Atölyede zaman

hosgeldin_cincuce-atolyeAh sevgili günlüğüm, ah canım günlüğüm… İnan her gün aklımdasın. Gerçekten bak. Her günü, her anı, yaşanan her olayı kaydetmek istiyorum. Şu son bir-bir buçuk ay nasıl geçti, bir bilsen! Atölyem var ya hani artık, işte orası aklımı başımdan aldı benim, ayaklarımı yerden kesti, seni ondan ihmal ettim. Dur ama kızma. İkinizi tanıştırıp barıştırıp kaynaştıracağım. Bu sefer kararlıyım. Bak bugün yaz da başladı. Yeni mevsim, yeni başlangıç. Bilirsin, ben başlangıçları ve yenilikleri çok severim. Bu sefer niyetim şu: Her şeyi biriktirmeye, “onu da yazayım, bunu da yazayım, şunu da unutmayayım,” diye diye ertelemeye son. Bir “Atölye Günlüğü” tutmak istiyorum. Kısa kısa. Bugün bunlar oldu deyip kaçacağım…  Geriye dönüp baktığımda geçen tüm süreci takip edebileyim diye. Aslında bu tam tumblr ortamında yapılabilecek bir şey. Ama yeni bir mecrayı daha bünyem kaldırmaz. İyisi mi ben buralarda gezineyim yine.

İlk atölye günlüğümde biraz özet geçeyim. Atölye neredeyse tam bir atölye oldu. İçeride temel olarak üç mekan ya da üç ana aks var:

Birincisi benim emektar çalışma masamın olduğu karargahım. Cincüce Bobin Hizmetleri genel merkezi. Ana üs. Komuta merkezim. Kartal yuvam. Locam. Girilmez bölge. Düşünme köşem. Yazı köşem. Origami köşem. Kâğıt işlerimi burada yapıyorum.

İkincisi seramik alanı. Büyük mermer masa. Kil yoğrulan, kil şekillendirilen, alçı döküm yapılan ve önümüzdeki günlerde başka seramik severlerle paylaşacağım alan burası. Cincüce seramik hizmetleri. Ayrıca Cincüce eğitim salonu. Paylaşım köşesi. Çamur güreşi sahası. Çilehane. (kilo kilo çamuru yoğurun da göreyim ben sizi!) Ama aynı zamanda keyifhane. (Çamurla oynuyorsanız anladınız zaten.) Çamur banyosu. Sohbethane.

Üçüncü kısımsa sergileme bölümü. Dükkan. Azıcık vitrin. Birazcık duvar ve duvar önünde bişeyler. Vitrin hâlâ en zayıf noktam. Seramikler ve diğer ürünler arttıkça vitrin de dolup taşacak. Biraz cam önünde rafa ihtiyacım var. Şimdilik küçük mermer masa yardım ediyor bana. Küük mermer masa aslında fırını taşıyacaktı. Ama alacağım fırından vazgeçip başka fırın alınca (“Calcifer“), bu masa elimde kalakaldı. Bari bir işe yarasın, değil mi ama?

Calcifer demişken, işte bu Calcifer:

Kendisi atölyemin can damarı. Ateşi hiç sönmesin. Hep yansın, hep canlı kalsın, bana da enerji versin. Calcifer adı da neymiş diyenler için ek bilgi: Diana Wynne Johns’un “Yürüyen Şato” romanındaki karakterlerden biri. Yürüyen Şato’nun enerjisini sağlayan, ocaktaki ateş ruhu olur kendisi. Kitabı okumadıysanız, Hayao Miyazaki’nin ünlü Yürüyen Şato animasyonunu izlemişsinizdir belki. Oradaki Calcifer tiplemesi işte şu:

Off, çeneme vurdu, değil mi? Dedim işte, anlatacak çok şey var diye.
İyisi mi, okuyanı sıkmamak için şimdilik burada keseyim. Şimdiye kadar atölyede yaşadığı ilginç, komik ya da feci duruları da başka bir yazıda özet geçerim.
(Sonraki günler için kendime not:

  • Panomun nasıl kırıldığını,
  • Sokakta bulduğum mobilyaları almaya kalkınca başıma ne geldiğini,
  • “Bobin hizmetleri” lafının Urla eşrafındaki etkilerini yazmayı unutma.
  • Dükkanda hangi güzel insanların birbirinden şahane işlerinin yer aldığını anlat.
  • Origami kursundan, seramik derslerinden ve diğer olası workshoplardan çıtlatmayı da ihmal etme.)

Kendine ait bir oda (ya da atölye)

Bir rüyadayım sanki. Benim artık bir atölyem var. Bana ait bir mekanım var! Ben bunu hayal etmemiş miydim? Hayaldi gerçek oldu.

Geçen haftadan beri artık atölyemdeyim. Hâlâ her şey yarım, hâlâ bir sürü aksaklık var, hâlâ onlarca eksik var. Ama kim takar? İçerideyim ya artık, bundan sonra kervan yolda düzülecek.
Planım atölyeye girer girmez günlüğüme not düşmekti. Ama ben aklı beş karış havadaki aşık ergenler gibi, karnımda kelebekler uçuşa uçuşa oturdum orada ilk birkaç gün. Bloga giremeyecek kadar şaşkındım, düşünün halimi.

Mart ayının sonunda iş başvurumu yaptım. Nisan ayı başladığında Cincüce Bobin Hizmetleri artık resmen “bir yerdi.” Hafta başında eşyaları nihyet atölyeye taşıyabildik. Böylece evimiz de rahat bir nefes aldı (ev hâlâ derlenip toparlanamadı gerçi, bu da ayrı bir kanayan yara). İlk gün eşyaları koyup bir oh çektim. Ne yapacağımı bilemez halde sağa baktım, sola baktım. Fakat nasıl bir hafifleme oldu anlatamam. Kuş gibi hissettim kendimi. Ertesi sabah vergi dairesinden bir memur aradı ve dükkanı ziyarete edeceklerini söyledi. Geldiler de. Çok da uzun bir iş değilmiş. Gelip baktılar, ne yapacağımı sordular. Memurlardan biri resim yapıyormuş; seramik de ilgisini çekti. Seramikle ilgili konuştuk biraz. Bana “E-yoklama kâğıdı” denilen bir belge verdiler. Bu belgeyi muhasebecinize götürünce o vergi dairesine gidip takibini yapıyor ve vergi levhanız çıkıyor. Benim gibi bu konulara yeni biriyseniz alın size Cincüce’den tüyolar. İşin bu kısmı kolay. Asıl zorluk bundan sonra başlayacak.

İşte o gün ya da ertesi gün, tam zamanını hatırlamıyorum, masama oturup etrafıma baktım. Olur muydu, olmaz mıydı, olduydu, ha bitti, ha bitecek derken işte buradaydım. Atölyemde… BENİM atölyemde! Virginia Woolf’u düşündüm. İşte burası da benim “kendime ait oda”mda.

Yazacak, anlatacak çok şey var da şu an çok dar bir vakitte yazıyorum. Çok yorgunum, çok uykuluyum. Fakat bundan sonra blogumu daha el üstünde tutmak istiyorum. Atölyeyi toparlayınca, buranın da elinizi yüzünü düzeltip tozunu almak istiyorum. Atölye müjdesini de böylece vermiş olayım.

İşte böyle sevgili günlük. Dur, bekle biraz, azıcık daha sabır. Dha ne güzel şeyler olacak. Haydi iyi geceler.

Teknolojiyle imtihanımız

İşin doğrusu ben teknolojiyi severim. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler, geliştirilen uygulamalar… Bunların hızını da, içlerini kurcalamayı da seviyorum. Bunlar bir yana işim gereği bilgisayar benim elim ayağım olmuş durumda. “Dijital yerli” kuşağının içinde değilim belki ama hayatımın yarıdan fazlası, hatta belki dörtte üçü bilgisayarla geçti. Bilgisayarsız kaldığımda kaşım gözüm seyirmeye başlayabiliyor.

Şimdi düşünün ki bu insan bilgisayarız ne yapar? Ve şimdi bir de bu insanın bilgisayarının yanında, beyinin bilgisayarı da gitmiş olsun. Ve bir de daktilo gibi kullandığımız ortak notebookun da gidiverdiğini ekleyin duruma. Evet, geçen hafta üç cihaz da aynı gün bozuldu! Tam taşınma arifesinde, işleri bitirelim de taşındığımızda kafamız rahat etsin dediğimiz zamanda, zaten herşeyin birbirine girdiği, ne eve ne atölyeye taşınabildiğimiz şu sıralar bi bilgisayar arızası eksikti. O da oldu çok şükür!

Bilgisayarım bozulunca ben

Bilgisayarım bozulunca ben

Biz zaten ne zaman taşınmaya kalksak evdeki cihazlara bir haller oluyor. İstanbul’dan geldiğimiz günün ertesi koşa koşa gidip fırın almıştık. Bir ay geçmeden buzdolabımız fırın gibi davranıp içindekileri pişirmişti. Ben gebeşken bulaşık makinesi bozulup fıtığıma fıtık katmıştı yenisini alana kadar. Sonra çamaşır makinesi kendini salmaya kalktı da “Sen orda dur bakalım!” deyip köşesine kıstırdık onu. Bizim gerilimimizden devreleri mi yanıyor bunların nedir? Halbuki bu taşınmada çok sakin, hatta aşırı rahatız. Yine de bilgisayarlar nanay. İçlerindeki belgeleri kurtaramazsak hapı yuttuk.

“Taşınınca çamaşır makinesi kesin bozulacak, boşuna taşımayalım da bari yenisini mi alalım?” derken (battı balık yan gider), paşa paşa gidip bilgisayar aldık. Yani biz bu Urla’ya geldiğimizden beri resmen çeyiz düzüyoruz. Bu ne arkadaşım? Para kazanmak için debelendikçe batıyoruz. Atölye de açılamadı zaten!

Niye? Dükkanın damına seramik döşeme yapamıyor ustalar çünkü “Kalekimi hazırlarız, sürmeye fırsat bulamadan donar,” diyorlar. Hava buz! Urla adeta Arktik soğukların cirit attığı bir bölge. Sanırsın Ege’ye değil de Norveç fiyortlarına taşındık. Anam bu ne soğuk?  Taşınacağız diye elimizde kalan kömürleri yaka yaka bitirdik, yenisini almadık. Taşınırken bir de o koca çuvalları mı taşıtsaydık? Kömür bitti; yeni evdeki işler bitmedi. Eski kiracı salondaki bacanın önüne kıytırık bir şömine yakmış. İçinde ateş yakamazsın çünkü o kadar dar ki her şey salonun ortasına düşer. (Zaten onlar da yakmamış belli ki, taşlar pırıl pırıl duruyor.) Kuzine aldık ve şöminenin tepesine baca deliği açtık. Sobacılar gelip “Bu şömineyi ördürmezseniz kuzine çalışmaz!” demesinler mi? Cânım kuzine orada öylece kurulmayı bekliyor. O sırada biz de eski evde donuyoruz yavaştan.

Son günlerde evdeki ben

Son günlerde evdeki ben

Eski ev kuzeyden kuzeyden buz rüzgarları yiye yiye buzhaneden hallice bir ortama kavuştu. Gece yatarken yemekleri buzdolabına koymaya tenezzül bile etmiyoruz. Hatta buzdolabını açıp önünde falan duruyoruz ısınmak için. Ev ısınsın diye camları açıyoruz. Bugün yemek yaparken fırını çalıştırıp kapağını açtım. Bacaklara bacaklara sıcak hava üfledikçe kendimi tebrik ettim. Geceleri kafaya takke, içe içlikler giyerek yatıyoruz da yetmiyor. Çişi gelen tuvalete gidemiyor. Klozetlerin o soğuğunu ben anneannemin sobalı evinde görmedim. Sürekli strateji peşindeyiz. Diğerimiz dayanamayıp tuvalete gitsin de diğeri azıcık da olsun ısınış klozeti kullanabilsin diye. Geçen gün ayak parmaklarımdan ikisinde bir his, bir his… Dişimi sıkıp çorabımı çıkarınca ne göreyim: İki parmak bembeyaz olmuş! Donuyorum. Bir uyku hali de var üstümde. “Uyuma, yoksa donarsın!” diye diye zor ikna ettim kendimi.

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Neyse ki sıcak su teknolojimiz hâlâ var. Aman dilimi ısırayım, popomu kaşıyayım.  Banyoya girip sıcak suyla buluşmak güzel oluyor bu durumda; ama o buluşma anına kadar ki giysi çıkarma süreci büyük cesaret istiyor. Geçende “Acaba banyoya gitmek yerine parası neyse versem de kuaföre gitsem?” diye düşündüm. Hani saçın kirliyse yıkıyorlar ya, giysiler de üstümde kalırdı. Hem kuaförün içinde klima da var; ısınırdım. Hayal kurmak güzel şey.

Tam lodos geliyor, hava ısınıyor derken biz taşınacağız. Gelecek hafta tüm bunlar geride kalacak. Yeni bir ev, yeni bir yaşam… Bugünleri de hatırlayıp güleceğiz. Varsın azıcık daha donalım.

Atölye yağmura karşı

Atölye tuttuğumu duyurduğumdan beri arkadaşlarımla konuşuyorum, yazışıyoruz; ya da sosyal medyadan çeşitli yorum ve mesajlar geliyor. kendimi iyi hissediyorum. Bize hiç bir şekilde iyi hissetmememizi söyleyen ülke gündemine inat, iyi hissediyorum. Bu mutluluk kaynağına sımsıkı tutunmam gerek.

Neden iyi hissediyorum biliyor musunuz? Çünkü gelen yorumları okudukça “Evet, iyi ve doğru bir şey yapıyorum, bu istikamette devam etmeliyim,” diyorum. Bendeki olumlu duyguların başkalarına da geçtiğini hissediyorum. Yarın öbür gün o atölye açıldığında, tam da hayal ettiğim gibi insanları sımsıcak sarıp sarmalayacak bir yer olacak hissedebiliyorum. Evet, doğru yoldayım.

Güzel yorumlar için herkese çok ama çok teşekkür ederim. Büyük moral oluyor bana. Öte yandan Indiegogo kampanyam ufak ufak sürüyor. Şimdilik hedeflediğim desteğin %4’lük kısmındayım. Ben %50’sini toplasam o bile büyük bir şey olacak benim için. Bir yerlerde bana inana, yaptığım işe inanan birilerinin olduğunu bilmek büyük güç veriyor. Bu atölye sadece benim değil, hepimizin olacak. Bu şekilde düşünmek de iyi hissettiriyor.

Atölyedeki tadilata gelince… Aslında daha önce Urlalı ustaların “Akdeniz rahatlığından” çok çektiğimiz için, benim aklıma işi bir seferde yaptırabilmek adına başka bir çözüm gelmişti. Bir yapı marketin (adını vermesem de olur) evlerin mutfaklarını, banyolarını alıp baştan sona yapıyor diye duymuştum. Onları arayıp bilgi alalım dedim. Kime sorduysak iyi fikir dediler. Böylece belki biraz pahalı ama hızlı bir çözüm olacaktı. Yapı marketin mimarlık ofisiyle görüştük. Görevli mimar hanımla randevulaştık. O ve bir inşaat mühendisi gelip mekanı gördüler. ne istediğimizi söyledik, onlar çeşitli öneriler getirdiler ve sonra “Teklifimizi hazırlayacağız,” deyip gittiler. Birkaç gün sonra teklif geldi! Hemi de gümbür gümbür geldi. Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. İki kuruş malzeme parasını bir kenara koy, bir işçilik maliyeti çıkarmışlar ki, aman, aman… Sanırım dükkan tamamlandığında 2017 Pritzker Mimarlık Ödülü’nü falan alacaktık; bu şansı teptim.

Neyse ki akabinde iyi bir usta ve ekibine denk geldik. Arkadaşımız Atilla sağolsun; o olmasa biz hâlâ iyi bir usta arıyor olacaktık. Tadilatta ikinci hafta bitiyor. Her gidişimizde ekipten başka birisine denk Önce elektrik tesisatı yenilendi. Ardından su sitemi elden geçti; tuvalet kırıldı. Duvarlar ve tavanın sıvasına başlandığında işler değişti. Tavandan içeri su sızmaya başladı!!! Yağmur dinsin diye beklediler.

Sonra başka bir usta geldi duvarlara alçı sıva yaptı. “Tuta tuta burayı mı tuttunuz? Başka yer bulamadınız mı?” diye sitem etti bir de. Çok iş varmış da, çok harapmış da… Anacım, ben de istemez miyim yeni, temiz bir yer bulmayı. Ama sen gel bunu Urla’nın şahlanarak rant, rabt, rant! diye giden tek dişi kalmış emlak piyasasına anlat bunu. Ayrıca ben dükkanımı seviyorum. Burası beni aylarca boşuna beklemedi. akvuşmamızın iyi bir nedeni olduğunu düşünüyorum. (her neyse, alçı ustasıyla matkap ucuna takılan alçı karıştırıcı mikser türleriyle ilgili aydınlatıcı bir sohbet de yaptım. Atölye için alınacaklar listesine eklendi.) Dış cepheye yalıtımına hafiften başlanmıştı ki…

cbh-atolye-06

Cepheyi beyaz, çerçeveleri kırmızı hayal edin. Önüne de sardunyaları dizdik miydi tamamdır.

Dünden beri bir yağmur, bir yağmur! Keşke iç içlere başlamadan önce çatı izolasyonuyla başlasalardı. Bugün iş durdu. Muhtemelen yarın da bekleyeceğiz. Benim içim pır pır. Bir bitse de ben de pılımı pırtımı toplayıp yerleşsem artık dükkanıma. Evde işleri iyice saldım çünkü. Masamın üzeri kafamın içi gibi, darmadağınık. Kutulara  doldurup götürmeyi beklediğim için şimdi toplayasım yok. Feci haldeyim yani. (Buraya da yazmış olayım, bu dağınıklık atölyede sürmeyecek. Kendime söz.)

Bu hafta ayrıca yer karolarımız geldi; pvc boyalarımız geldi. İç mekanda yapacaklarımla ilgili birkaç fikir daha geliştirdim. Onları da sonra yazarım.

Şimdilik bu kadar. Artık yağmurun dinmesini beklemeye kaldı iş. Ama yarın için Urla’da bile kar beklendiği düşünülürse ben az daha bekleyeceğim sanırım.

Haydi kalın sağlıcakla.

Zurnanın zırt dediği yer

Çok seviyorum bu lafı. Ben de işte tam olarak oradayım. Zurna az sonra zırt edecek. Hazır mısınız?


Çok yakında, işte tam şurada davul zurnayla şenlik yapıcam:

Atolye 1

Burasının ne olduğunu tahmin edene benden çay!

Bilemediniz mi?

Tanıştırayım: Burası Cincüce Bobin Hizmetleri Genel Merkezi.

Yani benim atölyem.

Hayal yuvam.

Güzel şeyler üreteceğim yer.

Güzel insanlarla buluşacağım yer.

Çocuklarla buluşacağım yer.

Guçicimle (ve ileride Micinikcimle) çamur yoğuracağım yer.

Burası hep hayalini kurduğum ve hayallerimi gerçekleştireceğim ve yepyeni hayaller kuracağım yer.

Evet, biraz harap halde. Ama bu şekilde kalmayacak elbette. Çok yakında eli yüzü düzelecek; pırıl pırıl olacak. Ustalar çalışmaya başladılar bile. Bu konuya sonra döneceğim; ayrı bir macera.

Aslında burayı tutalı bir iki hafta oldu; ama iş çok, vakit yok. Buraya bir türlü yazamadım. Bu dükkanın benim için yeri ayrı. Çünkü burayı taa Kosgeb eğitimi aldığım hafta görmüştüm. Gittim, geldim, bir türlü kimindir, kaçadır öğrenemedim. Sonra annem hastalandı. Benim dükkan bakacak halim kalmadı. Arada Yıldıray’ın yolu düşmüş bu sokağa. Biraz soruşturmuş ve daha önce bir iki kişinin dükkanı tutup sonra vazgeçtiği söylemişler. Yine de dükkanla ilgili hayaller kurup, bir yandan da bana sıra gelene kadar başkaları elli defa kiralar orayı diye hayıflanıyordum. İskeledeki yeri de kaçırınca ben yine dönüp dolaşıp bu berber dükkanına geldim. Ve mucizevi bir şekilde araya giren birileri sayesinde mal sahiplerine ulaştım. Birbirimizi çok sevdik ve hemen o gün kontratı imzaladık. Yani şimdi ben resmen atölye sahibi bir küçük esnafım oldum sayılır. Atölye tamam; sıra minik esnaf olmaya geldi.

Şimdi size dükkanımı gezdireyim. Bu haline iyi bakın. Bir de güzelleşip Cincüce Bobin Hizmetleri Atölyesi olarak açıldığında yine gezdireceğim. O zaman  bu yazıya döner, aradaki farka bakıp şaşarız.

Burası ön cephesi.

image

 

Kocaman pencerelerim var. Işık açısından çok şanslı olacağım. PVC doğrama hiç sevmem ama yapacak bir şey yok. Elimizdeki mal bu. Bunu nasıl güzelleştirebileceğimi düşündüm. Yaptığım araştırmalar sonucu iyi bir pvc boyası buldum.. Ondan alıp kırmızıya boyatacağız. Logodaki kırmızım böylece dükkanın dışında boy gösterecek. Kırmızının canlılığını ve sıcaklığını görenler koşa koşa gelecekler. Sol taraf vitrin kısmı olacak.

Burası da yan cephe.

Atolye 3

Giriş buradan. Burada da kocaman bir pencere var. Bu kısım da vitrin olacak. Vitrinler için aklımda çok fikir var ama net bir karar yok. İsteğim canlı, sürekli biçim değiştiren, yaşayan bir sergileme alanı yaratmak.. Başlangıçta biraz boş olacak bu alanlar; ama zamanla içini dolduracağım.  Bu kısım için dekor olabilecek güzel, sevimli mobilyalar bulmam gerekiyor.

Merdivenden dama çıkılıyor. Aslında yapı biraz eciş böcüş; duvarlar falan yamuk. Çöker mi, rafları taşır mı diye endişelenmedik değil.  Damda da demir filizleri açıkta bırakılmış. Ama aklı olan buraya ikinci kat çıkmaz. Yalıtım sorunu feci. Yalıtım yapıldıktan sonra burası çok güzel bir havalanma, ferahlama alanı olacak. Bir şemsiye, bir kaç da şezlong attık mıydı tamamdır.

Şurası müdüriyet.

Atolye 4

Süpürgeyi at, yerine benim kâğıt işlerimi yapacağım masamı koy.  Arka köşeye de buzdolabı ve onun üzerine de dükkanın en önemli iki cihazından biri gelecek: Çaydanlık. (Diğer önemli eşya seramik fırını elbette.) Yamukluğu fotoğraftan da görebiliyorsunuz. 🙂

Sağ yan (cam tarafında kalan kısım ve arkasındaki duvar) seramik üretim üssü. Sol öndeki duvar da ürünlerin sergileneceği kısım.

Olmazsa olmaz alan: anneannemin deyişiyle 100 numara. Ayrıntıları ne siz sorun ne ben söyleyeyim.

Atolye 5

Soldaki köşede atölyenin kalbi atacak, yani seramik fırını. Zaten mini mini bir fırın alacağım, onu da şuracığa koyacağım işte. İçinde kim bilir neler pişecek?

Dükkanın hali, fotoğraflardan da göreceğiniz üzere içler acısı. Çok ciddi bir tadilat sürecinden geçmesi gerekiyordu. Kötü haberse bizim Urla’nın ustalarının fazlaca rahat olmaları. Gelirim deyip gelmez, saat verip sonra telefonunun bile açmaz. Tadilat maceramız başka bir yazının konusu olsun. Ben yıl bitmeden benim için yılın en güzel haberini buradan da paylaşmak istedim. Heyecanımı paylaşınız.

Cincüce’nin Girişimcilik Günlüğü 6

Dükkan bulmak zor işmiş. Zor olacağını, bütün ihtiyaçlarımı karşılayacak bir mekan bulabileceğimi zaten beklemiyordum ama bu kadar zor olacağını hiç ama hiç tahmin etmiyordum.

Bu Urla neymiş arkadaş? Rant denilen şey ne belaymış. İstanbul’daki ranttan kaçıp buradaki ranta yakalandığımıza inanamıyorum. Geçen seneki fiyatlar bırakın iki katını, üç dört katına fırlamış durumda. Aylardır yer arıyorum. Yazın, KOSGEB eğitimi almaya karar verdiğim andan itibaren yer aramaya başladım. Hayallerimdeki atölyeye yakın bir yer bulma, en azından o hayali yaratabileceğim bir yer bulma beklentisiyle bakınıp duruyordum.

Eğitim tamamlanınca arayışıma hız katarım, sokak sokak dolanarak yer ararım diye planlıyordum.

Sonra yakın zamanda boşalmış bir berber dükkanı olduğunu haber aldım. Yeri güzeldi; mekan fena değildi. Üstelik karşı köşesinde girişimcilik eğitiminden bir arkadaşın açacağı kafe vardı. Gel gör ki bir türlü dükkan sahiplerine ulaşamadım. Zaten sonra annemin hastalığı, hastane günleri vs. derken orası öylece kaldı.

Baktım ki, yer yok, menzili genişleteyim dedim. Ve iskeledeki o kulübeyi gördüm! Yoldan geçerken görüverdim. Müstakil, mini mini bir kulübe. Üstelik taa yazdan beridir internette ilanlarını görüp duruyordum. Ama iskeleye bu kadar yakın olduğunun farkında değildim. Kulübe iskeleye yakındı da iskele bize uzaktı ve gitmek için ya vasıtaya ya da bisiklete binmem gerekiyordu. Olsundu. Burası olacaksa ben minibüse razıydım.

Sonra bir gün yine oradan geçerken bir baktım ki kulübe bembeyaz boyanmış, ahşap panjurlar çivit maviye boyanmakta. İşte şöyle:

kulube-1

Çok güzel değil mi?

“Ah,” dedim, “tadilat başlamış. demek ki tutuldu…” Ama sonra ilanın hâlâ yerli yerinde durduğunu görünce bir hafta sonu çocukları kulübenin yakınındaki parka götürdüğümüz bir gün telefon ettim. Emlakçıyla konuştum. Tutulmamış! “Bahçesine girip bakabilirsiniz,” dedi adam. Camlardan içeri baktım. Eski tip, ocaklı bir mutfak, iki oda… Bahçede yeni yapılan bir tuvalet, koca bahçe! Hemen geri aradım adamı. Pazartesi günü buluşmak üzere sözleştik.

Sonra hayallerimi beslesin diye birkaç fotoğraf çektim. Mesela şu yan duvara da Dedikodulu Evler çizemez miydim?

kulube-2

O hafta sonunu ne hayallerle geçirdim. Sadece ben değil, Yıldıray da. Çok sevmiştik mekanı. Üstelik müstakildi, içi genişti. Seramik için ayrı, kâğıt işlerim için ayrı birer mekanı olabilecekti. Şuraya fırını koyardım, bu köşeye rafları dizerdim. İç tarafa bir kanepe atardım ki Guçim yorulunca uzansın… Hayaller, hayaller…

Pazartesi oldu. Sözleştiğimiz saatte oraya gittik. Emlakçı aradı. “Siz orayı iş yeri için tutacaksınız ama burası tapuda mesken olarak geçiyor. Belediyeden iş yeri ruhsatı alamıyoruz,” dedi. Neyyyy??! Zaten kulübeye yürüdüğümde mal sahibinin ve başka birilerinin orada olduğunu gördüm. “Az önce kiraladım,” dedi. Çatırttt! Kırılan hayallerimin kulak tırmalayan sesi Urla semalarında yankılanmış olabilir o sırada.

Bir hayalin sonuna daha gelirken, sayın seyirciler, atölye maceramın bu şekilde sonlanmadığını belirtmeliyim. Hikayenin devamı gelecek. Bekleyiniz anacım.

26.12. Edit: Hikayenin devamı burada.

 

Cincüce’ye destek kampanyası

Cincüce Bobin Hizmetleri kuruluyor! Evet, çok az kaldı. Hastalıklara inat, evde uyumayan çocuklara inat, ekonomik yetersizliklere inat, ülkenin ve dünyanın b.ktan durumuna inat, ben bu atölyeyi kuracağım! Berbat ve ruh karartıcı karanlık olaylara inat, hayata kendi ölçeğimde güzellik katabilmek için, umutlanabilmek, gülümseyebilmek, gülümsetebilmek için kuracağım bu atölyeyi. Bazen bir minicik tebessüm bile çok şeyi değiştiriyor insanın hayatında. Bunu yapmazsam gözüm açık gidecek. Yani kısacası ben bu atölyeyi öyle ya da böyle KU-RA-CA-ĞIM!

Peki nasıl?
2017 yılında KOSGEB desteği için başvuru yapacağım. Ama ondan önce dükkanı açmış olmam gerek. Annemin hastalığı, bizim bu süreçte çok fena aksayan işlerimiz yüzünden sıfıra sıfır elde var sıfır durumundayım. Avro fiyatları almış başını giderken benim seramik fırını da koşarak kaçıyor benden. Kulağından tutup yakalamam lazım. Bu nedenle daha önce bir arkadaşımın önerisiyle yapmaya karar verdiğim ve “1. Aşama” diye duyurduğum destek kampanyasını ancak şimdi fırsat bulup başlatabildim.
cincuce_indiegogo

Kampanya sayfam burada. Ufak bir destekte bulunur ya da çevrenizdeki kişilere duyurursanız çok ama çok sevinirim. sizin ufacık katkınız, başkalarının ufacık katkılarıyla birleşe birleşe sonunda çok güzel bir işe dönüşebilir. Atölyeyi açtığımda, Urla’da gelip uğrayacağınız, çay içip çamur yoğuracağınız bir atölyeniz olacak 🙂

Atölye arayışımla ilgili çok güzel gelişmeler de var. Onları da ilk fırsatta yazacağım.

Cincüce’ye Destek – 1. Aşama

Atölye maceramda önümdeki en büyük engelin maliyet olduğunu düşünüyordum. KOSGEB’in kadın girişimcilere hibe verdiğini öğrendim. O kısım şimdilik tamam. Ertelenen eğitim 19 Eylül’de başlıyor.

KOSGEB’e başvurunca hemen para alacağım ve iş kuracağım sanıyordum.
Değilmiş; sen önce işletmeni kuruyormuşsun, onlar da bunu görüp destek veriyormuş.

Bu noktada tıkanıp kaldım işte. Riske atacak kadar birikimimin yok. “Kredi mi alsam, nasıl olacak?” diye düşünürken (ki bugüne kadar hiç borç almadım, hiç kredi de almadım, çok korkutur beni) bir arkadaşım sayesinde fon sitelerinden haberdar oldum. Hangisi daha iyi diye bakınırken bu sefer başka arkadaşlarım Indiegogo’yu önerdi.
Bir süredir Indiegogo’da bir destek kampanyası başlatmak için hazırlanıyorum. Sunuş yazımı yazdım. İngilizce çevirisi yapıldı. Armağan listem aşağı yukarı belli oldu. Şimdi Indiegogo bana diyor ki “Videolu kampanyalar her zaman daha etkili, daha çok destek görürsün.” Doğru. Haklılar. Çünkü dünyanın geri kalanını bilmem ama bizim milletimiz okumuyor anacım. Kimse oturup da benim özene bezene yazdığım yazımı okumayacak. O atölye için ne hayaller kurduğumu öğrenmeyecek. Şansım varsa videoyu tıklayacak ve bir iki dakika izleyip kararını verecek.

Öyleyse bir sonraki adım ne? Video çek! Continue reading

Ne kadar dilersen o kadar gerçek olur (mu acaba?)

Geçen sene bir dükkan görüp hayallere dalmıştım ya hani. Sonradan orası tutuldu tabii. Ben de atölye fikrini bir süreliğine kafamdan atmıştım. Son haftalara kadar. Artık o atölye kurulacak. Çok net. Nasıl bir yer olacağını da hayaller defterime ve buraya yazıyorum.

Benim bu atölye maceramda en bilinmez kısım kiralanacak yer. Seramik işi yapmaya uygun bir mekan olmalı, mümkünse açık alanı olmalı, dükkan gibi de kullanılabilmeli, vitrini olmalı ve insanların gelip geçtiği, göz önünde bir yerde olmalı. En önemlisi kirası uygun olmalı. İşte bu kira kısmı beni endişelendiriyor. Çünkü Urla coşmuş durumda. Kör olası rant davasına, milletin gözünde dolar işaretleri dönüyor. Emlakçılar ellerini ovuştura ovuştura geziniyorlar. mal sahipleri “Burayı da Alaçatı yapalım, gelsin paralar!” şeklinde geziniyorlar. Bu şartlarda ucuza dükkan bulmak zor. Continue reading