Maviler, pembeler, tertipler, düzenler

Şu bebeleri renklere göre kategorilendirme geleneğinden bi vazgeçin artık. Oğlanlar mavi giymesin. Kızları pembeye boğmayın. Bi rahat bırakın artık yahu! Daha bebek doğmadan başlarlar. İlle o cinsiyet öğrenilecek arkadaş. Sonra başlarlar mavi-pembe bombardımanına. Bebeğin her şeyin mavi alıp sonunda kız doğunca pembesiz pembesiz kalan insan var mesela şu hayatta. Ne oldu yani o bebek, eksik mi kaldı?

Ama genel olarak şekilciliği seviyoruz. Üstelik bu sadece bize özgü bir şey değil. Elin Evropalısında, Amerikanyalısında da var bu renk merakı.

pembe mavi flamingo

Beni ilgilendirmez, bana ne diyorum. Yavruma mavi mavi giydirmeyeyim diyorum. Gidip morları, kırmızıları, turuncuları arayıp buluyoruz. Bu sefer sağdan soldan insanlar (tanıdık da değil, sokaktaki tanımadığımız vatandaş) gelip dan diye yorum yapıyor. neymiş efendim, üzerindeki kırmızıymış, e bu çocuk kız değil miymiş, kız sanmışmış. Bizim Guçi’nin çekmecesinde hiçbirini bizim almadığımız 6-7 tane lacivert şort var. Kusucaz artık griden, lacivertten. Konu umurumda değil güya, ama bak nasıl da içime işlemiş 🙂 Continue reading

Kendi evimden kovuldum!

Durun, paniğe gerek yok. Bu ev o ev değil. Şimdi “gerçek” evimdeki masamda oturmuş, bilgisayarda yazı yazıyorum, çok şükür. Sanal evimden kovuldum dün; yani blogumdan. Dün blogum çöküverdi! ben de evden kovulmuş gibi oldum açıkçası. Daha doğrusu kovulmadım da kapı dışarı edildim. Ya da kapıyı çektim ama anahtar içeride kaldı. Üstelik yakınlarda hiç çilingir de yoktu. Buz gibi havada evin kapısında kalsanız bu halde ne hissedersiniz?

İşte bloguma giremeyince tam olarak böyle hissettim. Bir de son zamanlarda buralarda çok vakit geçiriyorum ya, bildiğin moralim bozuldu. Blog çökünce bence çöktüm. Hay kör talih! Bol keseden zamanım ve param olsa kod yazılım kursuna falan gidicem artık, bu ne ya! Bu işlerden hiç anlamamak ne kötü.Dilini bilmediğin ülkeden ortada kalsan bu kadar zorlanmazsın. Bu bilgisayar dili zor iş şekerim. Bak buraya bu hedefi de koyayım. Bir gün, çocuklar büyüyüp okula falan gidince, çok vaktim olduğunda yapacak yeni bir şeyler arıyorsam hemen yazılım kursu araştıracağım. Koluma altın bilezik!

Continue reading

Son zamanlarda rastladığım en eğlenceli blog

Haftalar önce Yıldıray bir blog adresi yollamıştı bana: “Reasons My Son Is Crying“. Son zamanlarda rastladığım en komik blog (daha doğrusu bir  foto-flog bu). Blogun sahibi olan Greg Pembroke adlı bir baba, oğlunun ağladığını anları görüntüleyip altına da ağlama nedenini yazmış. Bunlar o kadar saçma sapan nedenler ki… Bir girip dolanmanızı öneririm.

Yakın zamana kadar sadece kendi çocuğuna yer veren Pembroke, “Sizin çocuğunuz neden ağlıyor?” diye bir post yayınladıktan sonra insanlardan da fotoğraflar almaya başlamış. Hatta bir yarışma bile düzenlemiş bu konuda.  Bir Facebook sayfası da bulunan blogdaki ağlama gerekçelerinden birkaç örnek: Continue reading

Kitaplarımız hâlâ satışta

Uzun zaman önce, artık okumadığımız eski kitaplarımızın bir kısmını satışa çıkardığımızı duyurmuştum.

O zamandan bu yana pek çok kitap, yeni sahiplerine gitti. Ara ara tek tük satın alan oluyor. Ancak bizim sabrımız kalmadı. Salonun bir kenarına istiflediğimiz kitaplar sırtımızda kambur gibi ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Bir sahaf çağırıp yok pahasına da vermek istemiyoruz; çünkü daha önce benzer durumlar yaşadık. Gelip burun kıvırıp, “Bu satılmaz ki,” deyip iki kuruş para veren (hatta bazen vermeyen) sahaf kişisi, sonra gidip aynı kitabı onlarca katı edere satıyor. Yazık.

Biz de sahafı aradan çıkarıp doğrudan ilgilisi olan okura gitsin istedik. Fakat artık satışa bir son tarih belirledik. O tarihe kadar alan aldı. Yoksa yine her şartta sahafların kapısını çalmak zorunda kalacağız.

Eve bebek geliyor, bizi hafifletin anacığım.

*GÜNCELLEME* Kitaplar elden çıkarılmıştır.

100 Yaratıcı Fikir

Az önce Beyhan‘dan bir e-posta aldım. Keri Smith’in hazırladığı “100 Fikir” listesini yollamış. Deminden beri listeyi yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı, çaprazlama, sağa, sola okuyup duruyorum.

Son zamanlarda içimdeki yaratıcı tarafa teşhis koymaya çalışıyorum. Geçen günkü MR sonrasında şu bulgular üzerinde duruyorum:
Continue reading

Bahar geldi hoşgeldi

Bahar… En sevdiğim mevsim. Ayıptır söylemesi ayılarla çok şahane empati kurabiliyorum bu mevsimde. Düşünsenize bir, mağaranızda tüm kış yan gelip yatmışsınız, uyumuşsunuz. Uyumayıp da ne yapacaktınız? Hava zaten karanlık, kasvetli, tam ifrit olma havası yani. Sonra bahar geliyor. Yani kış uykusundan çıkma zamanı. İşte empati kurduğum an budur. O kasvetli havayı kışkışlayıp güneşe çıktığınız an. Üstüne daha güzel bir şey tanımam.

İçiniz fıkır fıkır, güneşi gördükçe aşık olmuşsunuz gibi pır pır kelebekler uçuşmuyor mu sizin de içinizde? Yerlerde, çayırda çimende yuvarlanma isteği duymuyor musunuz? Valla ben duyuyorum. Kelebek kovalamak, çiçekten çiçeğe konmak falan istiyorum. İçim içime sığmıyor. Moralim bozuk bile olsa, içimde bir yerlerde 21 Mart’tan itibaren otomatik olarak devreye giren bir “Bahar geldi, için hoppidik hoppidik kaynaşsın!” düğmesi var. (Maalesef bunun ayran gönüllü olmak, dikkat dağınıklığı ve aklı beş karış havada dolanma gibi yan etkileri de var.)
Continue reading

Radyoaktif serpinti

Ey okur, bu blogun çorak topraklarında geziniyorsan, aman dikkat et kendine. Burası karantina bölgesine döndü. Sanki rakyoaktif serpintiye maruz kaldı mübarek. Yazılan yazılar filizlenmiyor, ortaya atılan fikirler, düşünceler gelişemeyip kuruyor.

Ah benim kara bahtlı, biçare blogum… Halbuki zihnimden neler akıp gidiyor, bir bilsen… Ben eskiden günlük tutarken de böyleydim. Üç gün yazar, beş gün dururdum. Sanki bana sayfalarca yazı döşen diyen var. Varsın iki cümle olsun, onu kaydet ve Cincücem…

Yani neymiş? Gün silkelenme günüymüş. Tamam, tamam, yazacam, söz.
Continue reading

Hâlâ buradayım, merak etmeyin.

Yakın çevremdekiler, arkadaşlarım beni dürtüp duruyor: “Neden yazmıyorsun? Niye ifrit olmuyorsun?

Neden yazamadığımı ben de bilmiyorum. Belki de yazmayı istediğim çok şey olduğundandır. Kafamın içi o kadar dolu ki, bazen ya balon gibi şişip havalanacağımı ya da o şişmiş balonun GÜÜM!! diye patlayacağını sanıyorum.
Neyse ki hâlâ buradayım, bir yere gittiğim falan yok.

Günlüğüme sanırım hiç bu kadar ara vermemiştim. Neredeyse bir buçuk ay olmuş. Geçen zamanda çok şey oldu.
Continue reading

“İnternetime Dokunma!”

Fotoğraf: mkg0

Dün oradaydım. Taksim’de… “İnternetime Dokunma!” eylemine katılmak için. Gitmesem vicdan azabı duyardım. Gitmesem bir şeyleri eksik bırakmış, suya sabuna dokunmamış gibi hissederdim. Az daha gidemiyordum. Sabah işlerimi yetiştiremeyecek gibiydim. Bir gün önce tüm günü dışarıda geçirmiştim. Sonra bir senaryo yazdım, pir yazdım. Hayatımda yazdığım en hızlı senaryoydu sanırım. Demek insanın paçaları tutuşunca daha iyi iş çıkarıyormuş.
Continue reading