Radyoaktif serpinti

Ey okur, bu blogun çorak topraklarında geziniyorsan, aman dikkat et kendine. Burası karantina bölgesine döndü. Sanki rakyoaktif serpintiye maruz kaldı mübarek. Yazılan yazılar filizlenmiyor, ortaya atılan fikirler, düşünceler gelişemeyip kuruyor.

Ah benim kara bahtlı, biçare blogum… Halbuki zihnimden neler akıp gidiyor, bir bilsen… Ben eskiden günlük tutarken de böyleydim. Üç gün yazar, beş gün dururdum. Sanki bana sayfalarca yazı döşen diyen var. Varsın iki cümle olsun, onu kaydet ve Cincücem…

Yani neymiş? Gün silkelenme günüymüş. Tamam, tamam, yazacam, söz.
Continue reading

Hâlâ buradayım, merak etmeyin.

Yakın çevremdekiler, arkadaşlarım beni dürtüp duruyor: “Neden yazmıyorsun? Niye ifrit olmuyorsun?

Neden yazamadığımı ben de bilmiyorum. Belki de yazmayı istediğim çok şey olduğundandır. Kafamın içi o kadar dolu ki, bazen ya balon gibi şişip havalanacağımı ya da o şişmiş balonun GÜÜM!! diye patlayacağını sanıyorum.
Neyse ki hâlâ buradayım, bir yere gittiğim falan yok.

Günlüğüme sanırım hiç bu kadar ara vermemiştim. Neredeyse bir buçuk ay olmuş. Geçen zamanda çok şey oldu.
Continue reading

Ekşin Çökelek’li günler

Bu aralar çok fazla işle meşgul olamıyorum. Harıl harıl yazmaya çalışıyorum. Daha da hararetli bir biçimdeyse çiziyorum. Yaz-çiz-yaz-çiz-arada yemek yap—yaz-çiz. Bunu bir rutin haline getirmeye çalışıyorum. Aralarda da dinlenmek için eski dostum Ekşin Çökelek’le haşır neşir oluyorum.

Kendisi ne zamandır içedönük yaşantısından kurtulmak istiyordu. Bana bu meseleyi çıtlattığında, kendisine benimle takılabileceğini söyledim. Böylece birlikte gezip tozmaya, daha sık laklak etmeye başladık. Meğer arayı ne kadar açmışız; keratayı özlemişim.
Continue reading

Zaman akar, akar, akar…

O kadar çok yazı yazıyorum ki, günlüğüme yazamıyorum. Bahane olabilir mi? Olamaz. Ama durumum aynen bu.

Çünkü sabah işe gidiyorum. Orada bütün gün YAZIYORUM. Sonra eve geliyorum. Kendi yazmak istediğim onlarca yazıyı, düşünceyi, fikri YAZAMIYORUM. Continue reading

Her şey çok güzel olacak!

Bugün eskiden birlikte çalıştığım iş arkadaşlarımdan biri aradı. Hayat tekrarlardan ibaretmiş. Yeni bir kültür-sanat programı yapılacakmış. Akıllarına hemen ben gelmişim. Ne durumdaymışım?

Nasıl olacak? İşsizim. Bedbahtım ve her tür teklife açığım. Adımı hemen listeye eklediler. Çocuk programlarından sonra yine kültür-sanat akıllara zarar olabilir; ama uzun zaman birlikte çalıştığım insanlarla yeniden bir araya gelmek kan tazeleyecek. Şu halime bak, günlük, sanki ismim onaylanmış da işe başlamışım gibi konuşuyorum. Olsun, bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş felsefesinden yanayım. Devamı…

Bir dolap montajıyla gün geçer mi?

Geçer, geçer… Öyle bir geçer ki. Hele montajı yapan aklı beş karış havada iki şaşkınsa…

Sebebi şu: Dün abimlere gittik. Önce şöyle ağzımıza layık bir kahvaltı yaptık. Kahvaltıda kendi cüssem kadar yiyince “Seda mı hamile, yoksa ben mi?” diye sormadan edemedim. Annem bir haftadır oradaydı. İlk peynir yapma girişimini de orada gerçekleştirmiş. Sonuç muhteşem bir “kekikli peynir”di. (Bu konuda yeni girişimlerimiz olunca tarifini vereceğim.)

Sonra işe başladık. Abimin işi olduğu için o yoktu. Yıldıray’la ben birer süper kahraman edasıyla iki odanın eşyalarını oradan oraya taşıdık. Sonra sıra kolisinde duran dolabı montajlamaya geldi…  Montaj mı? Ha ha! Çocuk oyuncağı! Başladık parçaları birleştirme. Kasa oluştu. Arka taraf da çivilendi. Sıra geldi çekmece ve kapaklara… Continue reading

Ela’ya kim kitap okuyacak?

Az önce Yıldıray’la dışarıdan geldik. Eve dönmeden önce Erenköy D&R’a uğradık. Canım eşim amaca yönelik davrandı; gitti, alacağı kitabı arayıp buldu ve müzik bölümüne bakacağını söyleyerek üst kata çıktı. Ben ne yaptım? Alt katta kaldım. Serseri mayın gibi bir o bölüme, bir bu bölüme daldım. Sonra gittim, çocuk kitaplarını karıştırıp yeni neler var diye şöyle bir baktım. Ben rafların önünde kafamı güvercin gibi bir sola, bir sağ eğe eğe kitaplara bakarken, arkamda bir anne ile kızı oturuyordu. Kızın adının Ela olduğunu öğrendim. Oraya ilk girdiğimde ikisine bakıp “Ne güzel, anne-kız kitapçıya gelmişler, birlikte kitaplara bakıyorlar,” diye düşünmüştüm. Ama az sonra yanıldığımı anladım. Kitaplara bakmak isteyen meğer sadece Ela’ymış. Anneyse sürekli “Gidelim artık,” anlamına gelen farlı farklı cümleler kurmakla meşguldü. Ne garip, değil mi? Genelde anne-babalar kitap almakta, çocuklarına kitap okutmakta ısrar eder; oradan hızla kaçmaya çalışanlar da çocuklar olur. Oysa bugün tanık olduğum durum bunun tam tersiydi. Üstelik Ela denen bu mini mini insan yavrusu 3, bilemedin 4 yaşındaydı. Devamı…

Galiba bir bıdığı rüşvetle kandırdım!

Az sonra okuyacaklarınız tamamen gerçektir. Bu yazının yazarı tarafından bizzat yaşanmıştır. Bu yazının yazarı, bazı çocuk yetiştiren kişilere hâlâ şaşkınlık ve dehşet içinde bakmaktadır. Olay şu şekilde cereyan etti:

Sıradan bir atölye günüydü. Hava kasvetli, yağmurlu ve soğuktu. Kapı açıldı. Gelen atölye öğrencilerinden biriydi. Yanında 3 yaşındaki oğlu vardı. Çocuğu gören bir grup öğrenci, sevinçlerini her nedense “çığlıklar atarak” gösterdiler. Çocuk dehşete kapıldı. Anında ağlamaya başladı ve dışarı kaçtı. Annesi çocuğu ikna etmeye çalışıyordu.

Anne: “Ama hani sen benim okulumu merak ediyordun? İşte bak, burası… Haydi ama ağlama, gel içeri.”

Çocuk: “İstemiyorum. Ben sevmedim bu okulu. Gidelim buradan. Hü hü hüüüü.” Devamı…

Acaba Nasıl?

Bu aralara elimin altında duran bir kitap var. Ne zamandır söz edeyim diye düşünüp hep atlatıyordum. Sonunda bugün “Otur da yaz şunu artık,” dedim. NTV Yayınları’ndan çıkan kitabın adı “Acaba Nasıl – Bilmeniz Gereken 500 Şey”. Alt başlığıysa “Gündelik ve Sıradışı Durumlar İçin Tarifler.”

Bir defasında tam kitapçıdan çıkmak üzereyken görmüştük Yıldıray’labu kitabı. İlk dikkatimizi çeken şey kapak tasarımı olmuştu. İçinin de eğlenceli olduğu belliydi; ama naylonla kapatıldığı için, içine göz atma şansımız olmamıştı. SonraYıldıray doğum günümde “Acaba Nasıl” ile çıkageldi. Devamı…