Eylül

Eylül ayı geldiğinde bir başka hissediyorum ben. Açıkçası ne zamandır bu şekilde hissettiğimi kestiremiyorum. Çocukken sonbaharın gelmesinden hoşlanmazdım. Çünkü sonbahar demek yazın bitmesi, tatilin sona ermesi demekti ve bu, çok yakında okulların açılacağı gerçeğiyle yüzleşmek demekti. Sanırım eylüle karşı hislerim üniversite yıllarımda değişti. Tekrar derslere dönecek olmak o zamanlar sevilen bir şeye dönüşmüştü artık.

Sonbahar genelde yaşamın sona yaklaşmasıyla ilişkilendirilir. “Hayatının sonbaharı” lafını hiç sevmem ben. Sonbahara olumsuz bir anlam yüklemeye içim elvermiyor. Kim bilir, hayatımın sonbaharına yaklaştığımda bu konuyu tekrar gündemime sokabilirim ama şimdilik hayır.

Merhaba sonbahar!

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce)’in paylaştığı bir gönderi ()

Şimdi yaza dair tüm o olumsuzlukları yavaşça yere bırakalım ve yılın bu güzel, serin, sarı-turuncu başlangıcıyla her şeye yeniden başlayalım.

Geçtiğimiz 1 Eylül’de eylülün gelmesine niye sevindiğimi düşündüm biraz. Sonra Eylül’ün güzel bir başlangıç olduğuna karar verdim. Başlangıçları severim. Şu çook uzun ve ağır ve sıkıcı ve yapış yapış yaz nihayet sona erdi. Tatilini sündürenlerin tatilleri de sona erdi. Herkes tekrar silkelenip hayatını alışıldık rayına oturma çabasında. Yazın getirdiği dikkat dağınıklığı, aylaklık, tembellik, ne yapacağını bilememe halini üstümüzden silkiyoruz.

Buraya en son yazdığımda atölyem daha tazecikti. Bir şeyleri yoluna koyma çabasındaydım. Yazacak binlerce şey vardı aklımda. Hatta buraya da unutma diye not etmiştim. Hiçbirini yazamadım. Çünkü gündüz atölyede debelendim; akşamüstleri eve koşup çocukları alıp azıcık Yıldıray’ın rahatlatmaya çalışmakla geçti. Atölyede çalışırken eve gidince ne yemek yapsam diye kafam meşgulken, eve gelince de çamaşırı mı asayım, ortalığı neresinden nasıl toplayayım telaşı ve çocukların çığlıkları (ve bizimkilerin tabii) arasında ertesi gün atölyede hangi işleri sıraya koyacağımla zihnimi meşgul ettim. Ekonomik kaygılar zihnimi, dünyanın en berbat annesi olduğuma dair inancımın yüreğimi yordu bir yandan.

İtiraf etmeliyim ki zor bir yaz oldu. Ama bana çok şey öğretti. Ve tüm o zorluklarıyla birlikte geride kaldı. Niye? Çünkü eylül geldi. Eylül=Yeni bir başlangıç.

Haydi başlayalım o zaman.

Doğa arkadaşımın kutusu

Çok güzel bir oyuna katıldım ben. Daha doğrusu yazın ilk önce Yıldıray katıldı. Daha da doğrusu ailece katıldığımız bir oyun bu. Doğa Güncem blogunun yazarı Burcu Meltem Arık ile Banu Binbaşaran’ın önderliğinde başlatılan oyunun adı “Doğa Arkadaşımın Kutusu.”

Oyunun amacı doğaya yeni bir gözle bakmak, belki de bakmadığınız, her gün önünden gelip geçtiğiniz doğa parçalarını, canlıları, yaşamın değişik türlerini fark etmek ve çocuğunuz varsa ona da çevresini yepyeni bir gözle algılama şansı tanımak (ve belki de bu alışkanlığı kazandırmak.)

doga arkadasimin kutusu 1

Yaz kutumuzun içindekiler

Yaz sonunda katıldığımız oyunun ikincisini geçtiğimiz günlerde tamamladık. Her gündönümünde yenilenen oyunda grup liderleri sizi gizli bir doğa arkadaşıyla eşleştiriyor. Çocuğunuz adına katılıyorsanız, birbirine yakın yaşlardaki çocukları eşleştiriyorlar. (Öğretmenler sınıflarıyla da katılabiliyorlar.) Sonra belirtilen tarihe kadar başlıyorsunuz doğada gezinmeye. İster ormana gidin, ister mahallenizin sokaklarında yürüyün, ister az aşağıdaki sahilde yürüyüş yapın, ister apartman bahçenize göz atın. Amaç çevrenizdeki bitkileri “görmek”. Yaprakları, tohumları, meyveleri, dalları, deniz kabuklarını, salyangoz kabuklarını, ağaç kabuklarını, dikenleri, çiçekleri “görmek”. Sonbaharda kurumaya, çürümeye başlayan yaprakların nasıl bir dönüşüm geçirdiklerini fark etmek, kurumuş yaprakları özenle kitap aralarında kurutup renklerini hapsetmeye çalışmak, kozalakların altın oranına bir daha, bir daha hayranlık duymak, yakınlarında meşe ağacı var mı diye daha fazla aranmak… Continue reading

Patlak boru

patlak boruSevgili Günlük,

Feci haldeyiz. 2015 ne uğursuz başladı anacım. Önce Tayga hastalandı. Onun peşinden hastane, doktor dolaştık. Sonra bana bir haller oldu. (Hastanede Tayga’yı muayene masasına yatırdığımızda yanımıza bir oğlan gelip BÖ-HÜÜÜ! diye yüzümüze öksürdü ya, ben ondan kıllanıyorum.) Hastalık yüzünden (hava da soğuktu) daha beter üşümeyelim diye iki gün yıkanmayacağımız tuttu. O da İzmir’in 50 yıldır görülmemiş soğuklarına denk geldi, iyi mi!

Yahu sıcak memlekete geldik sanıyorduk biz,  ne hallere düştük günlükcüğüm. Gerçi kar mar gördüğümüz yok ama keşke diz boyu yağsaymış dedik. Hiç değilse “Çok kar yağdı da ondan oldu,” derdik. Olup olacağı bir akşam azıcık sulu kar yağdı o kadar. ama o kuzey rüzgarları yok mu, işte onlar canımıza okudu. Gece -6’lar, -7’ler İstanbul’da gördüğümüz şey değildi. İstanbul’daki evde oturduğumuz altı yılda yatak odamızın balkon kapısını bir kere tatile giderken, bir de bir seferinde kar yağdığında kapamıştık. Burada istediğin kadar kapı camı, pencereyi, doğramaların arasında üfürdü de üfürdü. Hissedilen sıcaklık daha da düşükmüş. Tabii böylece ne oldu? Continue reading

Kar klişeleri

Bayılıyorum şu haber metinlerine.

Bir televizyon ya da gazetede kar muhabiri olmak, aşağıdaki gibi cümleler kurmak istiyorum:

“İstanbul karlı bir güne uyandı.”
“İstanbul bembeyaz.”
“İstanbullu’nun karla imtihanı.” Bir sonraki aşamada: “İstanbul karla sınavında sınıfta kaldı.”
“İstanbul kara teslim oldu.” Bunun daha çarpıcı versiyonu “İstanbul kara teslim!”
“Balkanlar üzerinden gelen soğuk hava dalgası yurda giriş yaptı.”
Soğuk hava İstanbul’u etkisi altına aldı.”
“İstanbul’a yağan kar günlük yaşamı olumsuz etkiliyor.” Continue reading

Dut macerasına devam

Cincüce duttan bildiriyor sayın okurlar, dutseverler.

Ağacı bir de üstten ve içeriden fethedeyim dedim!

Sahildeki dut arsızlığımız tam gaz sürüyor.

Neredeyse gün aşırı ziyaret ettiğimiz, altında dostları ağırladığımız, adeta buluşma yerine çevirdiğimiz ve resmen kendi dutumuz bellediğimiz dutlarımız meyve vermeyi sürdürüyor.
Continue reading

Dut yemiş bülbüle dönmek

Bunun gibi birkaç avuç düşünün!

Of amanın amanın o ne duttu öyle! Dün, dinen yağmuru fırsat bilip, akşamüstü kendimizi sokağa attık. Ver elini sahil…

Kısa bir tur atıp dönecektik. Sonra bir baktık ki kendimizi bizim dutların orada bulmuşuz.

Daha birkaç hafta önce sahildeki dut dostumuzun önceki yıllara göre daha meyveli olduğunu söylemiştim ya hani… İşte o vakitten bu yana bizim dut ağacı güneşle işbirliği yapmış, dutlarını büyütüp ballandırmış. Uzanabildiğimiz kısımlardakiler henüz tam olgunlaşmasa da birkaç tane tadına bakabildik.

Ama asıl bomba bizim küçümen karaduttu. Yanındaki heybetli dut ağacına nispet yapar gibi, bizimki bir dutlanmış, bir dulanmış ki sormayın. Ellerimiz kararana kadar yedik, yedik, yedik…
Continue reading

Yaşasın kar yağıyor!

Nasıl özlemişim karın yağışını izlemeyi… Sabah uyanınca ilk yaptığım salona koşup panjurları açmak oldu. Kar yağıyordu! Rüyamda uyanınca ortalığı bembeyaz bulduğumu görmüştüm. Ama sabah yerleri ıslak görünce biraz bozuldum tabii. Ama olsun, kar yağıyordu ya…

Sonra yağdı, yağdı… Yerler ve hatta yol bile beyazlaşmaya başladı. Yıldıray’laçocuk gibi şeniz. Hemen gece yarısı olsun istiyoruz. Kar daha da biriksin, ortalık iyice pufidik olsun da şöyle güzel bir yürüyüşe çıkalım.

Ev sıcacık. Öğleden sonra sıcak kakao yapıp içtik. Tam da turta havasıydı aslında. Akşam planımız belli: Benim defalarca seyrettiğim, Yıldıray’ınsa hiç izlemediği “Kuş Kafesi”ni izlemek. Yanında da cin mısırı! Keyif diye ben buna derim.