Cincüce’nin girişimcilik günlüğü 2

Mucizevi bir şekilde üç gecedir uyuyoruz sayın seyirciler! Bizim Mici her nasıl olduysa akşam 23.00-24.00 arasındaki ve bazen gece 2’deki, 3’teki nöbetinden vazgeçti. hele dün gece hiç uyanmadı diyebilirim. Gece 12’ye doğru uyuyup sabah beşte uyanmak her Cincüce’nin yaşadığı bir mutluluk değil! (Bu arada öbür uykusuz Guçimiz bir kütük oldu ki, bir fosur fosur uyuyor ki sormayın.) Aman maşallah, dostlar başına, tü tü tü, tak tak tak (tahtaya vur, bi de poponu kaşı!)

Yavruların uyku uyuması da benim pazartesi sabahı insan gibi kalkabilmeme, kahvaltı edip  -geç kalmadan- yollara düşmeme olanak tanıdı. (Düşünün ki ben çıkarken -8:30- Mici yeni uyanmış, Guçi ise hâlâ uyuyordu!!!)

Urla’ya her yürüdüğümde yaptığım gibi geçerken Şöperidik’e uğradım. Kendisi aşağı sokakta bulduğu gölgelerde uyumaya bayılan kangal kırması bir köpecik. “Gidiyorum, geliyor musun*” deyince pıtır pıtır peşimden gelip Urla’ya kadar eşlik ediyor bana ibiş. Bugün sokağın köşesine kadar yürüyüp vazgeçti. Yola yalnız devam ettim. Hedef: Urla Esnaf ve Sanatkârlar Odası. Cuma günü yarım kalan işi tamamlayacağım.

Esnaflığın tanımını yeniden yazmaya geldim hehehe

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()


Gittiğimde bana bir test verdiler. Meğer esnaf olmak için bile test çözülüyormuş. Continue reading

Yangında kurtarılacak

the burning house 5

Yanan Ev – Yanına ne alırdın?

Çocukken devlet dairelerindeki saçma sapan dosya dolaplarının üzerindeki “yangında kurtarılacak” çıkartmalarına çok şaşardım. O dolaplar çok ağırdı bir kere? O telaşta nasıl taşınırdı? Hangi biri taşınırdı? Millet canını derdine düşmüşken kim taşırdı? (Suratsız memurlara bakıp hiçbirinin bu işe el atacağına ihtimal vermezdim o zamanlar; şimdi de vermiyorum.) Diyelim ki taşımaya karar verdiler, o dolaplarda tıka basa duran, üzerinde “dosya” yazan o pembe dosyalar yanmaz mıydı? Tamam, yanmasın diye kurtarılıyordular, anladım, ama mümkün müydü ki? Velhasıl kelam o “yangında kurtarılacak” çıkartmaları bir ütopyadan ibaret bence. (Hâlâ var mı bu uyarı çıkartmaları bu arada? uzun zamandır devlet dairesine gitmişliğim yok; meraktan soruyorum.)

Yangın meselesine dönelim. Yangın beni çok korkutur. Yangının kendisi kadar korkutucu olansa yangının getirdiği yıkım. Yangından sonra oluşan boşluk. Düşünsenize geçmişinize dair ne var ne yoksa yok olup gidiyor. Bebeklik patiğiniz, çocukluk fotoğraflarınız, sevdiklerinize ait anı birikintileri, en sevdiğiniz kitaplar, sevgilinizin armağan ettiği kalem… Tamam, insan o an canını kurtardığına şükreder muhtemelen ama sonrasında o boşluk hissi de az buz değildir herhalde. Korkunç. Kimsenin başına gelmesin.

the burning house 3

ABD / Seattle’dan Margarette Bacani konuya son derece pratik yaklaşmış: Tüm dijital hayatını içeren harici bellek, cüzdan ve telefon..

Geçenlerde bir arkadaşım bir web adresi yollamıştı. “The Burning House” (Yanan Ev) adını taşıyan sitede şu soru soruluyor: Eviniz yanıyor olsaydı yanınıza ne alırdınız? Continue reading

Maviler, pembeler, tertipler, düzenler

Şu bebeleri renklere göre kategorilendirme geleneğinden bi vazgeçin artık. Oğlanlar mavi giymesin. Kızları pembeye boğmayın. Bi rahat bırakın artık yahu! Daha bebek doğmadan başlarlar. İlle o cinsiyet öğrenilecek arkadaş. Sonra başlarlar mavi-pembe bombardımanına. Bebeğin her şeyin mavi alıp sonunda kız doğunca pembesiz pembesiz kalan insan var mesela şu hayatta. Ne oldu yani o bebek, eksik mi kaldı?

Ama genel olarak şekilciliği seviyoruz. Üstelik bu sadece bize özgü bir şey değil. Elin Evropalısında, Amerikanyalısında da var bu renk merakı.

pembe mavi flamingo

Beni ilgilendirmez, bana ne diyorum. Yavruma mavi mavi giydirmeyeyim diyorum. Gidip morları, kırmızıları, turuncuları arayıp buluyoruz. Bu sefer sağdan soldan insanlar (tanıdık da değil, sokaktaki tanımadığımız vatandaş) gelip dan diye yorum yapıyor. neymiş efendim, üzerindeki kırmızıymış, e bu çocuk kız değil miymiş, kız sanmışmış. Bizim Guçi’nin çekmecesinde hiçbirini bizim almadığımız 6-7 tane lacivert şort var. Kusucaz artık griden, lacivertten. Konu umurumda değil güya, ama bak nasıl da içime işlemiş 🙂 Continue reading

Ben röntgenci miyim?

Yazmaya yazmaya, bin yıllardır blogun taslaklar klasöründe onlarca yazı konusu birikmiş. Hazır dükkanı açmışken (blogu yani) ve içini derleyip toparlıyorken o eski yazı taslaklarını da karıştırdım şöyle bir. (Dükkan demişken, kendimi şu an atölyemin önünü çalı süpürgesiyle süpürürken hayal ettim, alaaahım beni esnaf eyle!)

Çok güzel bir link kaydetmişim zamanında. “İnsanları pencereden “dikizleyen” fotoğrafçıdan mükemmel bir seri: Paris Manzaraları” adını taşıyan yazıda fotoğrafçı Gail Albert Halaban’ın gerçekleştirdiği bir projeden söz ediliyor. İşe New York’ta başlayan, sonra Paris’te devam eden Halaban, evlerdeki insanları gözetlemiş ve fotoğraflamış. habersiz, gizli kapaklı değil ama; “modellerin” fotoğraflarının çekileceğinden haberleri oluyormuş. Böylece sanatçı onlarca farklı evin penceresinden görünen farklı farklı sahnelere imza atmış.

Gail Albert Halaban 2

Gail Albert Halaban, “Out My Window”, Rue Jouye-Rouve, 20. Bölge, Paris

Halaban kendiniz “arkadaş canlısı bir gözetleyici” olarak tanımlıyor. Sonuçta insanların haberi var, değil mi? Gizli kapaklı, sinsi bir iş yapmıyor. Yine de insanların yaşamlarına gizlice ortak oluyormuş hissini de yadsıyamayız. Continue reading

Ağaçların değil sizin soyunuz kurusun!

Yeter artık!
Her gün yeni bir şey oluyor. Her gün yeni bir haberle sıkıyorsunuz canımızı. Bir gün de uyanıp “Oh, ne güzel bir gün?” diyemeyecek miyiz?

Her yere dökün betonları. Ağaçları dibinden kesin. Kökünü kurutun. Koca koca ormanları tıraşlayın. Saplayın köprü ayağı diye o koca ucubeleri Kuzey Ormanlarının ciğerine. Atatürk Orman Çiftliği’ndeki ağaçları kesin biçin. Bir değil, on değil, binlercesini hem de… Çocukluğumun ormanı Validebağ Korusu’na dökün çimentonuzu. Duble yollarla örün memleketi.

6000 zeytin ağacı ne ki? Alt tarafı yüzlerce yılın ürünü birkaç bincik zeytin ağacı… Tarumar edin yeşili, toprağı, havayı, suyu, tarihi, kültürü. elinize ne geçerse yok edin. Edin, edin. her şey bir yere kadar.
O ağaçların ahı çok fena çıkacak emin olun. Bizim bedduamız tutmuyor ama ölmez ağacın ki tutacak. Aha şuraya yazıyorum. Kökünüz kuruyacak.

zeytin_soma

Özetle;

  • Özel bir şirket termik santral yapma gerekçesiyle zeytin ağaçlarını teker teker katletmeye başladı. Tık ve Tık.
  • baktılar ki olacak gibi değil, “acele kamulaştırma kararıyla” tahsis edilen termik santralin kurulacağı alana sabaha karşı dozerlerle girip 6 bin zeytin ağacını dozerlerle söktüler. Tık.
  • Zeytin dostları 8-9 Kasım 2014 tarihinde “Yırca Zeytin Hasat Festivali”nde bir araya gelecekti. Şimdi bu hafta sonu katledilen zeytinlere ağıt için orada toplanılacak sanırım. Tık.
  • Soma Yırca’daki olayların tüm özeti ise burada.
  • Ekşi Szölük.

Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Nazım Hikmet

Taksim’de “meydan düzenlemesi” yapmaya başladıklarından beri sinirlerim gergin bekliyordum. İğrenç, ne idüğü belirsiz, betonla kaplı bir sözümona meydan projesi çıkardılar. Kentin altını üstüne getirdiler. Gezi Parkı’na da o zaman (muhtemelen daha bile önceden) göz dikmişlerdi. Ağaç var ya orda, kesilsin. Bunların hobisi bu: Ağaç kesmek. Çünkü bunlar sağda solda ağaç gördüler miydi kendilerinden geçiyorlar. Kessinler ki yerine afili binalar dikip ona buna satsınlar. Doldurun cebinizi. Daha ne kadar dolacak o cepleriniz bakalım.

Aman dikkat. Bunlar sizin balkonununzdaki saksıdaki toprağa bile göz dikerler. Öyle gözlerini hırs para bürümüş. Bunlar maaşları bizim paramızla ödenen polis denen türü insanların üzerine salmaktan çekinmez.

Yazıp yazıp siliyorum. Söylenecek o kadar çok şey var ve oturduğum yerden o kadar sinirleniyorum ki iki çift sözüğü bir araya getiremiyorum. Şu an bebeğim olmasa durmaz giderdim. Gidemeyince daha da köpürüyorum.

Metronun Gezi Parkı çıkışını kapamışlar. Sözümona insanlara engel olacaklar. Belediye başkanı desen ortada yok. Vali, emniyet müdürü telefonlara bile çıkmıyor. İnsanlar o güzelim çınarların altında ağaçlara sahip çıkmaya çalışırken, gözü dönmüş manyak polis kalleşçe, sinsice sabahın köründe gelip insanların üzerine gaz sıkıyor. Eyleme destek veren korna çalan arabalara bile su sıktıkları söyleniyor.

Dün Instagramda bir fotoğraf vardı. Polis kordonunun karşısında gülümseyerek kitap okuyan eylemciler… Polislerin suratları duvar gibi, ifadesiz. Acaba akıllarından ne geçiyor diye düşündüm. Birileri onlara emir veriyor. Onlar da ellerinde tazyikli su, biber gazıyla saldırıya hazır bekliyorlar. Acaba işin ucunda ağaçların kesileceğini bile bile nasıl içlerine siniyor? İnsanlıkları sıfırlanmış mı bunların? Özellikle bu şekilde mi eğitiliyo bu tür? O yüzden mi insanların üzerine bu kadar rahat saldırabiliyorlar? Vahşisin polis!

Bir belediyecilik hizmeti olarak temizlik

Geçtiğimiz haftalarda bizim sokağın kaldırımlarını yeniden yaptılar. Epey uzun ve zahmetli ve TOZLU bir işti bu. Sokağın aşağısından başladılar, bizim binanın önünden geçtiler, yukarıya doğru gittiler. İlerledikleri yol boyunca da doğal olarak geride bolca toz, toprak, kum kaldı. Sonra çekip gittiler. Bolca toz, toprak, kum kalmaya devam etti. Kaldırımlar yapılırken o kumları da bir yandan süpürüp faraşlarla temizleyebilirlerdi; temizlemediler. Fazladan iş.

Yol kuruyken rüzgar estikçe Sahra Çölü’nün kum fırtınalarını aratmayacak bir ortam oluşuyordu. Arada yağmur yağdı yağmasına ama kum ağır çektiği için yolun kenarında birikip kaldı.  Continue reading

İfrit Oluyorum No:27

Herhangi bir durum karşısında, ortada henüz bir problem bile yokken;

durup dururken ortalığı karıştıran,

arıza çıkaran,

ortalığı geren,

gerdiği yetmezmiş gibi bir de bir anda karşısındakiyle senli benli konuşmaya başlayan

tiplere İFRİT OLUYORUM!

Az önce PTT’de beklerken, içeri bir hanım girdi. Girmiş daha doğrusu. Dip tarafta olduğum için farkında değildim. Sonra köpek dikkatimi çekti. Beyaz renkli, gri benekli bir setter. Ay kuzu gibi duruyor orda öyle. İçimden “Şöyle bu tarafa gelse de azıcık sevsem keratayı,” derken, dükkanın diğer ucundan bir ses yükseldi:

“Ay kimin bu köpek?”

Ses tonundan hemen anlıyorsunuz zaten, “Bugünün arızası benim!” diye bas bas bağırıyor. Continue reading

Buna ifrit bile olunmaz, pes denir

Zamanında, 16 numaralı ifritimde yetişkinlerin kendi toplumsal rol adlarını çocuklarına hitap ederken kullanmalarına ifrit olduğumu söylemiştim.

Örn. Babanın kızına “Gel babacım,” demesi.

Küçükken erkek kuzenlerimden biri bana hitap ederken “Abicim,” derdi. kafam bir türlü almazdı. Ben erkek değildim. Niye bana abi diyordu? Bu mümkün müydü? Mini mini yavru beynimde koca bir soru işareti olarak kalmıştı bu.

Her neyse…

İnsanlar bunu diyor. Tercihtir, bir şey diyemem. Anca ifrit olduğumla kalırım.
Continue reading

Haftanın ismi #11

Ooo koca ekim ayını isim yazmadan geçirmişim. çok ayıp. Hiç de hatırlatmıyorsunuz.

Bu hafta bereketli isimler önereyim:

Kız adı: Kibele, Sibel (Sibel ismini kaynağı zaten Kibele’dir ve Kibele “Ana Tanrıça” demektir.)

Oğlan adı: Adonis (Aile geçmişi de, kendi hayatı da pek entrikalı, mitolojik bir kahraman. Aphrodite’nin de yari olur kendisi.. Bir de halk dilinde “baklava” tabir edilen kas grubuna adını vermiştir.)

Haydi madem sevgililerden gidiyoruz, bir de Attis’i önereyim. O da Kibele’nin yavuklusu olur.