Çıldırtacak kadar güzel

Benim gibi kâğıtları, zımbaları, boyaları, ataçları, çıkartmaları, bantları, makasları, kurdeleleri, boncukları, fırfırları, kumaşları, bobinleri, artıkları, kırpıkları seven her zanaatkârın hayali herhalde böyle bir şeydir:


Bu dolabı bana versinler; otururum başına, daha da sesim çıkmaz. İnsan bütün bu düzenleme karşısında çıldırmaz mı? Bunu bir kere doldurdun muydu, bir daha Kemeraltı’na, Tahtakale’ye, en sevdiğin kırtasiyeye, içinde kaybolduğun tuhafiyeciye gitmene de gerek kalmaz. Zanaatkârın cenneti burası olsa gerek.
The Original Scrap Box denilen markanın “The Workbox 2.0” denen ve 1495 dolarcık ederindeki bu dolap, web sitesinde “hobi malzemesi dolaplarının kraliçesi” olarak nitelendirilmiş. Site başka depolama ürünleri de satıyor.

Ben atölyemin içini nasıl döşeyeceğim diye debelenip duracağıma bundan alıp koyayım bir köşeye. Yetmez mi?

İnsan gece gündüz burada olmak istemez mi?
 Bu da “The Minibox”mış. Büyüğünü alamıyorsan, minisi de olur yani.
Açılınca şöyle oluyor:
Nispet yapıp çatlatırcasına, masa versiyonunu da yapmışlar:
Son olarak, masa deyince gizli bölmeli şu antika masayı hatırlamadan edemedim.

Kendi evimden kovuldum!

Durun, paniğe gerek yok. Bu ev o ev değil. Şimdi “gerçek” evimdeki masamda oturmuş, bilgisayarda yazı yazıyorum, çok şükür. Sanal evimden kovuldum dün; yani blogumdan. Dün blogum çöküverdi! ben de evden kovulmuş gibi oldum açıkçası. Daha doğrusu kovulmadım da kapı dışarı edildim. Ya da kapıyı çektim ama anahtar içeride kaldı. Üstelik yakınlarda hiç çilingir de yoktu. Buz gibi havada evin kapısında kalsanız bu halde ne hissedersiniz?

İşte bloguma giremeyince tam olarak böyle hissettim. Bir de son zamanlarda buralarda çok vakit geçiriyorum ya, bildiğin moralim bozuldu. Blog çökünce bence çöktüm. Hay kör talih! Bol keseden zamanım ve param olsa kod yazılım kursuna falan gidicem artık, bu ne ya! Bu işlerden hiç anlamamak ne kötü.Dilini bilmediğin ülkeden ortada kalsan bu kadar zorlanmazsın. Bu bilgisayar dili zor iş şekerim. Bak buraya bu hedefi de koyayım. Bir gün, çocuklar büyüyüp okula falan gidince, çok vaktim olduğunda yapacak yeni bir şeyler arıyorsam hemen yazılım kursu araştıracağım. Koluma altın bilezik!

Continue reading

Yorgunum, mutluyum, yorgunum

Son ayların özeti tam olarak bu. İşim başımdan aşkın sevgili blog. Ama inan aklım hep sende.

Daha önce kaç kere yazmaya niyetlendim. Ne zaman başlasam bir şey oldu. Sağolsun ülke gündemimiz b.k gibi. Çamura batmış durumdayız. Sokak ortasında çocuklar vuruluyor, ölüyor. Abidik kubidik olayların yaşandığı saçma sapan bir seçim yapılıyor. İnsanın mutlulukla bir şeyler yazası gelmiyor. İşin aslı yazacak çok şey var da, oturup yazmaya kalksam başım kesin derde girer. Çünkü içeriği aşağı yukarı şöyle olur: *&ff%z@#j! Kaptan Haddock’un “Bin milyar kere bin lombar! Ostrogot,! Ektoplazma!” gibi bilimum küfürü bunlara yetmez; naif kalır. Haydi oldu olacak bir kez daha içimi döküp okkalı bir tane savurayım ve konuyu şimdilik kapayayım: %ßæ@#*f!?*!%z@#j!!!

Gelelim havadislere.

Çok çalışıyoruz. Aşırı çalışıyoruz. ama değişiyor. Çok eski bir hayalimizi gerçekleştirdik. Çocukluğumuzdaki çocuk dergilerinin, en çok da Milliyet Çocuk’un bir benzerinin, daha da güzelinin gerçekleşmesi için uğraştık ve ortaya Dünyalı Dergi çıktı. Harika bir ekiple çalışıyoruz. İlk iki sayı bitti bile. Üçüncü sayı sırada. Her sayı yeni bir heyecan. Okuyunuz efen’im.

Ev dandini durumda. İşe güce daldık, ortalığı iyice saldık. Benim çalışma odam desen blogcuğum, ayrı bir dert. Ben diyeyim Ümraniye çöplüğü, sen de en kralından çöp ev. Diyorum ya saldık iyice diye, bilgisayar masamda hasbelkadar biraz boşluk var. sağım solum kitap yığını. Resim vs. yaptığım masa yığma durumda. Bir hevesle giriştiğim resim yapayım, isteyen olursa satayım projemi askıya almak zorunda kaldım. Sanmayın ki bıraktım. Yeni düzen kurunca tüm hızımla girişcem tekrar hobilerime.

Ama gelelim en bomba havadise. Nı-nı-nı-nıııın! Continue reading

Duvar resmi

Bugün hava pek şekerlemeydi. Fotokopicide halletmem gereken işi bahane edip yürüyüşe çıktım. Hazır gitmişken geçenlerde yaptığım birkaç Moli ve Olaf resmini tarattırayım, sonra da bastırayım dedim. Aklımda kimi fikirler var, onların denemesi olacaktı bu basit işlem.

Gittim. Bekledim. Gebeş gebeş ayakta kaldım. Çok ağırdan aldılar. Neyse, sonunda taradı resimleri. İş çıkış almaya geldi. O da ne? Makineden çıkanla benim götürdüğüm resimler arasında dünya kadar fark var. Resimler suluboyaydı. Ama üzerlerine Artline’la da eklemeler yaptığım için soluk değillerdi. Yine de renk tonlarının olduğu yerlerde ton mon kalmamış; kele dönmüş, bembeyaz çıkmış. Kahverengi ve yeşil renkli kitaplık sarı çıkmış. Haydi renkli yerleri geçtim; sadece siyahla çizdiğim koskoca bir mahalle resminin siyahları ne idüğü belirsiz bir renk çıkmış. Gri desen, o da değil.

Adama “Bu niye böyle çıktı?” dedim. “Öyle olur, renk kaybı normal,” dedi. “Yani asla orijinalindeki gibi çıkmaz mı diyorsunuz?” dedim (ki öyle olmadığını herkes bilir.)  “Çıkmaz, bu kadar olur,” dedi (yanındaki arkadaşı da kafa sallayıp onaylıyordu o sırada). “İyi bari,” dedim, ayrıldım (demek ki öyle olmadığını bir ben bilmiyormuşum). Adamla bunun daha nesini tartışayım ki? Oldu olacak neresi olduğunu da söyleyeyim, işi düşen gidip de bir şey yaptırmasın onlara: Göztepe Tanzimat Sokak’taki Cemil Ozalit. Gitmeyiniz, işinizi heba etmeyiniz, canınızı sıkmayınız. Kendi beceriksizlikleri midir, makineleri mi bozuktur, bilemem. Bir değil, iki değil, bu kaçıncı beceriksizlikleri… Üstüne bir de pişkin pişkin yalan söylüyorlar. Continue reading

Kafa karışıklığı

Geleneksel “Cincüce’nin yine kafası karışık günleri”ne hoşgeldiniz sayın seyirciler.

Bana ara ara olur. Böyle bir anda tıkanır kalırım. Şu “tıkanıklık” sözcüğünden nefret ediyorum. ediyorum da yine de kurtulamıyorum o halden.

Bir şeyler yapmak istiyorum. Bir şeyler yapıp satmak, yaptıklarımla para kazanmak istiyorum. Hayatım böyle geçsin istiyorum. Bir şeyler yapıyorum da. Sonra ne oluyor? Tıkanıyorum. Continue reading