Yangında kurtarılacak

the burning house 5

Yanan Ev – Yanına ne alırdın?

Çocukken devlet dairelerindeki saçma sapan dosya dolaplarının üzerindeki “yangında kurtarılacak” çıkartmalarına çok şaşardım. O dolaplar çok ağırdı bir kere? O telaşta nasıl taşınırdı? Hangi biri taşınırdı? Millet canını derdine düşmüşken kim taşırdı? (Suratsız memurlara bakıp hiçbirinin bu işe el atacağına ihtimal vermezdim o zamanlar; şimdi de vermiyorum.) Diyelim ki taşımaya karar verdiler, o dolaplarda tıka basa duran, üzerinde “dosya” yazan o pembe dosyalar yanmaz mıydı? Tamam, yanmasın diye kurtarılıyordular, anladım, ama mümkün müydü ki? Velhasıl kelam o “yangında kurtarılacak” çıkartmaları bir ütopyadan ibaret bence. (Hâlâ var mı bu uyarı çıkartmaları bu arada? uzun zamandır devlet dairesine gitmişliğim yok; meraktan soruyorum.)

Yangın meselesine dönelim. Yangın beni çok korkutur. Yangının kendisi kadar korkutucu olansa yangının getirdiği yıkım. Yangından sonra oluşan boşluk. Düşünsenize geçmişinize dair ne var ne yoksa yok olup gidiyor. Bebeklik patiğiniz, çocukluk fotoğraflarınız, sevdiklerinize ait anı birikintileri, en sevdiğiniz kitaplar, sevgilinizin armağan ettiği kalem… Tamam, insan o an canını kurtardığına şükreder muhtemelen ama sonrasında o boşluk hissi de az buz değildir herhalde. Korkunç. Kimsenin başına gelmesin.

the burning house 3

ABD / Seattle’dan Margarette Bacani konuya son derece pratik yaklaşmış: Tüm dijital hayatını içeren harici bellek, cüzdan ve telefon..

Geçenlerde bir arkadaşım bir web adresi yollamıştı. “The Burning House” (Yanan Ev) adını taşıyan sitede şu soru soruluyor: Eviniz yanıyor olsaydı yanınıza ne alırdınız? Continue reading

Tabiat Ana insanı döver

Günlerdir ablamlarla doğru dürüst iletişim kuramıyoruz. ABD’nin doğu kıyılarını haşat eden Sandy kasırgasından onlar da nasiplerini aldılar çünkü. Çok şükür New Jersey’nin nispeten içerlek ve yüksekçe bir yerinde oldukları için fiziksel bir hasarları yok. Ancak günlerdir elektrikleri kesik. Cep telefonlarının pilleri tükenmekte olduğu için çok az iletişim kurabiliyoruz. Ara ara “İyiyiz, bir sorun yok,” mesajları gelse de görüşememek, seslerini duyamamak burada içimiz hop ettiriyor.

Fırtına pazartesi oraya ulaşacak diye, ABD saatiyle gündüz sularında konuştum ablamla. Biz konuşurken arkadaki pencereden görünen ağaçlar hafif hafif uçuşuyordu. Sohbetimizin sonlarına doğru ağaçlar bayağı salınmaya başlamıştı. Ben geçen seneki Irene kasırgası gibi bir şey olup bitecek, sonra geçecek sanıyordum. O gece yaşadıkları bina epey sarılmış ablamın dediğine göre. deniz’in odasındaki tavandan bir çivi düşmüş bir de. hasar bu kadar. Ama arkadaki ağaçlık alandaki bazı ağaçlar devrilmiş; bazıları kökünden sökülmüş. Elektrik direkleri de beklendiği üzere devrilmiş. Günlerdir elektrikleri yok. Continue reading

İfrit Oluyorum No:24

Alt tarafı evleniyorlar diye motorlu taşıtlarına binip kornaya basa basa sokak aralarında gezinen insanlara İFRİT OLUYORUM!

Haydi o ikisinin gözü karardı diyelim… Onların etrafına doluşup daha fazla motorlu taşıtla, daha fazla korna sesi çıkaran eş-dost-akraba tayfasına ne demeli? Onlara daha çok İFRİT OLUYORUM! Continue reading

Deprem / Siyaset

Siyasetten hiç hoşlanmam. Siyasete bulaşmadım, bulaşmam. Siyasi bir görüşüm yoktur; sadece insan olmaya, insan gibi davranmaya, özgürlüğe ve yaşadığımız bütüne saygı duymaya inanırım.

Siyaset yapanları sevmem. Siyasetçiliği her tür çıkarı için kullanarak başkalarını sömürenlerden nefret ederim. Ama bir deprem olduysa, o depremi bile iğrenç siyasetlerine alet edip, bunun üzerinden gövde gösterisi yapanlar var ya, işte onlar nefret edilmeyi bile hak etmiyorlar. Continue reading

Nedir doğanın bu “insan” denenden çektiği

Kurbağalıdere

Dün atölyeye giderken Kadıköy’e varmadan, Kızıltoprak’ta indim. Hava gri ve  soğuk olmasına rağmen, güzeldi. Kazulet stadın yanından (stada göz ucuyla bile bakmadan ve onu yok  sayarak) geçtim. Köprünün üstünde durup Kurbağalıdere’ye dönüp şöyle derin bir nefes aldım. Ben çocukken ne pis kokardı burası. Bırakın durmayı, mümkünse ağzınızı burnunuz kapatıp bir an önce geçmeye bakardınız. Hele yazın… (Hoş, annemin çocukluğunda buralara pikniğe gelinirmiş. Kurbağalıdere’de hâlâ kurbağalar yaşarmış ya, neyse… İnsan dediğimiz tür temiz su buldukça içine etmeyi iyi biliyor.) Deredeki kayıklar, gri havalarda hep yaptıkları gibi yine bembeyaz parlıyorlardı. Martılar şendi. İçimden hepsine sevgilerimi yollayıp yoluma devam ettim.
Continue reading