e-postaya denk geldim. Uluslararası Rotary Vakfı, çocuk felcini dünya üzerinden silmek için bir kampanya yürütüyormuş. Yeşilist de bu kampanyaya destek vermek için bir adım atmış. Sitede yazdıklarına göre,

  • Çocuk felci vakaları 1980’lerin sonundan bu yana oldukça azalmış ama tamamen bitmemiş.

  • Önlem alınmazsa önümüzdeki 40 yıl içinde 5 yaşın altındaki 10 milyon çocuk bu yüzden sakat kalabilirmiş.

  • Afganistan, Pakistan ve Nijerya’da bu hastalık henüz önlenebilmiş değilmiş.

sukadar-cincuceKampanyaya destek vermek de çok kolay: Yeşilist’in açtığı “Şu Kadar” sayfasına gidip “Çocuk felcini bitirmemize ‘şu kadar’ kaldı,” simgesi yapmak ve o simgeyi yaparkenki fotoğrafınızı siteye yüklemek.

Yollanan her simge (yüklenen her fotoğraf) için bir adet çocuk felci aşısı bağışlanıyormuş.

Siz de desteğinizi eksik etmeyin. Sadece “şu kadarcık” kaldı.

Restorasyon var, restorasyon (!) var

Geçenlerde annem bir restorasyon haberi dinlemiş televizyonda; haberimizin olup olmadığını sordu. Amatör ressam ve restoratör olan yaşlı bir kadıncağız, bir İsa resminin restorasyonuna başlamış. Gelin görün ki bu teyze Mr. Bean’in “Whistler’ın Annesi” tablosunu haklaması misali, İsa resmini bir güzel halletmiş. İşin komik tarafı, yeni İsa bir hayli popüler olmuş, restoratör teyze de bir anda fenomen halini almış.

Facebook’ta bu kadıncağız adına kurulan sayfayı görünce hatırladım annemin verdiği haberi. Böylece süper restoratörümüzü daha yakından tanıma şansı buldum. Continue reading

Hayat ritimden ibarettir

Az önce bir video izledim. Sonra tekrar tekrar izledim. Video, Gine’deki Baro halkının ritmini anlatıyor: FOLI. Foli, Malinke dilinde “ritim” demekmiş. Aynı zamanda Fransızca “çılgınlık” demek. Videoyu izleyince bu iki sözcüğün ne güzel örtüştüğünü görüyorsunuz.

(Bu arada ek bilgi: Malinkeler -ya da Mandingalar- Batı Afrika’nın en büyük halklarından biriymiş. Gambia, Gine, Mali, Sierra Leone, Fildişi sahili, Senegal, Burkina Faso vs. gibi ülkelerde yaşayanlar Malinke’ymiş.”Kökler”in ünlü Kunta Kinte’si de bir Malinke’ydi sanırım.) Continue reading