Üç ağustos

Az önce gözüm bilgisayaruın  sağ alt köşesindeki tarihe kaydı. Meğer babamın bizi bırakıp gittiği günün yine yıldönümü gelip çatmış. senenin 365 gününden en sevmediğimi 3 Ağustos.

Babamın gidişini haber veren tarih.

Babamın artık yanımda olmmasından nefret ediyorum.

13 yıl geçti ve ben hâlâ bugünden nefret ediyorum.

Rüyalarımda hep babamın geri geldiğini görüyorum. Onun aslında ölmemiş olduğunu ve bunca yıl aradan sonra tekrar çıkıp geldiğini görünce yaşadığım mutluluk tanımlanamaz. sonra rüya olduğunu anlayınca yaşadığım boşluk. Sanırım o boşluk duygusu hiç kapanmayacak.  Continue reading

Eee hani ben şubatı kutlayacağudum?

artik yilŞubat’ın nesini kutlayacağudun diye soracak olursanız, 29’unu elbette!

Ben yıllardır der dururum, 31 Aralık yanlış bir tarih diye. Bence asıl kutlanması gereken gün 29 Şubat. onun olmadığı günlerde de 28 Şubat’la idare ederiz. Ama ille de Şubat’ın 29’u. Yılbaşı Aralık’tan Şubat’a çekilmeli, yılın son günü 29’u (o yoksa 28’i) olmalı.

Bir kere kışın son günü işte. Kışın bitişini, baharın gelişini de kutlamış olmaz mıyız? Bir taşla birkaç kuş.

Sonra öyle ha deyince bulmuyorsun 29 Şubat’ı. Dört yıl beklemen gerek. Değerli, nadir bulunan bir gün. Kutlanmayı hak ediyor.  Continue reading

Buna ifrit bile olunmaz, pes denir

Zamanında, 16 numaralı ifritimde yetişkinlerin kendi toplumsal rol adlarını çocuklarına hitap ederken kullanmalarına ifrit olduğumu söylemiştim.

Örn. Babanın kızına “Gel babacım,” demesi.

Küçükken erkek kuzenlerimden biri bana hitap ederken “Abicim,” derdi. kafam bir türlü almazdı. Ben erkek değildim. Niye bana abi diyordu? Bu mümkün müydü? Mini mini yavru beynimde koca bir soru işareti olarak kalmıştı bu.

Her neyse…

İnsanlar bunu diyor. Tercihtir, bir şey diyemem. Anca ifrit olduğumla kalırım.
Continue reading

İfrit Oluyorum No:16

Çocuklara adlarıyla hitap edilmemesine hafif miktarda  İFRİT OLUYORUM. Evet, bunu ben de zaman zaman yapıyorum. “Kuzu” diyorum, “Bebiş” diyorum. Bücürük, yer cücesi vs. Ama genelde sohbetsel iletişim kurabildiğim çocuklara adlarıyla hitap etmeyi tercih ederim.

Çocuklara başka şeyler de diyebiliyor insanlar. Yetişkinin çocukla akrabalık bağını ortaya koyan hitaplar: Oğlum, kızım, çocuğum, yavrum, evladım, bebişim… vs. Haydi buna da eyvallah. Bunlar da sonuçta o çocuğu niteleyen adlar.

Peki çocuğun yetişkin kişiye seslenirken kullandığı hitapları (örn. Anne, baba, abla… vs.) yetişkinin çocuğa seslenirken kullanmasına ne demeli? İFRİT OLUYORUM!
Continue reading

Tatsız tuzsuz bir yaz

Hiç tadım tuzum yok.

Aklımdan yazacak binlerce, milyonlarca sözcük geçiyor.

Sözcükler düşüncelerin hızına yetişemiyor.

Elim kalem tutmuyor. İçim yazmak istemiyor.

Bu aralar tek yapabildiğim kitap okumak ve resim yapmak. Bir de ara ara yemek denemeleri yapmak. Akla gelen fikirler dertop edilip beynin kimi kıvrımları arasına itiliyor o kadar. Zaten sıcaklar fazladan bir şey yapmaya izin vermiyor.
Continue reading

Amerika’ya bir-ki…

Hazırlıklar çok uzun zamandır sürüyordu. Ablamlar evlerindeki eşyaları aylardır eksiltiyorlar, eksiltiyorlar. Sonunda dün her şey 2,5 bavula sığdı. Yarın gidiyorlar. Taa okyanus ötesine, Yeni Dünya denen Amerikanya diyarına… Ablamın muhteşem bir öyküsü var. O muhteşem öykü, bu gidişi hak ediyor. Yolun sonunda güzel ve sürprizli bir yaşam var. Onun adına çok mutluyum. Peki ya Deniz? Yetişkinliğe adım atarken yepyeni bir maceraya atılıyor annesinin yanında.

Hâlâ birbirilerini yiye yiye didişiyorlar. Dün geceki bavul yerleştirme faslının diyaloglarını aktarabilmeyi isterdim. “Onu alma…o çok fazla gelir….o ağırlık yapıyor…eee ama sen de şunu bunu aldın… ben alırım…tüm odamı burada özetledim…kaykay tekerleklerimi bırakmam!…saçmalama…laf sokma…kapa çeneni…

Ama gidiyorlar diye yaşadığım bu hüzün niye?

Evde tam bir şenlik havası hakim. Cicoş bizde. Ablamların kimi eşyaları bizde. Bavula daha girmemiş ıvır zıvır ortada. Annem her akşam ayrı bir özel yemek yapıyor. Yarın sabah da veda faslı…

Rastgele Jijim, rastgele Minik Kuş!

Ah nerede o eski bayramlar…

…ya da anneanneme methiye…

Bayram seyran sona erdi. Cuma sabahı kalktık Karamürsel’e gittik. Anneannem canım Cicoşum birkaç yıldır orada yaşıyor. Karamürsel’e her gidişimde, anneannemi her gördüğümde ona hayranlık duymadan edemiyorum. Ben hayatımdaki en ufak bir değişiklik için bile kılı kırk yararken, Yıldıray’la son iki yıldır “Nasıl etsek de İstanbul’dan gitsek?” diye kara kara düşünüp çözüm bulamazken, anneannem 80’inden sonra doğup büyüdüğü şehri terk etmeyi başardı.

Bu yazımın konusu, ailemizin biricik Cicoş’u olsun. Gelin size onu anlatayım.
Continue reading

Pazartesi sendromu

Bayram sonrasının sendromu da bir başka hoş oluyormuş. Dün gece Yıldıray’la konuşurken “Araya giren bu boşluk kötü oldu, yarın ne yapacağımı bilemiyorum,” demişti. Ben de “Ne olacağıdı? Oturup yazı yazacaksın,” demiştim. Ukalayım ya… Sevgili Yıldıray’ım eğer şu an bunu okuyorsan, duy sesimi: EVET HAKLIYMIŞSIN! Kazın ayağı öyle değilmiş.
Continue reading

Canım Babama…

Özel günleri sevmem. Özel günler benim için anlamlı değildir. Ama bugün Babalar Günü… Son 7 senedir olduğu gibi, bu babalar günü de kalbimin içinde koca bir boşluk var. Babam, sanırım yokluğuna hiç alışamayacağım. Seni çok özlüyorum. Buraya bunları niye yazdığımı da bilmiyorum. Belki de uzayın sonsuzluğuna sinyaller yollarsam, beni o koca boşluğun içinde duyup hissedersin diye. Omzunda Zazu’yla, bize bakıp gülümsediğini biliyorum. Her kahkahamızda, yanımızda bir yerlerde olduğunu biliyorum. Yine de seni özlüyorum canım babam.

Harika bir nisan günü!

Fotoğraf: Cincüce

Ufacık tefecik… Mis kokulu… Kaymak gibi… Pembiş pembiş… El kadar… Ufak, sahiden çok ufak… Dünyadan haberi olmayan, tek derdi anneciğinden süt emmek olan bir minik kız çocuğu…

Doğdu! Herkesi şaşırttı ve mayısı beklemedi. Nisanın bu pırıl pırıl güneşli, masmavi göklü, mis gibi berrak sabahına doğdu. Ailemize yepyeni, hiç tanımadığımız ufacık bir insan katıldı. Artık resmen hala oldum. Kalbimin içinde hemen koskoca bir oda açıldı onun için. Söylenecek pek çok şey var ve hiçbirinin sözle ifadesi yok.

Hoş geldin Elif!