Daisy ya da kısaca “Karacehennem”

Geçen yıl gebeş aklımla bir parça yarım akıllı gezindim. Zaten elini yüzünü düzeltip ayağa kaldıramadığım zavallı blogum bebe+gebe ve ardından duble bebeli hayatla iki paralık oldu.. (ben de elbette!) Tabi gebeş kafasıyla yazmaya başlayıp da unuttuğum yazılar olmuş. Demin “Bu yazının devamı nerede?” diye yorum gelince uyandım. Komşuya nasıl hasret kaldığımızı, ardından nasıl domestik komşu olmaya çalıştığımızı anlattığım komşuluk tefrikalarımın sonunun pek gizemli bırakmışım. Madem öyle kaldığım yerden devam edeyim:

Günlerden bir gün, daha doğrusu güneşin erkenden battığı bir Aralık akşamı, Yıldıray kaloriferi yakmak için evden çıkmıştı. Ben de ona bir şey sormak için kapıyı açtım. Ama dışarıdaki lamba yanmıyor, ortalık zifiri karanlık. daha Yıldıray’a seslenmemle birlikte yan bahçeden, karanlığın içinden bir şey bana höykürmeye başladı. Hem de ne! Karanlıktan daha karanlık bir yaratık! yerden iki karış havaya sıçradım ve bir rottweiler’la göz göze geldim! “Allahım bu ne? Bununla mı karşılaşcam ben her gün?!%#Q!&?*!!!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Continue reading

Komşuya hasret dedikodugiller

komsu 1Erenköy’de komşudan yana, daha doğrusu komşuluktan yana çok sıkıntı çektik. Doğruya doğru. Ne bir selam sabah, ne bir güler yüz. İlk taşındığımız zamanlarda “Merhaba,” deyip de kapı tuttuğumuz insanların yüzümüze bakmadan geçip gitmesine mi yanalım, apartman kapısını açıp da içeri girenlerin arkadan geldiğimiz gördüğü halde kapıyı tutmamalarına, kapının gözümüzün önünde dan diye çarpmasına mı yanalım… İnsanlık sıfırdı anlayacağınız. Bir seferinde yağmurlu bir günde uzun balıkçı yağmurluğuyla yürüyüşe çıkan Yıldıray ile bohem kılıklı, saç sakal birbirine girmiş iki arkadaşımızla kapıda karşılaşan bir komşu teyzemiz, Yıldıray’ın “İyi akşamlar,” demesi üzerine korkudan bir karış havaya sıçramıştı. Gerisini siz düşünün.

Ne zaman ki Tayga doğdu, ondan sonra bizi “normal insan” statüsüne aldılar. Kapıda durup konuşmalar, bebek sevmeler, “Ay hiç sesi gelmiyor, siz merak etmeyin” diye gönül ferahlatmalar… O güne kadar kapımızı çalmamış karşı komşumuz gelip “Sizde bebek mi var?” dediğinde Tayga birkaç aylık olmuştu. Yıldıray da bebeğimizin olduğunu söyleyince “Eee eşiniz hiç hamile değildi?!” (!) demesin mi Tey yarebbim!

Bir başka sefer üst katımızdaki teyze zili çalıp “Çocuklar bir şey sorucam, sizin evde böcek var mı? Bizde böcek gördüm de, evi ilaçlatıcam, bıdır bıdır…” bir şeyler söyleyip sonra sesini alçaltarak “Sizden bir bebek sesi mi geliyor?” diye sormuştu. Yine üç ay sonra!

Continue reading

Akıllı telefonlar, aptal insanlar

akilli telefon aptal insan
Aşağıdaki video aslında düşüncelerimi çok iyi yansıtıyor. Benim, senin, hepimizin… Aklımızdan buna benzer düşünceler geçmiyor mu?

Bu nasıl bir illetse içine çok fena batmış, saplanmış durumdayız. İletişim yağmuruna tutulmuş gibiyiz. Topluca bir bağımlılık yaşıyoruz. Hele bizim durumumuzda işler daha da feci. Tam “Guçi büyüyor, telefonla, bilgisayarla ilişkimiz sınırlayalım, en azında o etrafımızdayken çok maruz bırakmayalım,” diyorduk ki taşındık. “Yeni evde telefonlar belli bir yerde (örneğin çalışma masasının üzerinde) kalsın, o sınırın dışına çıkmasın; bahçede, yatak odalarında telefon olmasın,” diyorduk. Ama pek başarılı olmadık. Uzaktaki aile üyelerimiz, arkadaşlarımız merak ediyor. Hem yeni yaşam maceramızı, hem Guçi’yi… Biz de ara ara ipin ucunu kaçırıyoruz yine. Ee ne yapayım? Bahçede fıldır fıldır emeklerken onu sevenler görmesinler mi o anı?

Bazen tüm bu teknolojinin bir kara delik gibi bizi içine çektiğini düşünüyorum. Aptallaşıyoruz. Uyuşuyoruz. hayatımızdan televizyonu çıkardığıma ne kadar seviniyorum. En azından o yükten kurtulduk ve bizde çok büyük farklar yarattı. Bilgisayarı öyle silip atamam; bütün işim onun üzerine kurulu çünkü. Ancak bilgisayar, internet, sosyal medya ve her nevi uygulamanın beni, bizi o girdabın içine çekmesine de izin vermemek gerek. Ciddi ciddi irademi zorluyorum.

Neyse ki son günlerde bahçeyle daha haşır neşir olmaya başladık da telefonları bir kenara bıraktık. Bu konuda daha da ıslah olmamız gerektiğine karar verdik. Tayga için birincil olan şey bu aletler değil, bahçe ve dışarıdaki yaşam olmalı. Elbette bilgisayarı, interneti yok sayamam. Çocuklar artık bunun içine doğuyor. Kaçış yok. Ama en azından hayatlarının ilk birkaç yılında ne kadar az maruz kalsalar o kadar iyi.

Nasıl kurucaz dengeyi bakalım? Orta yol ne olmalı? Var mı önerisi olan?

Sevgiler Günü’nde TÜ-KET-ME-YE-LİM!

Tüketmek yerine tohum atın.

Şu Sevgililer Günü denilen şey ne zaman icat edildi? Benim bildiğim eskiden (en azından bizim ülkemizde) böyle bir gün kutlanmazdı. Her ne kadar birçok kişi ilişkisinin gidişatı için bu güne bel bağlasa da, sevgilisinin ne kadar “iyi” bir sevgili olduğunu “14 Şubat’ta aldığı (veya almadığı) armağana göre karar verse de ÇOK SAÇMA! İnsanlar birbirlerini sevsinler, birbirlerine güzel, nazik ve saygılı davransınlar yeter. Continue reading