Geçen yaz ne yaptığını biliyorum!

Şişşşt, sen… Evet, evet,bu yazıyı okumak için blogumu ziyaret eden kişi! İster inan, iter inanma ama geçen yaz ne yaptığını biliyorum. İnanmıyorsan sayayım: Sıcaktan şikayet ettin. İşten, sevimsiz patronundan, ülke gündeminden, dünyanın gidişatından… Şikayet etmediğin günlerde ise tatile gittin. Boşuna inkar etme, gittin, biliyorum. Şu denize nazır ayaklarını uzatıp fotoğraf çektiren sen değil miydin yoksa? Bak şimdi şurada açık açık konuşuyoruz. Yunan adalarından birini ziyaret etmedim hiç deme sakın, yemezler.
Hayır, hayır, kıskanmadım. I-ıh. Ben hiç kıskanmam tatil yapanı. Kim demiş en son 2010 yılında tatile gittim diye. O sayılmaz. Çünkü çalıştığım yerde üstüm olan kişi gitmeme izin vermemişti. Herkes gitsindi ama ben gitmeyeyimdi. Gidince bir güzel param kesilmişti. Zaten üç beş gün ancak gidebildim.
Bak şimdi lafı niye bana getirdik ki? Hem ne olmuş ben bu yaz da tatile gitmediysem? Vallahi de kendi rızamla kaldım. İnanmıyor musun? Bittabi. Atölyemi o kadar seviyordum ki, orada bile isteye gönüllü olarak kalıp çalıştım. Camdan giren akşam güneşi mi? Ne olmuş azıcık ısındıysa içerisi? Yok canım, fırın 1040 dereceye çıkınca daha fazla ısınmadı. Zaten Ege’de değil miyiz? Her yer sıcak. Bana kıskanç diyorsun ama, yoksa sen benim atölyemin tropiğimsi sahra iklimini mi kıskandın? Hıh!
Evet, ne diyorduk? Hah, Yunan adaları… Evet, sen Yunan adalarının o aşırı mavi sularında salım salım salınırken, Cincüce cephesinde neler oldu neler. Hepsini kaçırdın. Ama neyse ki sana tüm olup biteni bir bir anlatacağım, hiç üzülme.

İşe fanzin yaparak başladım. Hep fanzin yapmayı istemiştim. Sonunda yaptım. İkinci sayısını yazın çıkaracaktım; ama sonra vazgeçtim. Çünkü yazın insanların algısında hafif bir şaşma oluyor. (Yunan adalarına giden biri olarak anladın sen ne demek istediğimi.) İkinci sayıya başladım, merak etme. Eylül ayı içinde bastırırım. İstersen sana da yollarım.

Şimdi şu fanzinleri usulca dağıtalım. 😉 . . . . . #cincucebobinhizmetleri #cincucefanzin

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce)’in paylaştığı bir gönderi ()

Atölyede yaz deneme-yanılmayla geçti. Elimin tekrar çamura alışması için uğraştım. Aklımdaki formları denedim. Elimdeki sırları denedim. Calcifer’e alışmaya çalıştım. Neyi ne kadar zamanda yapabildiğime baktım. Kimin neye ilgi gösterdiğini anlamaya çalıştım. Elimden geldiğince çok “Cincüce seramiği” üretmeye çalıştım.

Ürettiklerimin sayısı yavaş yavaş artarken, bir de sanal dükkan açtım. Sen şimdi gittiğin tatil beldesinde-mesela Yunan adalarından birinde- eşe dosta hediyelik eşya bakmışsındır mutlaka. Ama aklında bulunsun, sevgili Cincüceciğinden de bir şeyler almak istersen onun sanal dükkanına ya da Facebook mağazasına da arada sırada bir göz at. Hatta kendi evine seni mutlu edecek şeyler almak istersen de… Çünkü benim bu atölyedeki başlıca amacım beni mutlu eden şeyler üretmek ve insanların onları mutlu edecek ürünler almasına ön ayak olmak… (Vay be manifestom çıkıyor ortaya!)

İlki hezimetle sonuçlanan tabela girişimime daha küçük ebatta bir tabelayla devam ettim. Fırından sağ salim çıktı. Marangoza sağ salim gidip döndü. Ama biraz geç döndü. (Urla’nın ustaları desem anlarsın herhalde.) Usta çerçeveye yapıştırmadan getirince “Bari boyayayım tabelamı,” deyip boyadım. Güzel. Vernikledim. O da güzel. “Aaa, altındaki gazetelere yapışmış, şunları bir sökeyim,” derkene sen o sırada seramik panonun çerçevenin içinde olduğunu unut…(!!!)

Birazcık ders/kurs/atölye işlerine de giriştim. Çok şahane birkaç öğrencim oldu. Bu sayede harika bir arkadaş kazandım. (Zeliş, sana el sallıyorum!)

Ama bir yandan da acı bir deneyim de oldu. İnsanların sözlerinin genelde lafta kaldığını öğrendim. Geliriz deyip gelmeyenler, “Ne olur kurs aç, Allah aşkına kurs aç,” diyenler, “Gözünün yağını yiyim beni de al,” diyenler, “Dersler olunca önce bana haber ver,” deyip bir daha görünmeyenler, randevu verip gelmeyenler, gelmedikleri yetmezmiş gibi aramayanlar ve hatta gelip, ders alıp, ücret ödemeden gidenler… Her biri ayrı bir deneyim, evet…

Haziran ayında Urla Sanat Sokağı’nda tezgah açtım. Bildiğin işportacılığa soyundum. Şaka, şaka. Zabıta kovalamadı. Ama her hafta cuma, cumartesi kutuları, çantaları yükleyip, haldır haldır taşıdım. Sonra masa başında çile doldurdum. Evde bebelerim uyudu, onları göremedim. Sonra ne mi oldu? Hiç bir şey. Çok az insan, neredeyse hiç satış… Boşa geçen zaman ve emek olarak deneyim çizelgeme birer çentik attım.

Çok ilginçtir ki her hafta mutlaka en az bir iki kitap sattım. “Madem tezgahlara herkes kendi el emeklerini koyuyor, kitaplarımı niye sergilemeyeyim?” diye düşünmüştüm. İyi ki de yapmışım. Özellikle “Burun Giysisi” ve “Kes, Yapıştır, Çiz” çok ilgi gördü. Keşke burada daha önce söz etseydim Kes-Yapıştır-Çiz’den. Kitabın içine göz atmak istersen Instagram’da paylaştığım fotoğraflara göz atabilirsin. Hatta alsan çok eğlenebilirsin.

Madem kitaplardan söz ediyoruz, azıcık daha reklam yapayım mı? “Bu Kitap Senin” serisinin üçüncü kitabı olan “Anlat, Kaydet, Kendini Tanı” de yaz bitmeden yayımlandı.

Ya, işte böyle… Burnumuzun dibindeki Sakız Adası’na gitmediysek var bir nedeni…

Şimdi madem Eylül ayı geldi, yeni bir sayfa açabilirim hayatta. Her şeye yeniden başlıyorum. Yeniden kurslar, yeniden gelirim deyip gelmeyenler olacak; ama ben yoluma devam ediyorum. İsteyen peişimden gelsin.

Mozart New York’ta

mozart in the jungle 1Bilen biliyordur ama biz yeni keşfettik “Mozart in the Jungle”ı… Uzun zamandır en keyif alarak izlediğim dizi oldu Mozart in the Jungle. Konusu şöyle:

New York Senfoni Orkestrası’nın başına yeni bir şef getirilir: Maastro Rodrigo De Souza. Yeni şef, eski maestroyla taban tabana zıt bir tiptir. Bu tip durumlarda olduğu gibi yeni gelen yadırganır, eski düzen bozulduğu için hoşnutsuzluklar olur. Taraftarlarla mualifler karşı karşıya gelir.

Mozart jungleda mı bilmem ama konunun geçtiği müzik çevresinin tam bir kurtlar sofrası olduğu bir gerçek. Konunun odağındaki kişilerden biri elbette Rodrigo; diğeri ise senfoniye girmek için yanıp tutuşan genç obuacı Hailey. Dizideki diğer karakterlerin her biri ayrı bir tat veriyor. Baş kemancı Warren Boyd, Rodrigo’nun ikinci sezondaki asistanı Michael, radyocu Bradford Sharpe… Continue reading

Anne olmuştum, bir daha oldum.

moliolafkedi 1

Birkaç ay önce anne oldum ben. Tarifsiz bir duygu. İçinizden bir canlı çıkıyor. Aylarca bedeninizde büyüyen bir canlı geliyor dünyaya. Önce karnınızda büyüyor; sonra gözünüzün önünde gün be gün büyüyüp değişmeye, “olmaya” devam ediyor.

Guçi birkaç aydır hayatımda. Onu yavaş yavaş tanıyorum.

Oysa Moli ve Olaf Guçi’den önce de varlardı. Onlar zihnimden çıkmışlardı ama. Daha Bir Dolap Kitap diye bir şey yokken, bir gün Yıldıray’ın masasına gitmiştim bir nedenle. Orada onunla konuşurken, defterime çizivermiştim mini minnacık iki figür. Yanlarına da Moli ve Olaf diye yazmıştım. İsimlerinin neden böyle olduğunu soruyorlar hep. Bilmiyorum. O an, zihnim elime bu konutu vermişti de kalem Moli ve Olaf yazmıştı. Continue reading

Kitaplarımız hâlâ satışta

Uzun zaman önce, artık okumadığımız eski kitaplarımızın bir kısmını satışa çıkardığımızı duyurmuştum.

O zamandan bu yana pek çok kitap, yeni sahiplerine gitti. Ara ara tek tük satın alan oluyor. Ancak bizim sabrımız kalmadı. Salonun bir kenarına istiflediğimiz kitaplar sırtımızda kambur gibi ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Bir sahaf çağırıp yok pahasına da vermek istemiyoruz; çünkü daha önce benzer durumlar yaşadık. Gelip burun kıvırıp, “Bu satılmaz ki,” deyip iki kuruş para veren (hatta bazen vermeyen) sahaf kişisi, sonra gidip aynı kitabı onlarca katı edere satıyor. Yazık.

Biz de sahafı aradan çıkarıp doğrudan ilgilisi olan okura gitsin istedik. Fakat artık satışa bir son tarih belirledik. O tarihe kadar alan aldı. Yoksa yine her şartta sahafların kapısını çalmak zorunda kalacağız.

Eve bebek geliyor, bizi hafifletin anacığım.

*GÜNCELLEME* Kitaplar elden çıkarılmıştır.

Kitaplarımın bir kısmını elden çıkarıyorum.

Bin yıldır yapmaya niyetlenip üşendiğim, ertelediğim ve artık bana iyice yük olan kitaplarımızın bir kısmını elden çıkarma vakti geldi. Sadeleşme zamanı!

Kütüphanelerimiz yetmiyor. Bir de ablamın giderken bana bıraktığı kitaplarla ev artık dolup taştı. Ama yeni kitaplar aldıkça, artık bir kısmını uzun zamandır elimize almadıklarımız, bir daha okumayı düşünmediğimiz) satışa çıkarmaya karar verdik.

Gelecek parayı da bir kenara biriktirip kendime resim, seramik vs. malzemesi almak için değerlendirmeyi düşünüyorum.

*GÜNCELLEME* Kitaplar elden çıkarılmıştır.

 

Hâlâ buradayım, merak etmeyin.

Yakın çevremdekiler, arkadaşlarım beni dürtüp duruyor: “Neden yazmıyorsun? Niye ifrit olmuyorsun?

Neden yazamadığımı ben de bilmiyorum. Belki de yazmayı istediğim çok şey olduğundandır. Kafamın içi o kadar dolu ki, bazen ya balon gibi şişip havalanacağımı ya da o şişmiş balonun GÜÜM!! diye patlayacağını sanıyorum.
Neyse ki hâlâ buradayım, bir yere gittiğim falan yok.

Günlüğüme sanırım hiç bu kadar ara vermemiştim. Neredeyse bir buçuk ay olmuş. Geçen zamanda çok şey oldu.
Continue reading

Unuttuğunuz bir kitap yayımlanırsa…

Unuttuğunuz bir kitap yayımlanırsa ne olur? Hele ki o kitabı siz çevirdiyseniz… Ne olacak, çok güzel bir sürpriz olur.

Bin yıl önce (veyahut fi tarihinde) Henry Matthews’un “İstanbul’un Camileri” adlı kitabını çevirmiştim. Çok da keyif almıştım. Sanat tarihçisi olarak en severek yaptığım işlerden biriydi. Çevirdim, bitti. Kitap basılmadı. Ben de yayınevinin yayın programında bir değişiklik oldu falan sanmıştım. Sonra da unuttum gitti.
Continue reading

Sadeleştikçe hafiflemek…

Henüz işin başı... Ortalık daha dağılmamış.

Bizim için bayram seyran çok da fark etmez. Bize her gün bayram… Ama bu uzun tatili fırsat bilip, ne zamandır “Yapsak mı, yapmasak mı?” diye yetmiş kere düşünüp, sürekli ertelediğimiz, erteledikçe sırtımıza kambur gibi binmeye başlayan bir yükün altına girdik: Kütüphane tasfiyesi!

Bizim en büyük yükümüz kitaplarımızdır. Bunca yıl, pek çok taşınma gören bu kitaplar nakliyecilerden de hatırı sayılır miktarda küfür yemiştir. Üstelik azalacağı yerde artar bu meretler. En son evlendiğimizde iki kütüphanenin birleşmesi bahanesiyle epey bir şey atmıştık Yıldıray’la. Taşınıp yerleşirken biraz daha gitti. Ama geçen zamanda yine arttılar.
Continue reading

Neden hastalanırız?

Sevgili Günlük,

Üst solunum yollarım çıldırmış durumda. Dışarıda gece boyu kesintisiz bir yağmur sürerken, benim de burnumdan, ayıptır söylemesi, kesintisiz sümükler akmakta. Ciğerlerimin içinde bir yankı hissi. Frankensteinvari hırıltılar, borusal bir ses. Sanırım EŞEK GRİBİ oldum. İki gecedir soluyamamaktan uyku tutmadı. Bugün oturup düşündüm de, şu an çalıştığım işe git gel yaptığımdan beridir bu ikinci hastalık. Biri de başta olmuştu. Ee geçen kış turp gibiydim? Ondan öncekinde de… Ne oluyoruz? Sonra aklıma bir düşünce musallat oldu? Ruhsal durumum yüzünden nezle, grip vs. olmuş olabilir miydim? Olabilirdim.

- Kedinin hapşırması yağmur yağacağının göstergesiymiş. -Hapşi. -Harika!

Peki Louise Hay’i bilir misiniz?
Continue reading

Bir aylık bir yarışa katılıyorum!

Bir aylık sıkı bir yazı maratonuna başlıyorum. 1 Kasım tarihinde başlayacak ve 30 Kasım gece yarısından sona erecek olan “NaNoWriMo” faaliyeti… Hani şu daha önce sözünü ettiğim, ablamın bana hediye ettiği setin yaratıcıları vardı ya… İşte onlar 1999 yılından bu yana her kasım ayında bu “National Novel Writing Month (NaNoWriMo / Ulusal Roman Yazma Ayı” etkinliğini düzenliyorlar. Adamların amacı benim gibi kıvıl kıvıl kıvranıp yazacağı varsa da yazamayan kabızları hizaya sokmak için bir motivasyon kaynağı yaratmak.
Continue reading