Kuş gözlemcisi olmak için bahane mi arıyordunuz?

“Kuş gözlemcisi” diye adlandırıldığında kulağa pek havalı geliyor, değil mi? Halbuki kuş gözlemcisi olmak için gereken tek şey gözünüz, kulağınız. Bir de sabrınız. Üstelik her an her yerde yapabilirsiniz. Yani doğanın bağrına gidip yapmanız gerekmiyor illa. Ha, öylesi elbette en güzeli ve ideal olanı belki; ama şehrin karmaşası içinde de kuş gözleyebilirsiniz. Hem bence öylesi daha keyifli ve değerli. Şehrin gürültüsü içinde, tüm o kaosu dışarıda bırakıp sadece kuşlara odaklanmak insanı çok dinlendiriyor bence. Şehrin şikayet edilen taraflarını bir kenara itip, etrafınızda güzelliklerin de olduğunu keşfediyorsunuz. Bir süre sonra algıda seçicilik mi diyeyim, farkındalık mı, bir bakıyorsunuz ki aslında şehir denen yer de hiç fena değilmiş. Continue reading

Yıldönümü

Ben bu satırları yazarken henüz 19 Nisan bitmemişti. Bugün tamamlanmadan tarihe not düşmek istedim. Az önce Facebook da sağolsun geçen sene bugünden şu fotoğrafımı çıkarıp koymuş önüme:

19 Nisan 2014'te Erenköy'deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

19 Nisan 2014’te Erenköy’deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

Fotoğrafın açıklamasına demişim ki:

Bu evde Tayga doğdu, Bir Dolap Kitap doğdu. Bu balkonda çok çay içildi. Bu ev çok güzel anılar biriktirdi. Bu evde çok mutlu olundu. Hoşçakal Erenköy’deki yuvamız. Biz seni çok sevdik.

Evet, geçen yıl 19 Nisan’da Erenköy’den ayrıldık, düştük yollara. İstanbul’u geride bıraktık,  gürültüsüyle, uğultusuyla, tozu toprağıyla… Hiç bilmediğimiz küçük bir kasabaya, Urla’ya yerleştik. Şu geçen bir yılda Urla artık hiç bilmediğimiz bir yer olmaktan çıkıp evimiz oldu. Nereden hangi kestirmeden gidileceği, pazarında kimden ne alınacağı, hangi kasabın daha iyi olduğu, en iyi ekmek yapan fırını, en güzel papatyaların hangi tarlada yetiştiği, nerede hangi zeytin ağacının olduğu…vs. Bunların hepsini yavaş yavaş kaydettik belleğimize. Buralı olduk biz. Bir yıl geçti. Hiç pişmanlık duymadık niye geldi diye. Continue reading

Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Nazım Hikmet

Taksim’de “meydan düzenlemesi” yapmaya başladıklarından beri sinirlerim gergin bekliyordum. İğrenç, ne idüğü belirsiz, betonla kaplı bir sözümona meydan projesi çıkardılar. Kentin altını üstüne getirdiler. Gezi Parkı’na da o zaman (muhtemelen daha bile önceden) göz dikmişlerdi. Ağaç var ya orda, kesilsin. Bunların hobisi bu: Ağaç kesmek. Çünkü bunlar sağda solda ağaç gördüler miydi kendilerinden geçiyorlar. Kessinler ki yerine afili binalar dikip ona buna satsınlar. Doldurun cebinizi. Daha ne kadar dolacak o cepleriniz bakalım.

Aman dikkat. Bunlar sizin balkonununzdaki saksıdaki toprağa bile göz dikerler. Öyle gözlerini hırs para bürümüş. Bunlar maaşları bizim paramızla ödenen polis denen türü insanların üzerine salmaktan çekinmez.

Yazıp yazıp siliyorum. Söylenecek o kadar çok şey var ve oturduğum yerden o kadar sinirleniyorum ki iki çift sözüğü bir araya getiremiyorum. Şu an bebeğim olmasa durmaz giderdim. Gidemeyince daha da köpürüyorum.

Metronun Gezi Parkı çıkışını kapamışlar. Sözümona insanlara engel olacaklar. Belediye başkanı desen ortada yok. Vali, emniyet müdürü telefonlara bile çıkmıyor. İnsanlar o güzelim çınarların altında ağaçlara sahip çıkmaya çalışırken, gözü dönmüş manyak polis kalleşçe, sinsice sabahın köründe gelip insanların üzerine gaz sıkıyor. Eyleme destek veren korna çalan arabalara bile su sıktıkları söyleniyor.

Dün Instagramda bir fotoğraf vardı. Polis kordonunun karşısında gülümseyerek kitap okuyan eylemciler… Polislerin suratları duvar gibi, ifadesiz. Acaba akıllarından ne geçiyor diye düşündüm. Birileri onlara emir veriyor. Onlar da ellerinde tazyikli su, biber gazıyla saldırıya hazır bekliyorlar. Acaba işin ucunda ağaçların kesileceğini bile bile nasıl içlerine siniyor? İnsanlıkları sıfırlanmış mı bunların? Özellikle bu şekilde mi eğitiliyo bu tür? O yüzden mi insanların üzerine bu kadar rahat saldırabiliyorlar? Vahşisin polis!

Kar klişeleri

Bayılıyorum şu haber metinlerine.

Bir televizyon ya da gazetede kar muhabiri olmak, aşağıdaki gibi cümleler kurmak istiyorum:

“İstanbul karlı bir güne uyandı.”
“İstanbul bembeyaz.”
“İstanbullu’nun karla imtihanı.” Bir sonraki aşamada: “İstanbul karla sınavında sınıfta kaldı.”
“İstanbul kara teslim oldu.” Bunun daha çarpıcı versiyonu “İstanbul kara teslim!”
“Balkanlar üzerinden gelen soğuk hava dalgası yurda giriş yaptı.”
Soğuk hava İstanbul’u etkisi altına aldı.”
“İstanbul’a yağan kar günlük yaşamı olumsuz etkiliyor.” Continue reading

Kuşdili Çayırı için bir güzellik olabilir mi?

Geçenlerde “Korkmayın ağaçtan bu kadar” diye bir yazı yazmıştım ya hani… İşte tam da onun üstüne, az önce güzel bir haber okudum internette. İstanbul Serbest Mimarlar Derneği’nin geçtiğimiz yıl düzenlediği “S.O.S İstanbul Mimarlık Öğrencilerine Açık Fikir Projesi Yarışması“nda konu olarak “Kuşdili Çayırı ve Çevresi” seçilmiş.

Yarışmaya beklenenden daha fazla proje katılmış. Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü, 4.sınıf öğrencisi  İlknur Karlı’nın projesi,

“Çevreye uyumlu yaklaşımı ve yalın anlatımı ile projenin ulaşmış olduğu olgunluk seviyesi”

nedeniyle oy çokluğuyla birinci seçilmiş. (Yarışmanın sonucuyla ilgili haber burada.)
Continue reading

Korkmayın ağaçtan bu kadar

Geçenlerde bir konuşmaya kulak misafiri oldum. Konuşan kişiyle bir samimiyetim olmadığı (ve biraz da huysuz bir tip olduğu için) açıkçası lafa ortasından dalmak münasebetsizlik gibi geldi; sustum.

Konuştukları konu ağaçlarla ilgiliydi. Kadıköy’de eskiden Salı Pazarı’nın kurulduğu, şimdi iğrenç bir otopark arazisi olarak kullanılan yerde kazı yapıldığından söz ediyordu bu kişi. Kazı yüzünden otoparkın bazı yerleri kapatılmışmış, ortalık birbirine girmişmiş. Kazının sebebini duyunca şaşırdım. Continue reading

İstanbul’un hayvanları

Bu kediş, Suadiye'de kayalıklarda yaşayan bir familyanınn en haylaz üyesiydi. Muhtemelen şimdiye kadar üzerinden 4-5 kuşak geçmiştir.

Başlık ilk anda kulağa biraz kinayeli gelse de, kasttettiğim şey gerçekten de halis muhlis hayvanlar… İstanbul’un hayvanları dendiğinde aklınıza ilk ne geliyor? Ben hemen kedileri düşünüyorum. Bir kedisever olduğum için kedileri özel olarak kayırdığımı yadsıyamayacağım. Ama etrafınıza baksanıza, her sokakta, her köşebaşında, her ağaç gölgesinde, her çöp kovasında bir kediyle göz göze gelmez misiniz? Continue reading

Geldim!

Spa’ya gidiyorum, dönecem!” demiştim. Yaklaşık on günlük bir tatilden sonra bu sabah geldim İstanbul denen kente. Kaz Dağı eteklerinde geceleri göğü delercesine kopan bol gökgürültülü, yağmurlu fırtınalar güzeldi de, İstanbul’a yağmurda gelmek güzel olmadı. Yağmur her yere yakışmıyor.

Sabah ufak çaplı bir komanın ardından, koştura koştura bir toplantı… Oradan biraz daha koşturarak bu sefer karşıya geçtim başka bir iş için.

Kısaca, ayağımın tozuyla sırasıyla taksi, minibüs, vapur, otobüs, bir otobüs daha, servis aracı, tramvay, vapur ve trene bindim. Tabii her biri arasında bağlantı olacak şekilde patilerimi, halk arasındaki adıyla “tabanvay”ı kullandım. İstanbul’a hoşgeldim.

Merhaba İstanbul. Seni sevmiyorum.

Civcivli bir hafta sonu

Ne hafta sonuydu ama! Püf! Geçti bitti neyse. Ama bu iyi mi, yoksa kötü mü bilemiyorum. Her zamanki gibi bir ton işim vardı ve hiçbirini yapamadım.

Cumartesi sabahı Açık Radyo’daki programımız başladı. Cuma gecesi inadına uykum gelmedi de gelmedi. İki gündür atölyede eğilerek çalışmaktan tutuk bir boynum vardı. Biraz onun ağrısından, biraz bu aralar dadandığımız yeni hastalığımızdan (“Fringe”), biraz da ertesi günkü canlı yayın yüzünden kaçtı herhalde uykum. Sonunda yattım uyudum. Birkaç saat sonra alarm çaldı zaten. Kalkıp bir güzel kahvaltımızı yaptık. Hava, nisanın son gününde bize yine ihanet eder gibiydi. Tren-metrobüs-metro zinciriyle Elmadağ’a vardık.

Açık Radyo’nun binasının girişinde birkaç bisiklet vardı. Ah keşke biz de bisikletle gelseydik,” diye iç geçirdik. Aa, hayır, hayır, onu çıkışta dedik. Çünkü radyoya vardığımızda Yıldıray’la ikimizin acil tuvalet ihtiyacımız baş göstermişti. Sanki evde yapmamışız gibi, sanki gelene kadar birkaç litre su içmişiz gibi… Heyecandan şu halimize bak! Continue reading

Unuttuğunuz bir kitap yayımlanırsa…

Unuttuğunuz bir kitap yayımlanırsa ne olur? Hele ki o kitabı siz çevirdiyseniz… Ne olacak, çok güzel bir sürpriz olur.

Bin yıl önce (veyahut fi tarihinde) Henry Matthews’un “İstanbul’un Camileri” adlı kitabını çevirmiştim. Çok da keyif almıştım. Sanat tarihçisi olarak en severek yaptığım işlerden biriydi. Çevirdim, bitti. Kitap basılmadı. Ben de yayınevinin yayın programında bir değişiklik oldu falan sanmıştım. Sonra da unuttum gitti.
Continue reading