Hoşçakal evim

Bugün taşınıyoruz.
Yaklaşık üç yıldır bize yuva olan evimize hoşçakal deme vakti geldi. Buradan çıkacak ve gönlümüzün bağlı olduğu yeni yuvamıza gideceğiz.

Guçi burada yürüdü. İlk cümlelerini burada kurdu. İlk bisikletine burada bindi. Toprakla oynamayı burada öğrendi. Bitkilerin nasıl büyüdüğünü, tohumun nasıl ekildiğini, domates toplamayı, zeytin yapmayı, ağaç budamayı, meyveyi dalından yemeği, kuş gözlemi yapmayı, ateş yakmayı, tahta kesmeyi…

Micinik bu evde doğdu. Yürümeden önce merdiven çıkmayı burada öğrendi. Zeytin toplamayı, böğürtlen toplamayı, yere düşmüş kurtlu elmaları toplamayı, kedi kovalamayı, koşmayı, zıplamayı, abisinin oyunlarına katılmayı ve o oyunları baltalamayı, toprağı kazmayı, çiçekleri yolmayı, sonra koklamayı…

Bu evde güzel anılar birikti. Tıpkı Erenköy’deki evimizde olduğu gibi. Kötü anılar da yaşandı elbette. Hayat böyledir işte. Ama ben kötüleri bırakıp, güzel anıları alıp kalbimin içine sakladım bile.

Aa bir de geçen gün bu evin en çok manzarasını sevdiğimi söylemiştim. Veda ederken o manzaraya son bir kez bakayım.

Bana her gün bayram

Benim bayramım da bu. 🚲

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Upuzun bir bayram tatiliydi; geldi, geçti. Hoş, bana bayram ne, tatil ne? Çoğu kişi evde çalışan inanlara “Oh ne güzel, istediğin gibi takılıyorsun,” diyorlar. Kazın ayağı öyle değil şekerim. Dışarıya çalışmaya gitmek bence daha kolay. Hiç değilse saatlerin belli. Evden ne zaman çıktığın, eve ne zaman döneceğin belli. İş yerinden ayrılma saatin yaklaşırken biliyorsun ki az sonra çıkıp gideceksin, tamamladığın işlerini geride bırakacaksın. Tamamlanacak işler de sen geri gelene kadar kuzu kuzu bekleyecek. Dışarı çıktın mıydı kafan rahat.

Hoş, benim son çalıştığım “dışarıdaki” işte işte, yolda, evde, hatta gece bile çalışmam bekleniyordu. Hatta tatile gittiğimde tatile gittiğim için param kesiliyordu. Yaa, ne işler var di mi? Stresi, her gün her gün maruz kaldığın dedikoduları arkadan konuşmalar, hırslar, çekememezlikler de cabası. Sonunda eyvallah deyip ayrılmıştım. Yoksa kurdeşen falan dökecektim. Continue reading

Orman 1 yaşında!

Bu bezelyeler tamı tamına bir yıllık oldu. Sabahtan beri öpüp duruyorum; bir senedir öpüp duruyorum; doyamıyorum. ❤️

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Evimizin minik karabiberi, hepimizin “Micinik”i  Orman pazar günü şu hayattaki 365 günün devirdi. Hangi ara geçti bir yıl? Daha dün gibi hastaneye gidişimiz, gittiğimiz gibi de bebeğimizi karşılayışımız. Ama bir yıl geçti işte.

Mici artık resmen bebeklikten çıktı ve çocukluk çağına girdi. Çok yakında desteksiz yürümeye başlayacak. Ağzından küçük küçük kelimeler çıkmaya başladı bile. Gözü hep Guçi’nin üzerinde. O ne yaparsa pür dikkat izliyor. Guçi, Micinik için müthiş bir ilham kaynağı ve öğretmen. Orman bir şeyler yapmaya başladığında, bu biraz da abisi sayesinde olacak. Continue reading

Annem geliyor, oley!

Buna böyle şenlik havasında sevineceğimi düşünmezdim hiç. Zira çok fazla bir arada kalınca didişip duruyoruz annemle. ama yetti artık bu ayrılık, bu sefer epey açtı arayı. Zaten İstanbul’a apar topar gitmişti. Elif’e birinin bakması gerekiyordu, destek kuvvet olarak annem gitmişti hemen. Sonra diş tedavisine başlayınca bitmek bilmedi bir türlü. Son zamanlarda annemi ne zaman arasam dişçinin bir kere daha gelecek haftaya randevu verdiğini öğrendikçe bana gına geldi. Annem de darlamış iyice. “İstanbul feci olmuş,” diyor. Mart ayında gittiğimizde görmüştük ne tiksindirici hale geldiğini. Biz bir haftada bezmiştik; annem bunca ay iyi dayandı yine.

Şimdi özleştik ya bir süre cicim ayları yaşarız. Guçi desen “Anneannem ne zaman gelecek?” deyip duruyor. Çocuk haklı tabii. Bana geliyor, “Anne şu kitanı okur musun?” diyor, “Bir dakika Tayga, şunu yazıp bitirmeye çalışıyorum,” diyorum. babasına gidiyor, “Baba seninle oynayalım mı?” diye soruyor, “İş yetiştiriyorum oğlum,” yanıtını alıyor. Bazen ağzımdan çıkan sözleri duydukça kendimden öyle rahatsız oluyorum ki. Continue reading

Mayıs’la birlikte…

Nisan ayında bahar gümbür gümbür geçti burada. Keşke hep nisan olsa. Martta uyanmaya başlayan doğa, nisanla birlikte coştu da coştu. En sevdiğimse karatavukların şarkısı. Bana hep Urla’ya taşınışımızı hatırlatıyorlar her şarkılarında. 19 Nisan’da ikinci yılımızı tamamladık burada. İlk geldiğimizde duyduğumuz seslerle kokularla ne şaşırıyorduk. Şimdi biraz aşinalaşsak da her karatavuk sesinde yine gülümsüyorum, yine etrafa bakıyorum, yine zeytinleri, çiçekleri, kuşları, böcekleri görüp her birine içimden minnetlerimi iletiyorum. İyi ki varlar!

Bloguma bir türlü dönemiyorum. Doğa uyandı, ben uyanamadım. Her niyet edişimde bir şey çıkıyor. Oysa hani burada duyurduğum minik paketlerimin yuvalarına varışından söz edecektim. Yapmayı planladığım resimlerden, minik seramikçiklerden… Geçenlerde aldığım siparişin beni nasıl heyecanlandırdığından… Ne var ki uykusuz geceler silsilesi bir kez daha vurdu bizi. Tam toparlandık derken geçen hafta da epey olaylı, ev kazalı geçti. Continue reading

Mutluluk başucu lambasıyla yatakta kitap okuyabilmekmiş.

İnadına mutlu olmaya devam ediyorum. Üstelik çok güzel bahanelerim de var.

  • Önceki hafta kar yağdı. Birkaç saat sürdü; ama yetti. İzlemesi ayrı, koklaması ayrı güzeldi. Guçi’nin mutluluğu ise en güzeliydi.

Eneeeemmm! Tutuyo mu ne?! ❄️⛄️❄️

Cincuce (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Kar temizleme aracı oldu şimdi de.

Cincuce (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

  • 2016 yılını Guçicim için öpücük yılı ilan ediyorum. Eskiden “Öpücük ver,” deyince yanağını dayardı. 2016 yılında nasıl olduysa o minicik dudaklarını büzüp yanaklarımıza kondurmaya ve bunu yaparken “muh!” diye dünyanın en güzel sesini çıkarmaya başladı. Bir de ille iki yanağımızdan öpüyor. Gidip kardeşini falan öpüyor, bir yandan da “Lokum” diye seviyor kardeşini. Ayyyyh!!! Continue reading

Hayaller Central Park, gerçekler Urla

Kar! İnanılır gibi değil ama Urla’da bugün 2-2,5 saat boyunca kesintisiz kar yağdı.

Var mı, yok mu belli değil.

Var mı, yok mu belli değil.

Biz İstanbul’dayken alabildiğine küresel ısınmış bir şehirdeydik. “Ah, ah nerede o eski karlı İstanbul?” diye hayıflanırdık. Annemin 1954’de Boğaz’ın dev buz parçalarıyla nasıl dolduğunu anlatması masal gibiydi. En son 2012’nin ilk günlerinde gece sokağa çıkıp arkadaşlarla kar topu oynadığımızı hatırlıyorum. Sonra 2013’ün başlarında, Tayga’ya hamileliğimin son zamanlarında da birazcık yağdıydı da, Yıldıray’ın koluna tutuna tutuna bizim sokakta bir tur atmıştım badi badi. Atış o atış…

Sonra Urla’ya taşındık. Anacım, biz taşındık, arkamızdan Balkanlar üzerinden gelen şu meşhur soğuk hava tabakası İstanbul’a musallat oldu. İki kıştır İstanbul’daki eş dostun fotoğraflarına baka baka helak oluyoruz. Biz burada karsızlıktan dövünürken, soğuk konusunda sıkıntı çekmedik ama. Geçen yıl su borularımız donup patlamıştı.İstanbul’da başımıza gelmiş şey değil. Madem boru patlatacak kadar soğuk, hakkını ver, bari azıcık da kar yağ, di mi ama? Yok, yok… Continue reading

İnadına mutlu diyeti

Geçen gün yazdıklarımdan sonra çok güzel şeyler oldu. İnsanlardan güzel şeyler duydum. O zaman inat etmenin iyi bir yöntem olduğuna karar verdim. Ally McBeal diye bir dizi vardı, hatırlıyor musunuz? İzler miydiniz? Oradaki favori karakterim John Cage’di. Cage’in bir gülümseme terapisi vardı. Aşırı stresli durumlarda (mesela bir kavganın ortasında) yüzünden iğrenç bir sırıtış beliriyordu. Siz de ister istemez gülümsemeye başlıyordunuz izlerken. Teori şuydu: Olumsuz bir durum karşısında gülümsersen, beyne farklı bir sinyal gönderiyordun ve beyin olumsuzu bertaraf ediyordu. İstanbul trafiğinde bisikletle giderken bu yöntemi denemeye başladıktan sonra, çok daha keyif aldığımı hatırlıyorum. Şimdi burada da sanal olarak bunu yaptığımı varsayın. Bundan sonra böyle. Ülkede kötü şeyler mi oluyor? Cincüce Bobin Hizmetleri sırıtacak.

John Cage’in Barry White dansı da bir seçenek tabii.

Geçenlerde blogtaki eski yazıları karıştırırken yaşamımdan renkleri yazdığım yazıya denk geldim. Okurken unuttuğum bir sürü şeyi hatırlattı yazı bana. Mutlu hissettirdi. Sırıtma terapimin bir parçası olarak ara ara bu tip listeler yazmaya karar verdim. Aradan zaman geçtiğinde, yine dönüp bakar ve güzel şeyleri hatırlarım böylece.

Mesela geçtiğimiz hafta beni neler mutlu etti bir bakalım: Continue reading

Haydi bi de bu yılı deneyelim

2016’nın ilk Cincüce yazısıyla başlayalım bakalım.

2015 bittiği için mutluyum. Sevmemiştim ben 2015’i. Geçen yılın tek güzel yanı Orman’ın doğumu oldu. Onun dışında çok da güzel hatırlamayacağım. Ama bu da çok olumsuz oldu canım. Şöyle desem belki daha doğru bir ifade olur: Dönüp geriye baktığımda aklımda kalan en belirgin anı Orman’ın doğumu olacak. Hem ailemize yeni bir bireyin katılması fikri çok güzeldi, hem de doğumun kendisi zaten muhteşem ve unutulmazdı. Hamilelik kısmını güzel anımsamayabilirim; zor geçti çünkü. Tayga 2 yaş sendromu ya da adı her ne idiyse, canımıza okudu. En güzel kısım Orman biraz hareketlenip sağa sola tepki vermeye başlayınca olanlar. Tayga’nın Orman’la iletişimini izlemek yepyeni ve müthiş bir deneyimdi. Bu açıdan 2016’dan beklentim büyük. Orman çoktan emeklemeye başladı bile. Bu da demek oluyor ki birkaç ay sonra ayaklanacak. yazı Tayga’nın peşinde civciv gibi gezecek. Belki bıcır bıcır konuşacak. Bu sabah Tayga’ya dönüp bıdır bıdır bir şeyler söyledi; Tayga’da gülerek “Orman civcivliyo anne!” dedi. bana bu civcivlemelerle gelin yavrum! Continue reading

Sulak zamanlar

Zaman su gibi akıp geçiyor ve ben yine bir şeyleri yapamadan zaman ellerimden akıyormuş hissine kapılıyorum. Böyle durumlarda beni en çok rahatlatan şey yazmak. Üstelik aertık onu bile doğru dürüst yapamıyorum. Yazmadık.a içimde bişeyelr birikiyor, dolup taşıyorum. Bu taşmalar zaman zaman öfke patlamaları şeklinde de oluyor ki işte iş bu noktada ciddiye biniyor. Ruhumda, zihnimde bir yerlere bir kanal falan açmam lazım ki o kanaldan sakin sakin aksın beynimden çıkasıcalar.

Geçenlerde Yıldıray’la konuşuyorduk ve ben yine “Hiç bir şey yapamıyorum, hiç bir şeye yetişemiyorum, her şeyi yarım yamalak yapıyorum,” diye vıdı vıdılıyordum. “Saçmalamasana, seni iki tane çocuk büyütüyorsun, ona odaklansana,” dedi. Buna benzer diyaloglar yirmi bin defa geçmiştir herhalde aramızda. Çocukları büyütüyorum, evet, ama bu ekstra bir durum olmamalı. Onlar artık içinde bulunduğum yaşamın demirbaşı ve gerçeği. Ekstra bir iş değil ki çocuk büyütmek. Bundan sonra onlarsız olamam. Demek ki onlar varken bir şeyler üretebilmenin yolunu bulmam gerek. Bir bulabilsem…

Bir yandan ben de artık hiç bir şey yapamamayı kabullendim. Yapmıyorum da. Yapamıyorum. Zaten Orman geldi geleli bir şey yapmaya çalışmaktan vazgeçtim. Yapmaya çalıştıklarımı da yarım bırakıyorum.

evdeki atolye

Çilingir sofrası misali, çilingir atölyesi.

Sorun şu ki ben yapmamayı seçip dursam da zihnim durmuyor. Minyatür kitap fikirleri uçuşup duruyor. Seramikten neler yapabilirim diye notlar alıp duruyorum. Lanet olası Pinterest de dipsiz kuyu mübarek! Şeytan dürtüyor, gidip tıklıyorum Pinterest ikonuna. Sonra da al alabilirsen beni oradan. Başlayıp da bitiremediğim kitap projelerim ayrı bir dert. Cümle cümle ilerliyorlar. Continue reading