Deliliğin sınırını ne zaman geçtik?

ciglik_edvard munchBu blog benim evim sayılır. Tıpkı Bir Dolap Kitap gibi. Orası Yıldıray’la ortak yaşam alanımız. Burası ise benim kendime ait odam. Kâh günlüğüm oluyor, kâh atölyemin vitrini. O anki kullanım biçimim ne olursa olsun değişmeyen bir şey var: Burası benim kendim için güzel şeyleri biriktirdiğim ya da güzel olduğu için paylaşmak istediğim şeylerle doldurduğum bir sanal mekan.

Ama ben ne zaman yeni bir şeylere heves edip harekete geçmeye başlasam bir şey oluyor bu ülkede. Artık bu ülkede durup dururken insanların ölmesi sıradan bir şey gibi. (Durup dururken olmuyor elbette. Birileri – ki buraya hayli küfür ekleyin siz- biliyor da üç maymunu oynuyor, olup bitene göz yumuyor. Ya da bunlar üç maymun kadar bile akıl, şuur sahibi değil, gerçekten beyinleri alınmış, kukladan hallice, insan suretinde… q#!&çkljdaföjbghadfhjgaf!!!?x!!! Neyse… Burada siyaset yapmayayım şimdi. Olan masum insanlara oluyor.) Continue reading

Zen

Bebeğin doğumuna az kaldı. Son iki gündür hareketlerinde belirgin bir fark var. Daha şiddetli ve sert tekmeler (aslında topuk darbeleri) yiyiyorum. Başı iyice aşağıya dönmüş. Bu da kendini epey hissettiriyor. Her tekmeye bir kafa vuruşuyla eşlik ediyor artık.

İlk başlarda (dördüncü aya girerken) “Acaba ne zaman tekmeleyecek bu velet?” diye sabırsızlanırken, 20. haftada başlayan kıpırtılar, pıtırıklar giderek daha eğlenceli bir hal aldı.

Benim için asıl hamilelik 30. haftada başladı. Ondan öncesi fasa fisoymuş. 35. haftanın sonundaysa başka bir aşamaya geçtim. Karnımın içindeki her büyük hareket beni yerimden sıçratıyor. İrkiliyorum. Hatta bazen ürküyorum. “Acaba,” diyorum, “yoksa doğum mu yaklaşıyor?” Continue reading

Ufukta beliren kara bulutlar ya da gelecek kaygısı

Dün toplantımız olduğu için işe gittim. On beş kişiden oluşan bir ekiple çalışıyorum. Ekip üyelerinin yaşları 19’la 46 arasında değişiyor. Bazısı daha üniversite öğrencisi, bazısı meslek yaşamında yılları devirmiş olan on beş kişi… Üstelik hepsi farklı farklı ilgi alanları olan insanlar…

Bir iş yerinde bu kadar kalabalık bir grup oldu muydu, mutlaka bir yerden bir şeyler patlak verir ve herkes birbirine girer, değil mi? Sonra kırgınlıklar, kutuplaşmalar da olur; o ekibin tadı kalmaz. Ne derler bilirsiniz, “Nerede çokluk, orada b.kluk.” Continue reading

Otuz yılda bir…

Pazartesi günü şu güzel hayattaki otuz yılımı doldurdum. Tebrikler, kutlamalar bitti. Salı günü ikinci otuzluk devreye girdim.

Normal, sıradan bir güne başladım. Bisikletime atladığım gibi yola çıktım.

Hedef: Koşuyolu’ndaki seramik atölyesi.

Amaç: Bir gün önce sipariş ettiğim astar boyaları almak.

Yıldıray huysuz bir gününde olduğu için, benimle gelme önerimi reddetti. Ben de ısrar etmedim. Oturup çalışması gerekiyordu çünkü. Yola çıktım. Hava bulutlu ama güzeldi. Sahil yolu mis gibi deniz ve temiz hava kokuyordu. Manyak motorlu taşıt sürücüleri bugünlük Kalamış sahil yolunu rahat bırakmışlardı. Kadıköy’e çıktım. Acıbadem’e yöneldim. Rahat, sorun yok. Acıbadem ışıklardan Tepe Nautilus’a inen yokuşa saptım. Tepe’ye kadar da bir sorun yok. İleride, taa 100-200 metre ileride kırmızı montlu bir kadın… Yaklaşıyorum, yaklaşıyorum… Devamı…