İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir

ev gibisi yoktur

“Ev gibisi yoktur.”

Napoloen demiş ki, “İnsanın evi, gönlünün bağlı olduğu yerdir.” İyi demiş, güzel demiş Sayın Bonaparte. Ev benim için çok önemlidir. Çünkü ben tam bir ev kuşuyum. Dorothy’nin dediği gibi “Ev gibisi yoktur!”

Bu aralar ev kavramını ve evin içinde barındırdıklarını fazlaca düşünüyorum. Taşınıyoruz ya, bir de KonMarie Metodu’yla haşır neşirim ya, o yüzden.

Şu an bizim iki evimiz var. İçinde yaşadığımız ev ve yakında yaşamaya başlayacağımız ev. Bunlardan ilkini bundan birkaç sene önce, bir anlık gazla tutmuştuk. İstanbul’dan kaçmak istiyorduk. Urla’da yaşamak istiyorduk. Bir an önce gitmek istiyorduk; çünkü zaten eski evimizin kontratı bitecekti. Yani zaman kısıtlıydı. Biz de geldik, gördük, gezdik, baktık ve zaten mevcut çok az ev içinden birini -burayı- seçtik. Bir anlık gaz, diyorum; çünkü bizi evden ziyade evin manzarasını sevmiştik. Önümüzde koca bir açıklık ve harika bir İzmir Körfezi manzarası vardı. Denizle aramızda çok güzel bir çayır, zeytinlikler, uzaklarda maki kaplı tepeler… Yıllar sonra bu evi düşündüğümde aklıma gelecek ilk şey sanırım bu görüntünün yarattığı ferahlık hissi olacak. Bir de aşağıdaki çayırdan gelen kuş sesleri….

Ama zaman geçtikçe ev sahibimizin neden bu evi bırakıp gittiğine dair teoriler geliştirmeye başladık. O güzel körfez manzarası var ya, o aslında kışın kuzeyden esen buz gibi hava demekti. Biz sıcak memlekete geldik diyorduk, donduk anacım burada. Borularımız bile patladı. En kötüsü Yıldıray’ın kalorifer kazanıyla verdiği mücadeleydi ve ben o mücadelede hiç destek olamadım. Sırf o kazana harcadığı zamanı biriktirsek, toplamda bir kitap yazardı örneğin. Pisliği, yorgunluğu cabası…  (Uzaktan bakıp Oh Urla’ya gittiniz, miss,” diyenlere selam olsun.

Kuzeyden esen o rüzgarlar aynı zamanda rutubet demek. Ben bu ev kadar izolasyon fakiri başka ev görmedim. Evin her yerinden su alıyoruz. Houston, bir problemimiz var! Bir de habire deprem oluyor burada. Sallandıkça sağdan soldan çatlıyor ev. (Bugün mutfakla holü ayıran duvardaki çatlağımız gürbüzleşti mesela. Dün öyle değildi.)  Tehlikeli çatlaklar değil bunlar; ama görünce insanın siniri bozuluyor.

Zaten buradan taşınmak istiyorduk. Küçülmek istiyorduk. Harekete geçmemiz için tetiği çeken şey annemin hastalığı oldu. O andan itibaren taşınmamız gerektiğini söyleyip buna göre hareket etmeye başladık. Ve geçenlerde bizim için uygun şartlara sahip başka bir ev bulduk. Ev kavramını düşünmeye işte o zaman başladım. Bu yeni evi görünce ben de, Yıldıray da aynı şeyi hissettik. Sevdik orayı. İçimiz ısındı. “Tam bir yuva,” dedik. Halbuki aynı hisleri şimdiki evimizi ilk gördüğümüzde de düşünmemiş miydik? O zaman da çok heyecanlanmamış mıydık? Ee ama bir süredir niye aynı şeyleri hissetmiyorduk?

Marie Kondo’nun kitabını okurken şunu fark ettim: Bir evin dağılma nedeni, o dağınıklıkla baş edememen senin o evle bir bağ kuramamandan kaynaklanıyor. Son aylarda biz de evimizle bağımızı koparmışız meğerse. Annem hastalandığında değil üstelik; daha önce… “Nasılsa buradan gideceğiz,” diye düşünmeye başladığımız anda evimizle kurduğumuz bağ kopmuş. evdeki her şeyin bozulmaya başlaması da tam bu sürece rastlıyor. Biz evden umudumuzu kesince, ev de umudunu kesti ve kendini bırakaya başladı. Ev adeta hastalandı, hatta can çekişiyor ve birilerinin gelip onu iyileştirmesini bekliyor. O birileri biz değiliz. Biz gittiğimizde ve başkaları geldiğinde burası yine yaşanan, canlı bir ev olacak. O zaman yine yuva olacak. Ne ilginç, öyle değil mi? Mekanların ruhu olduğu söylenir ya, gerçekten doğru. 

Bu evde geçirdiğimiz güzel günlerde sık sık “Ablam gelse, burada ne güzel çay saati keyfi yaparız,” diye hayal kurardım hep. Ablamla yıllar sonra bir araya geldiğimizde -ki çok kötü bir dönemde, hepimizin moralinin bozuk olduğu bir dönemde gelmek zorunda kaldı- bir gece taşınma meselesini konuşurken “Bu evin enerjisi çok kötü,” dedi. “Burada mutsuz oluyorsunuz siz. Başka bir yere taşındığınızda hayatınız düzene girecek, görürsünüz bak,” demişti.

İşte şimdi oraya taşınacağız. Yalnız bu yeni evle ilgili ilginç bir süreç yaşıyorum. Gözümün önüne sürekli görüntüler geliyor. Mekanları kişiselleştiriyorum kafamda. Şurayı şöyle boyarız, buraya bunu yaparız… Aklımda sürekli fikirler var. Bunun için bir iki girişimim de oldu. Tam anlamıyla bir D.I.Y. evi olacak diye umuyorum. Kim bilir, belki yeni evimizin eski sakinleri de bizimkine benzer duygularla ayrıldılar oradan. O ev de iyileşmeyi bekliyordur. Biz bunu yapmaya ve oranın ruhunu canlandırmaya gidiyoruz.

Ama eski evimizi de acımasız duygularla bırakmayacağım. Onu güzelce silip, temizleyecek, sevip okşayacak; bize üç yıl boyunca yuva olduğu için, hayatımıza kattığı güzel anılar için ona teşekkür edeceğim.

Ondan sonra “eve”, gönlümün bağlı olduğu yere gideceğim.

Bana her gün bayram

Benim bayramım da bu. 🚲

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Upuzun bir bayram tatiliydi; geldi, geçti. Hoş, bana bayram ne, tatil ne? Çoğu kişi evde çalışan inanlara “Oh ne güzel, istediğin gibi takılıyorsun,” diyorlar. Kazın ayağı öyle değil şekerim. Dışarıya çalışmaya gitmek bence daha kolay. Hiç değilse saatlerin belli. Evden ne zaman çıktığın, eve ne zaman döneceğin belli. İş yerinden ayrılma saatin yaklaşırken biliyorsun ki az sonra çıkıp gideceksin, tamamladığın işlerini geride bırakacaksın. Tamamlanacak işler de sen geri gelene kadar kuzu kuzu bekleyecek. Dışarı çıktın mıydı kafan rahat.

Hoş, benim son çalıştığım “dışarıdaki” işte işte, yolda, evde, hatta gece bile çalışmam bekleniyordu. Hatta tatile gittiğimde tatile gittiğim için param kesiliyordu. Yaa, ne işler var di mi? Stresi, her gün her gün maruz kaldığın dedikoduları arkadan konuşmalar, hırslar, çekememezlikler de cabası. Sonunda eyvallah deyip ayrılmıştım. Yoksa kurdeşen falan dökecektim. Continue reading

Ben röntgenci miyim?

Yazmaya yazmaya, bin yıllardır blogun taslaklar klasöründe onlarca yazı konusu birikmiş. Hazır dükkanı açmışken (blogu yani) ve içini derleyip toparlıyorken o eski yazı taslaklarını da karıştırdım şöyle bir. (Dükkan demişken, kendimi şu an atölyemin önünü çalı süpürgesiyle süpürürken hayal ettim, alaaahım beni esnaf eyle!)

Çok güzel bir link kaydetmişim zamanında. “İnsanları pencereden “dikizleyen” fotoğrafçıdan mükemmel bir seri: Paris Manzaraları” adını taşıyan yazıda fotoğrafçı Gail Albert Halaban’ın gerçekleştirdiği bir projeden söz ediliyor. İşe New York’ta başlayan, sonra Paris’te devam eden Halaban, evlerdeki insanları gözetlemiş ve fotoğraflamış. habersiz, gizli kapaklı değil ama; “modellerin” fotoğraflarının çekileceğinden haberleri oluyormuş. Böylece sanatçı onlarca farklı evin penceresinden görünen farklı farklı sahnelere imza atmış.

Gail Albert Halaban 2

Gail Albert Halaban, “Out My Window”, Rue Jouye-Rouve, 20. Bölge, Paris

Halaban kendiniz “arkadaş canlısı bir gözetleyici” olarak tanımlıyor. Sonuçta insanların haberi var, değil mi? Gizli kapaklı, sinsi bir iş yapmıyor. Yine de insanların yaşamlarına gizlice ortak oluyormuş hissini de yadsıyamayız. Continue reading

Yıldönümü

Ben bu satırları yazarken henüz 19 Nisan bitmemişti. Bugün tamamlanmadan tarihe not düşmek istedim. Az önce Facebook da sağolsun geçen sene bugünden şu fotoğrafımı çıkarıp koymuş önüme:

19 Nisan 2014'te Erenköy'deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

19 Nisan 2014’te Erenköy’deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

Fotoğrafın açıklamasına demişim ki:

Bu evde Tayga doğdu, Bir Dolap Kitap doğdu. Bu balkonda çok çay içildi. Bu ev çok güzel anılar biriktirdi. Bu evde çok mutlu olundu. Hoşçakal Erenköy’deki yuvamız. Biz seni çok sevdik.

Evet, geçen yıl 19 Nisan’da Erenköy’den ayrıldık, düştük yollara. İstanbul’u geride bıraktık,  gürültüsüyle, uğultusuyla, tozu toprağıyla… Hiç bilmediğimiz küçük bir kasabaya, Urla’ya yerleştik. Şu geçen bir yılda Urla artık hiç bilmediğimiz bir yer olmaktan çıkıp evimiz oldu. Nereden hangi kestirmeden gidileceği, pazarında kimden ne alınacağı, hangi kasabın daha iyi olduğu, en iyi ekmek yapan fırını, en güzel papatyaların hangi tarlada yetiştiği, nerede hangi zeytin ağacının olduğu…vs. Bunların hepsini yavaş yavaş kaydettik belleğimize. Buralı olduk biz. Bir yıl geçti. Hiç pişmanlık duymadık niye geldi diye. Continue reading

Patlak boru

patlak boruSevgili Günlük,

Feci haldeyiz. 2015 ne uğursuz başladı anacım. Önce Tayga hastalandı. Onun peşinden hastane, doktor dolaştık. Sonra bana bir haller oldu. (Hastanede Tayga’yı muayene masasına yatırdığımızda yanımıza bir oğlan gelip BÖ-HÜÜÜ! diye yüzümüze öksürdü ya, ben ondan kıllanıyorum.) Hastalık yüzünden (hava da soğuktu) daha beter üşümeyelim diye iki gün yıkanmayacağımız tuttu. O da İzmir’in 50 yıldır görülmemiş soğuklarına denk geldi, iyi mi!

Yahu sıcak memlekete geldik sanıyorduk biz,  ne hallere düştük günlükcüğüm. Gerçi kar mar gördüğümüz yok ama keşke diz boyu yağsaymış dedik. Hiç değilse “Çok kar yağdı da ondan oldu,” derdik. Olup olacağı bir akşam azıcık sulu kar yağdı o kadar. ama o kuzey rüzgarları yok mu, işte onlar canımıza okudu. Gece -6’lar, -7’ler İstanbul’da gördüğümüz şey değildi. İstanbul’daki evde oturduğumuz altı yılda yatak odamızın balkon kapısını bir kere tatile giderken, bir de bir seferinde kar yağdığında kapamıştık. Burada istediğin kadar kapı camı, pencereyi, doğramaların arasında üfürdü de üfürdü. Hissedilen sıcaklık daha da düşükmüş. Tabii böylece ne oldu? Continue reading

Son ayların bilançosu

urla

Sevgili blogcuğum,

Bundan yaklaşık altı ay önce İstanbul denen musibet şehri terk edip Ege’nin bu minnoş kasabasına göçtüğümüzden beri, senin üstüne afiyet, benim üstüme bir ağırlık çöktü oturdu şekerim. Bizim Guçi de açık havayı toprağı bulup ayaklanınca blog mlog yalan oldu tabii. Bir de bizim ev bu ay pansiyondan halliceydi. Bir ara basbayağı check-in check-out falan yapar olduk. Yemek, çamaşır, bulaşık, temizlik derken işler yığıldı da yığıldı.

Ama üstüme ağırlık çöktü dediysem, o kadar da değil. Bir yandan aslanlar gibi Dünyalı‘yı yaptık. 8. sayımız bitti bile. Yıldıray’la hep şunu diyoruz: Eski halimiz olaydı bunun gibi iki dergi yapardık! Gel gör ki o eski hal dediğimiz hal Tayga efendiyle birlikte geçmişe karıştı. Şimdi Tayga efendi eşliğinde ne yapabiliyorsak o… Continue reading

Mutluluk…

yorganHani bazen yatağa yattığınızda içiniz ürperir ya…  O ana kadar üşüdüğünüzü fark etmeden dolanmışsınızdır evin içinde. Ya da üşümüşsünüzdür de üstünüze bir şey almaya üşenmişsinizdir.

Yatağın içinde dizlerinizi karnınıza çeker, sırtınızı eğip büker, büzülüverirsiniz. Titreme bütün vücudunuzu tepeden tırnağa bir silkeler.

Sonra bir bakarsınız ki aslında yumuşacık, pufidik bir yorganın altındasınız. Yorganı kafanıza kadar iyice çeker, sırtınızdaki kısmını iyice sıkıştırır, ayaklarınızın altına dolarsınız: İşte ısındığınızı hissetmeye başladığınız an.

İşte o an yorganın verdiği mutluluk hissini hiç bir şeye değişmem. 🙂

*Fotoğraf: Perclue / Guardian Witness

Duvar resmi

Bugün hava pek şekerlemeydi. Fotokopicide halletmem gereken işi bahane edip yürüyüşe çıktım. Hazır gitmişken geçenlerde yaptığım birkaç Moli ve Olaf resmini tarattırayım, sonra da bastırayım dedim. Aklımda kimi fikirler var, onların denemesi olacaktı bu basit işlem.

Gittim. Bekledim. Gebeş gebeş ayakta kaldım. Çok ağırdan aldılar. Neyse, sonunda taradı resimleri. İş çıkış almaya geldi. O da ne? Makineden çıkanla benim götürdüğüm resimler arasında dünya kadar fark var. Resimler suluboyaydı. Ama üzerlerine Artline’la da eklemeler yaptığım için soluk değillerdi. Yine de renk tonlarının olduğu yerlerde ton mon kalmamış; kele dönmüş, bembeyaz çıkmış. Kahverengi ve yeşil renkli kitaplık sarı çıkmış. Haydi renkli yerleri geçtim; sadece siyahla çizdiğim koskoca bir mahalle resminin siyahları ne idüğü belirsiz bir renk çıkmış. Gri desen, o da değil.

Adama “Bu niye böyle çıktı?” dedim. “Öyle olur, renk kaybı normal,” dedi. “Yani asla orijinalindeki gibi çıkmaz mı diyorsunuz?” dedim (ki öyle olmadığını herkes bilir.)  “Çıkmaz, bu kadar olur,” dedi (yanındaki arkadaşı da kafa sallayıp onaylıyordu o sırada). “İyi bari,” dedim, ayrıldım (demek ki öyle olmadığını bir ben bilmiyormuşum). Adamla bunun daha nesini tartışayım ki? Oldu olacak neresi olduğunu da söyleyeyim, işi düşen gidip de bir şey yaptırmasın onlara: Göztepe Tanzimat Sokak’taki Cemil Ozalit. Gitmeyiniz, işinizi heba etmeyiniz, canınızı sıkmayınız. Kendi beceriksizlikleri midir, makineleri mi bozuktur, bilemem. Bir değil, iki değil, bu kaçıncı beceriksizlikleri… Üstüne bir de pişkin pişkin yalan söylüyorlar. Continue reading

Taşınıyoruz! (mu acaba?)

Geçenlerde ev sahibimiz aradı. “Bayram değil, seyran değil, niye aradı acaba?” diye düşünürken yanıtı buldum. Tamam, bizim sokağı istila eden acımasız müteahhitler, sonunda bizim emektar binaya da dişlerini geçirmişti, bizim bina da yıkılacaktı, ev sahibimiz ondan arıyordu.

Meğer yanılıyormuşum. Sadece kiraya zam yapmayı düşündüğünü söylemek için aramışmış. Tabii biz kurtlandık hemen. Bizim bina (ve özel olarak bizim ev) öyle döküntüdür ki, şu an verdiğimiz kirayı bile hak etmez. Zam olduğunda olacak fiyatla başka şahane evler var, biliyoruz. Madem öyle taşınalım diye bir coşuverdik bir anda. Üç beş yer aradık, taradık, kiralık ilanlarını incelemeye başladık. Emlak piyasası almış başını gitmiş; millet kafayı yemiş. Bu konuyu ayrıca yazacağım. Continue reading

Ayın salağı

Hani lokantalarda duvara bir “Ayın Elemanı” panosu asılır. Bir panonun tepesinde en sırıtkan pozuyla görürüz elemanı. O ay için 5 Pekiyi almıştır. Ben o kavramı aldım, “birazcık” değiştirip bizim eve uyarladım. İşte huzurlarınızda “Ayın Salağı”. Yani ben!

Olay nasıl gelişti?

Akşamüstü Yıldıray’la eve döndük. Bisikletliydik. Ben önden çıkıp kapıyı açtım. O arada bisiklet çantası Mucurteker’in dengesini bozunca, Mucurteker huysuzlaştı. O tepişince dirseğim acıdır. Dirseğim acıya acıya Mucurteker’i odaya götürdüm. O arada Yıldıray da peşimden geldi. Sonra herkes bilgisayar başına geçti.
Continue reading