Atölye Günlüğü – Eylül 2017

Eylül bitti. Eylül’ün benim için özeti ise şöyle:

1-4 Eylül – İlk kez bayramda tatil yaptım ve atölyeyi açmadım. Sadece cumartesi sabahı bir koşu gidip soğuyan fırını açtım. İlk kez fırından firesiz ürün çıktı. Oley!

5 Eylül Salı – Cincüce atölyesinde yeni sezon başladı. Kurslar, dersler… Yine soran var, gelen yok. Neyi yanlış yapıyorum?

6 Eylül – Sabahtan anneme gittim. Dönüşte bizimkilerle bisikletle döndük. Çocuklar yolda çok bağırıp çığlıklar atınca Yıldıray aniden sağa çekti. Arkadan gelen ben, bu ani duruş yüzünden kaza yapıyordum az daha. Baba bağıran çocuklara bağırınca  bu kez ağlayan çocuklarımız oldu. Tadımız kaçtı. Eve dönüp bisikleti bırakıp çocuklarla atölyeye gittim. Ama anahtar bisiklet çantasında kaldığı için kapıda kaldık. Afferin bana, akıl da gitti iyice.

7 Eylül – Bi kadın çocuklarıyla dükkana girdi. Oğlu bir şeylerle ilgilendi ama annesi “Siz zaten hep almayı bilirsiniz,” deyip almadı. Sonra “Burası da pek sapa bir yer (Urla’yı kastediyor), iş yapıyor musunuz bari?” dedi. Sabahsabah çok moral veriyorsun abla,” dedim. Tabii içimden. Sonra başladı sormaya: Nereden geldiğimi, niye geldiğimi, nereli olduğumu… İstanbbulluyum diyorum, ama nerelisiniz diye soruyor ısrarla. (Ayol resmen sorguladı!)
Sonra gider ayak “Para kazanabiliyor musunuz bari? Başka yerden geçiniyorsunuzdur herhalde,” dedi gitti. Vallla sağol. İçimi açtın sabah sabah. Madem geçinememe üzüldün, şurdan iki çay tabağı, bi kolye falan alaydın da yardımda bulunaydın!

***

Öğlen dükkanın önündeki parka bir abla girdi atıyla. Evet, bir küheylanla. Binicisi (ki binici kıyafetleri tam takımdı; böyle çizmeli mizmeli.) atı bağlayıp gitti. Çoğacayipti.
image

Durumu yerinde inceledim ve beygir kardeşi belgeledim. Eğerde de “Hanım Ağa” yazıyordu.
image
8 Eylül Cuma – Sokağımızın sanatsever kadınları olarak ne zamandır konuşup durduğumuz sokak panayırı fikrimizi masaya yatırdık. Adını da koyduk: Köprübaşı Panayırı. Bizim burada atıl bir park alanı var. Öğleden sonra hemen belediyeye gidip parkın temizlenmesi için dilekçe verdik. Sonra bir de panayır düzenlemek istediğimize dair bir dilekçe yazdık. Bakalım ne zaman yanıt alacağız?

11 Eylül Pazartesi – Çok severek yaptığım “Üç Balıklar” tabağım alıcısına ulaştı. Ama parça parça. Baloncuklu naylona sarıp, sonra onu da daha kalın baloncuklu bir zarfa koyup kutulamıştım. Kutunun boşluklarına da gazete kâğıdıyla dolgu yapmıştım.  Paket yırtık gitmiş. İçi de parça parçaymış. O kadar sargıdan sonra bu hale gelmesi için üzerine basılması falan gerekir. PTT ücretlerine anormal zam yapınca, bunca yıllık dostluğumuza bir son verip Yurtiçi Kargo ile yollamıştım. Yurtiçi Kargo bundan sonra avucunu yalar.

13 Eylül Çarşamba – Annem bir ay sonra bir atak daha geçirdi. Sabahı acil serviste geçirdik. neyse ki öğleden sonra çıktık. Ama sonrasında o akşam, ertesi gün ve daha ertesi gün hayatım temelden sarsıldı. Çok çok kişisel ve bir o kadar yaralayıcı bir deneyimdi. İnsanın hayatta her daim yalnız olduğunu bir kere daha hissettim. Ursula Le Guin’in Mülksüzler‘de önerdiği çocuk yetiştirme sistemi gerçekten de önemliymiş;  aileye inancım bir kere daha sarsıldı.

14 Eylül Perşembe – Dost kıyağı. Bugün akşam üstü erken kapadım ve arkadaşlarımın Özbek Köyü’ne denize gidiyoruz teklifine gözüm kapalı atlayıverdim. Sanırım senenin son deniz banyosunu aldım. Bir önceki günün açılan yaralar kapanmasa da deniz yine de şifa oldu.

18 Eylül Pazartesi – Belediyeden geldiler ve parkımızda ne yapmak istediğimizi yerinde incelediler. isteklerimizin hemen hepsine olumlu yanıt alacakmışız gibi görünüyor. Eylül sonu başlarız diyorduk;ama Ekim’i bulacak gibi görünüyor.

21 Eylül Perşembe – Atölyenin önünden araba anahtarıyla kulağı karıştıra karıştıra bir adam geçti! Evet, bir yandan çalışıp bir yandan geleni geçeni izliyorum ve bir bilseniz neler neler görüyorum.

23 Eylül sonbahar ekinoksu – Bugünden sonra geceler uzayacak. Winter is coming! Yazın beni öldürüp öldürüp bayıltan sıcaklar atölyemi zaten çoktan terk etmişti.

29 Eylül Cuma – Sevgili arkadaşım Sevda için Ünal Kaktüs’e gittim; mini mini sukkulentler seçtim. Sevda benden kaktüs saksıları istemişti kendime yaptıklarım gibi. İçleri dolunca öyle sevimli oldular ki. (Bu arada İzmir’de yaşıyorsanız ve yolunuz Urla’ya düşerse, eski İzmir-Çeşme yolu üzerinde, Kalabak’ta bulunan Ünal Kaktüs’e uğramalısınız mutlaka. Ünal Bey bu konudaki bilgisiyle sanırım Türkiye’de tek. İçerisi ise binlerce muhteşem kaktüs ve sukkulentle dolu.)

 

Atölyede zaman

hosgeldin_cincuce-atolyeAh sevgili günlüğüm, ah canım günlüğüm… İnan her gün aklımdasın. Gerçekten bak. Her günü, her anı, yaşanan her olayı kaydetmek istiyorum. Şu son bir-bir buçuk ay nasıl geçti, bir bilsen! Atölyem var ya hani artık, işte orası aklımı başımdan aldı benim, ayaklarımı yerden kesti, seni ondan ihmal ettim. Dur ama kızma. İkinizi tanıştırıp barıştırıp kaynaştıracağım. Bu sefer kararlıyım. Bak bugün yaz da başladı. Yeni mevsim, yeni başlangıç. Bilirsin, ben başlangıçları ve yenilikleri çok severim. Bu sefer niyetim şu: Her şeyi biriktirmeye, “onu da yazayım, bunu da yazayım, şunu da unutmayayım,” diye diye ertelemeye son. Bir “Atölye Günlüğü” tutmak istiyorum. Kısa kısa. Bugün bunlar oldu deyip kaçacağım…  Geriye dönüp baktığımda geçen tüm süreci takip edebileyim diye. Aslında bu tam tumblr ortamında yapılabilecek bir şey. Ama yeni bir mecrayı daha bünyem kaldırmaz. İyisi mi ben buralarda gezineyim yine.

İlk atölye günlüğümde biraz özet geçeyim. Atölye neredeyse tam bir atölye oldu. İçeride temel olarak üç mekan ya da üç ana aks var:

Birincisi benim emektar çalışma masamın olduğu karargahım. Cincüce Bobin Hizmetleri genel merkezi. Ana üs. Komuta merkezim. Kartal yuvam. Locam. Girilmez bölge. Düşünme köşem. Yazı köşem. Origami köşem. Kâğıt işlerimi burada yapıyorum.

İkincisi seramik alanı. Büyük mermer masa. Kil yoğrulan, kil şekillendirilen, alçı döküm yapılan ve önümüzdeki günlerde başka seramik severlerle paylaşacağım alan burası. Cincüce seramik hizmetleri. Ayrıca Cincüce eğitim salonu. Paylaşım köşesi. Çamur güreşi sahası. Çilehane. (kilo kilo çamuru yoğurun da göreyim ben sizi!) Ama aynı zamanda keyifhane. (Çamurla oynuyorsanız anladınız zaten.) Çamur banyosu. Sohbethane.

Üçüncü kısımsa sergileme bölümü. Dükkan. Azıcık vitrin. Birazcık duvar ve duvar önünde bişeyler. Vitrin hâlâ en zayıf noktam. Seramikler ve diğer ürünler arttıkça vitrin de dolup taşacak. Biraz cam önünde rafa ihtiyacım var. Şimdilik küçük mermer masa yardım ediyor bana. Küük mermer masa aslında fırını taşıyacaktı. Ama alacağım fırından vazgeçip başka fırın alınca (“Calcifer“), bu masa elimde kalakaldı. Bari bir işe yarasın, değil mi ama?

Calcifer demişken, işte bu Calcifer:

Kendisi atölyemin can damarı. Ateşi hiç sönmesin. Hep yansın, hep canlı kalsın, bana da enerji versin. Calcifer adı da neymiş diyenler için ek bilgi: Diana Wynne Johns’un “Yürüyen Şato” romanındaki karakterlerden biri. Yürüyen Şato’nun enerjisini sağlayan, ocaktaki ateş ruhu olur kendisi. Kitabı okumadıysanız, Hayao Miyazaki’nin ünlü Yürüyen Şato animasyonunu izlemişsinizdir belki. Oradaki Calcifer tiplemesi işte şu:

Off, çeneme vurdu, değil mi? Dedim işte, anlatacak çok şey var diye.
İyisi mi, okuyanı sıkmamak için şimdilik burada keseyim. Şimdiye kadar atölyede yaşadığı ilginç, komik ya da feci duruları da başka bir yazıda özet geçerim.
(Sonraki günler için kendime not:

  • Panomun nasıl kırıldığını,
  • Sokakta bulduğum mobilyaları almaya kalkınca başıma ne geldiğini,
  • “Bobin hizmetleri” lafının Urla eşrafındaki etkilerini yazmayı unutma.
  • Dükkanda hangi güzel insanların birbirinden şahane işlerinin yer aldığını anlat.
  • Origami kursundan, seramik derslerinden ve diğer olası workshoplardan çıtlatmayı da ihmal etme.)