Saffet Kedi

Şimdi oturduğumuz eve yeni taşınmıştık. Bahçenin dışındaki tarlada, bizim bahçeye bitişik dev gibi bir çitlembik ile onun koynunda küçük bir zeytin ağacı, diplerinde de koca bir böğürtlen çalısı var. Saffet’i ilk o zaman görmüştüm. Daha doğrusu görememiştim. O kadar ürkekti ve öyle hızlı hareket ediyordu ki, ben daha yanına yanaşamadan kaybolup gitmişti.

Safiye'nin yavrulari Saffet ve Safinaz bizim bahçeyi iyice oyun alanı bellediler.

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()


İki yavruydular. Çok çelimsizdiler. Anneleri de en az onlar kadar korkaktı. Ama gel zaman git zaman, ne olduysa artık, anne kedi yavruları bizim ön bahçeye taşıdı. Bahçede oynaşıyorlar, biz dışarı çıktığımız anda keklik gibi sekerek kaçıyorlardı. Anne çabuk alıştı. yemek verdiğimiz için olsa gerek, yanımıza yanaşmaya başladı. Pek de saftirik bir kediye benziyordu; yaşı da gençti. Adını safiye koydum. Ondan esinlenerek yavrulardan dişi olanına Safinaz, erkek olanına da Saffet dedim.
Safiye çok geçmeden yavrularını bize bırakıp gitti. Nasıl olsa bunların sırtı burada yere gelmez diye düşündü herhalde. Safinaz çok çıtıpıtıydı. Cüce gibiydi. “Çok yaşamaz bu,” dedik. Saffet ise aşırı yabaniydi. “Burada fazla kalmaz bu,” dedik. Continue reading

Domestik komşu olma çabası

Bir önceki Komşuya hasret dedikodugiller yazısının devamıyla karşınızdayız sayın seyirciler. Önce biraz nostalji:

Erenköy’deki eski evimiz bir sokak üzerindeydi. Karşımızda bizimkiyle ikiz bir başka apartman vardı. Erenköy ve çevre semtlerdeki eski, belli bir dönemi yansıtan, son yıllarda kentsel dönüşüme kurban giden kişilikli apartmanlar var ya hani, hah işte onlardan… Üç katlı, salon salomanje denen, insani ölçekte bir balkonu olan vs. vs. Eskiydi, bakımsızdı, haşatı çıkmıştı ama seviyorduk. Hele ki balkonumuzu… Mal sahibinin zamanında balkonu camekan kaplatıp, salon kaloriferini de buraya taşımasından dolayı bizim balkon evin bir odası gibi olmuştu. Yemek masamız balkondaydı. Köşede mini buzdolabı yazın meyve ve içki hizmeti veriyordu. Üzerindeki semaver ise her an her dakika kaynar, ezkaza kapatılmışsa, o akşam “Geçerken uğradım,” ya da “Simit aldım, trendeyim, geliyorum,” diyen bir arkadaşın verdiği sinyalle hemen tekrar çalışmaya başlardı.

Eh, biz de doğamız gereği dedikoducu tipleriz. daha doğrusu dedikoducu biraz sert kaçar, insanlar hakkında hikayeler yazmaktan hoşlanan tipleriz diyeyim. Bütün gün (ve bazen akşam ve gece de) balkonda oturunca ister istemez karşı binadaki yaşamlar da ilgi alanımıza giriyordu. Belki burada da yapmışımdır dedikodularını ya da zaman zaman bizim Bir Dolap Kitap‘a konu oldular; karşı apartmandakiler ve bizim sokaktan geçenler…

Sonra Urla’ya taşındık. Apartman hayatı sona erdi. Oturduğumuz ev, sitenin yol kotunun altında kaldığı ve önümüzde ağaçlar, çalılar vs. olduğu için yolu görme şansımız yok. Bir yanımız boş ev, diğer yanımızdaki evdeki gelişmeleri de önceki yazıda anlatmıştım zaten. hayatımızın bambaşka güzellikler geldi, onları yadsımıyorum ama ara ara da canımız sıkılmıyor değil. hani bir gelen giden olsa, “Falanca şunu yaptı, filanca böyle dedi,” falan diyesimiz geliyor ama malzeme yok anacım… Birkaç ay önce bir iki ev ileride bir rezalet koptu, yetişkinlerle gençler bilmediğimiz bir nedenden birbirine girdi, polis geldi de azıcık heyecan yaşar gibi olduk. Onda da ağaçlar yüzünden hiçbir şey göremedik, konuya hakim olamadık. Yani sıkıldık.

Sonra, önceki yazıda da dediğim gibi bir sabah Yıldıray yan eve kamyon geldiğini söyleyince bir silkelenip kendimize geldik. Yaşasın! Emlakçı kimi gezdiriyor bu sefer heyecanı sona ermişti, artık komşularımız vardı. Üstelik tam da ondan bir gece önce rüyamda oraya iki çocuklu ve üçüncüyü bekleyen genç bir çift taşınıyordu; aman ne güzeldi.

Continue reading

Komşuya hasret dedikodugiller

komsu 1Erenköy’de komşudan yana, daha doğrusu komşuluktan yana çok sıkıntı çektik. Doğruya doğru. Ne bir selam sabah, ne bir güler yüz. İlk taşındığımız zamanlarda “Merhaba,” deyip de kapı tuttuğumuz insanların yüzümüze bakmadan geçip gitmesine mi yanalım, apartman kapısını açıp da içeri girenlerin arkadan geldiğimiz gördüğü halde kapıyı tutmamalarına, kapının gözümüzün önünde dan diye çarpmasına mı yanalım… İnsanlık sıfırdı anlayacağınız. Bir seferinde yağmurlu bir günde uzun balıkçı yağmurluğuyla yürüyüşe çıkan Yıldıray ile bohem kılıklı, saç sakal birbirine girmiş iki arkadaşımızla kapıda karşılaşan bir komşu teyzemiz, Yıldıray’ın “İyi akşamlar,” demesi üzerine korkudan bir karış havaya sıçramıştı. Gerisini siz düşünün.

Ne zaman ki Tayga doğdu, ondan sonra bizi “normal insan” statüsüne aldılar. Kapıda durup konuşmalar, bebek sevmeler, “Ay hiç sesi gelmiyor, siz merak etmeyin” diye gönül ferahlatmalar… O güne kadar kapımızı çalmamış karşı komşumuz gelip “Sizde bebek mi var?” dediğinde Tayga birkaç aylık olmuştu. Yıldıray da bebeğimizin olduğunu söyleyince “Eee eşiniz hiç hamile değildi?!” (!) demesin mi Tey yarebbim!

Bir başka sefer üst katımızdaki teyze zili çalıp “Çocuklar bir şey sorucam, sizin evde böcek var mı? Bizde böcek gördüm de, evi ilaçlatıcam, bıdır bıdır…” bir şeyler söyleyip sonra sesini alçaltarak “Sizden bir bebek sesi mi geliyor?” diye sormuştu. Yine üç ay sonra!

Continue reading

3 Sözcük 3 Kural: Röntgenci ile Hırsız

Hani geçen hafta Yıldıray’la oynadığımız “3 Sözcük 3 Kural” adlı bir oyundan söz etmiştim ya… Hatta o oyun sırasında yazılmış bir de öyküyü yayımlamıştım.

Bilgisayarımın dip köşelerinden çıkan bir öykü daha var. Bu oyunun kural ve sözcükleriyse şöyle:

  1. Palto (Kışın giyilmeyecek.)
  2. Lahana (Benzetme olarak kullanılacak.)
  3. Öfke (vurdulu kırdılı bir biçimde, şiddetle değil, akılcı bir yolla ifade edilecek.)
  4. Continue reading