Ne kadar dilersen o kadar gerçek olur (mu acaba?)

Geçen sene bir dükkan görüp hayallere dalmıştım ya hani. Sonradan orası tutuldu tabii. Ben de atölye fikrini bir süreliğine kafamdan atmıştım. Son haftalara kadar. Artık o atölye kurulacak. Çok net. Nasıl bir yer olacağını da hayaller defterime ve buraya yazıyorum.

Benim bu atölye maceramda en bilinmez kısım kiralanacak yer. Seramik işi yapmaya uygun bir mekan olmalı, mümkünse açık alanı olmalı, dükkan gibi de kullanılabilmeli, vitrini olmalı ve insanların gelip geçtiği, göz önünde bir yerde olmalı. En önemlisi kirası uygun olmalı. İşte bu kira kısmı beni endişelendiriyor. Çünkü Urla coşmuş durumda. Kör olası rant davasına, milletin gözünde dolar işaretleri dönüyor. Emlakçılar ellerini ovuştura ovuştura geziniyorlar. mal sahipleri “Burayı da Alaçatı yapalım, gelsin paralar!” şeklinde geziniyorlar. Bu şartlarda ucuza dükkan bulmak zor. Continue reading

“Hayat, siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir.”

John Lennon abi ne güzel demiş. Daha on beş yirmi gün önce demiyor muydum ben “Buraya daha sık yazmalıyım…” diye. Ne planlarım vardı. Gece yatınca seamik atölyemi görüyordum rüyamda.

ne var ki ve planlar yaparken hayat başımıza yine abuk şeyler getirdi. Benim daha sık yazmalıyım diye not düşüşümün ertesi günü canım yurdum bir kere daha yayık ayranı gibi çalkalandı. Bu yayık işi daha ne kadar sürecek bilemiyorum. Biz umutla güzel işler yapmaya çalışıp çabaladıkça, baĞzı bişeyler (biri diyemiyorum, çünkü gözümde amip kadar değerleri yok) yüzünden hayatımız alt üst oluyor. En kötüsü elimizdeki tek güzel şey olan “umut”u çekip alıyorlar. Harry Potter’daki ruh emiciler geliyor aklıma hep. Continue reading

Deliliğin sınırını ne zaman geçtik?

ciglik_edvard munchBu blog benim evim sayılır. Tıpkı Bir Dolap Kitap gibi. Orası Yıldıray’la ortak yaşam alanımız. Burası ise benim kendime ait odam. Kâh günlüğüm oluyor, kâh atölyemin vitrini. O anki kullanım biçimim ne olursa olsun değişmeyen bir şey var: Burası benim kendim için güzel şeyleri biriktirdiğim ya da güzel olduğu için paylaşmak istediğim şeylerle doldurduğum bir sanal mekan.

Ama ben ne zaman yeni bir şeylere heves edip harekete geçmeye başlasam bir şey oluyor bu ülkede. Artık bu ülkede durup dururken insanların ölmesi sıradan bir şey gibi. (Durup dururken olmuyor elbette. Birileri – ki buraya hayli küfür ekleyin siz- biliyor da üç maymunu oynuyor, olup bitene göz yumuyor. Ya da bunlar üç maymun kadar bile akıl, şuur sahibi değil, gerçekten beyinleri alınmış, kukladan hallice, insan suretinde… q#!&çkljdaföjbghadfhjgaf!!!?x!!! Neyse… Burada siyaset yapmayayım şimdi. Olan masum insanlara oluyor.) Continue reading

Mutlu olmak = Vicdan azabı

İnsan mutlu olunca vicdan azabı duyar mı? Vicadanı sızlamasın diye onu mutlu eden şeylerden kaçar mı? Ben tam olarak böyle gelgitler yaşıyorum epeydir. Hangimiz yaşamıyor ki? Böyle her şeyin b.k gibi yaşandığı bir ülkede artık neye üzüleceğimiz bilemezsek, her olayın arkasında art niyet ararken, herkesi kötü bilirken, üstelik kötülerin ellerini kollarını sallayarak gezindiğini görürken, paranoyayla sarınıp sarmalanmışken kolay değil ki mutlu olmak.

Harry Potter serisinde Voldemort güçlendikçe büyücüler dünyası nasıl da biçim değiştirmeye başlamıştı… Harry’nin 11 yaşında aldığı çağrı mektubuyla adım attığı sihir dünyası ilk başta nasıl da ışıl ışıldı. Ama 4. kitabın sonundan itibaren işler değişmeye başlamıştı. Voldemort güçlendikçe yandaşları da güçlenmişti. Sihir Bakanlığı yavaş yavaş tavır değiştirmeye başlamış, son bölümdeyse artık işler iyice çığırından çıkmıştı. Doğru, dürüst, her şeyi usulünce yapan biriyseniz bu dünya artık size göre olmuyordu. oyunuzu kötülükten yana kullandıysanız arkanız sağlamdı. J. K. Rowling bir fantezi dünyası yaratmış olabilir; ama dediği şeyler ha sihirbazlar ve cadıların dünyasında olmuş, ha bizim dünyamızda, çok da fark etmiyor aslında. Continue reading

Ağaçların değil sizin soyunuz kurusun!

Yeter artık!
Her gün yeni bir şey oluyor. Her gün yeni bir haberle sıkıyorsunuz canımızı. Bir gün de uyanıp “Oh, ne güzel bir gün?” diyemeyecek miyiz?

Her yere dökün betonları. Ağaçları dibinden kesin. Kökünü kurutun. Koca koca ormanları tıraşlayın. Saplayın köprü ayağı diye o koca ucubeleri Kuzey Ormanlarının ciğerine. Atatürk Orman Çiftliği’ndeki ağaçları kesin biçin. Bir değil, on değil, binlercesini hem de… Çocukluğumun ormanı Validebağ Korusu’na dökün çimentonuzu. Duble yollarla örün memleketi.

6000 zeytin ağacı ne ki? Alt tarafı yüzlerce yılın ürünü birkaç bincik zeytin ağacı… Tarumar edin yeşili, toprağı, havayı, suyu, tarihi, kültürü. elinize ne geçerse yok edin. Edin, edin. her şey bir yere kadar.
O ağaçların ahı çok fena çıkacak emin olun. Bizim bedduamız tutmuyor ama ölmez ağacın ki tutacak. Aha şuraya yazıyorum. Kökünüz kuruyacak.

zeytin_soma

Özetle;

  • Özel bir şirket termik santral yapma gerekçesiyle zeytin ağaçlarını teker teker katletmeye başladı. Tık ve Tık.
  • baktılar ki olacak gibi değil, “acele kamulaştırma kararıyla” tahsis edilen termik santralin kurulacağı alana sabaha karşı dozerlerle girip 6 bin zeytin ağacını dozerlerle söktüler. Tık.
  • Zeytin dostları 8-9 Kasım 2014 tarihinde “Yırca Zeytin Hasat Festivali”nde bir araya gelecekti. Şimdi bu hafta sonu katledilen zeytinlere ağıt için orada toplanılacak sanırım. Tık.
  • Soma Yırca’daki olayların tüm özeti ise burada.
  • Ekşi Szölük.

Bir takım insansıların beni mutsuz etmeye hakkı yok!

Kendilerini “insansı” olarak adlandıracağım bir grup kişi var. Onlar beni tanımazlar; ben ise sürekli onlara maruz kalıyorum. İnsan suretindeler ama gözümde tek hücreli amipten ya da terliksi hayvandan ya da Marslı organizmadan ya da aklınıza gelen değersiz herhangi bir varlık kadar kıymeti yok. Dağ başındaki bir kayanın, hatta bırakın kayayı, herhangi bir taş parçası bile bunlardan daha değerlidir. Bir varlık nedeni vardır en azından. Taşlar bile insana pek çok güzel şey çağrıştırabilir, düşündürebilir. Bu insansılar ise sadece kötü şeyleri çağrıştırıyor. Bu habis yaratıklar, sanırsın ki Magneto’un emrindeki kötücül mutantlar. Ya da Saruman’ın elinden çıkmış orklar. Varlık nedenleri yok mu dedim? Var aslında. Bunlar bize kötülüğün ne demek olduğunu, kötü olmanın nasıl bir şey olduğunu, kötülükle neler yapılabileceğini gösteriyor. Bunların görevi de buymuş demek ki. Tamam, hayatta iyi ile kötü hep bir arada oldu. İyilik olmadan kötülük olmaz, kötülük olmadan da iyilik. Yin Yang işte. Bunlarınki de o hesap. Bunlar o kadar kötüler ki, insanın inadına iyi bir şeyler yapası geliyor. Lakin bunlar o kadar kötüler, o kadar nefret dolular, o kadar sinsi, habis, içten pazarlıklı, art niyetl, fesat ve daha bilimum kötü şey ki, sizin de içinize bulaştırıyorlar nefretlerini. Bir bakıyorsunuz ki, aklınızdan hep kötü düşünceler geçiyor. Kendimi sürekli beddua yazarken, söylerken buluyorum. Kendimden tiksindim resmen! Continue reading

Kara

karaYaşadığımız topraklara Harry Potter’daki ruh emiciler üşüşmüş de içimizdeki bütün mutluluğu, güzel duyguları, olumlu her şeyi silip süpürmüş gibi hissediyorum. Ruhumu kasvet bürümüş. Önceden yazdığım gelincikli “mutlu” yazım tam da Soma felaketinin üzerine yayına girdi diye pişmanlık duyuyorum. Bahçedeki ağacın meyvelerine bakıp kendimi iyi hissettiğimde vicdan azabı duyuyorum. Tayga’yla oyun oynayıp eğlenirken, bir anda içim sıkışıyor. Ben böyle hissediyorken, bir yerlerde ocaklar söndü,; insanlar bırak çiçeğe böceğe bakmayı, evlatlarını, babalarını, eşlerini, sevgililerini, abilerini yitirdi, benimki onların yanında ne ki?

Bir takım insan diyemeyeceğim varlıklar bunu yapan. Bunu yapmaya hakları yok. Her gün, her gün, her gün, beddua etmeden geçirmiyorum artık. Kendi nefretini hepimizin içine salan bir varlık ve onun etrafına üşüşmüş bir takım köpekler mutluluğumuzu ele geçirmiş.

Bir ülke bu kadar mı uğursuz olabilir? Her gün kötü bir şey yaşanıyor bu ülkede ve her seferinde buna verdikleri tepkiyle bir kere daha şaşırıyorum. “Bu kadar da olamaz. Bir insan (insan?) bu kadar vurdumduymaz, arsız, umursamaz, küstah, soysuz olamaz diyorum.  Continue reading

Korkmayın ağaçtan bu kadar

Geçenlerde bir konuşmaya kulak misafiri oldum. Konuşan kişiyle bir samimiyetim olmadığı (ve biraz da huysuz bir tip olduğu için) açıkçası lafa ortasından dalmak münasebetsizlik gibi geldi; sustum.

Konuştukları konu ağaçlarla ilgiliydi. Kadıköy’de eskiden Salı Pazarı’nın kurulduğu, şimdi iğrenç bir otopark arazisi olarak kullanılan yerde kazı yapıldığından söz ediyordu bu kişi. Kazı yüzünden otoparkın bazı yerleri kapatılmışmış, ortalık birbirine girmişmiş. Kazının sebebini duyunca şaşırdım. Continue reading

İfrit Oluyorum No:25

Bugün bir aile gördüm. Pusetlerinde bir kız çocuğu… Çocuk taş çatlasa üç yaşındaydı. Belki o kadar bile yoktur. Ve tırnaklarında kırmızı oje sürülüydü. işte ben o ana babaya İFRİT OLUYORUM!

Bir keresinde de topuklu ayakkabı giymiş bir kız çocuğu görmüştüm. O da küçüktü. işte ona o ayakkabıyı alan kişiye de  İFRİT OLUYORUM!

ABD’de kız çocuklarının katıldığı güzellik yarışmaları oluyormuş. (Hani “Little Miss Sunshine” filmindeki küçük kızın katıldığı yarışmalardan.) Kızlara yapılan makyajları, topuzları, giydirilen elbiseleri bir görseniz… Yaşları da öyle ufak ki! Hatta bir kadın kızına estetik falan yaptırdıydı da haber olmuştu gazetelerde. İşte ben çocuklara tüm bunları yapıp ibişe çeviren o ebeveynlere okkalısından bir İFRİT OLUYORUM!

 

Ye kürküm ye

Geçenlerde gazetede Nuri Bilge Ceylan’la ilgili bir haber okudum. Televizyon izlemediğim için bilmiyorum; ama tartışma orada da devam etmiş.

Konu, Ceylan’ın SİYAD Ödül Töreni’ne hırka ile katılmasıymış. Efendim, Nuri Bilge Ceylan geçen sene Cannes’da smokinle sahneye çıkmışmış da, SİYAD töreninde neden smokin değil de hırka giymişmiş? Cannes’a kıymet veriyormuş da buradakilere saygısı yokmuymuş vs.vs. Herkes bir şey demiş. Ayıplayan da var, Nuri Bilge Ceylan’ı destekleyen de..

Bizim atölyede de konuşuldu bu mesele. Gazete tartışmalarına paralel bir sonuç çıktı. “Hava çok soğuktu, karlıydı, rahat ettiği biçimde, istediği gibi giyinmiş adam, kime ne?” de dendi; “Her yerin bir adabı, giyinme kuralı vardır,” da dendi.
Continue reading