Mutlu olmak = Vicdan azabı

İnsan mutlu olunca vicdan azabı duyar mı? Vicadanı sızlamasın diye onu mutlu eden şeylerden kaçar mı? Ben tam olarak böyle gelgitler yaşıyorum epeydir. Hangimiz yaşamıyor ki? Böyle her şeyin b.k gibi yaşandığı bir ülkede artık neye üzüleceğimiz bilemezsek, her olayın arkasında art niyet ararken, herkesi kötü bilirken, üstelik kötülerin ellerini kollarını sallayarak gezindiğini görürken, paranoyayla sarınıp sarmalanmışken kolay değil ki mutlu olmak.

Harry Potter serisinde Voldemort güçlendikçe büyücüler dünyası nasıl da biçim değiştirmeye başlamıştı… Harry’nin 11 yaşında aldığı çağrı mektubuyla adım attığı sihir dünyası ilk başta nasıl da ışıl ışıldı. Ama 4. kitabın sonundan itibaren işler değişmeye başlamıştı. Voldemort güçlendikçe yandaşları da güçlenmişti. Sihir Bakanlığı yavaş yavaş tavır değiştirmeye başlamış, son bölümdeyse artık işler iyice çığırından çıkmıştı. Doğru, dürüst, her şeyi usulünce yapan biriyseniz bu dünya artık size göre olmuyordu. oyunuzu kötülükten yana kullandıysanız arkanız sağlamdı. J. K. Rowling bir fantezi dünyası yaratmış olabilir; ama dediği şeyler ha sihirbazlar ve cadıların dünyasında olmuş, ha bizim dünyamızda, çok da fark etmiyor aslında. Continue reading

Mutluluk…

yorganHani bazen yatağa yattığınızda içiniz ürperir ya…  O ana kadar üşüdüğünüzü fark etmeden dolanmışsınızdır evin içinde. Ya da üşümüşsünüzdür de üstünüze bir şey almaya üşenmişsinizdir.

Yatağın içinde dizlerinizi karnınıza çeker, sırtınızı eğip büker, büzülüverirsiniz. Titreme bütün vücudunuzu tepeden tırnağa bir silkeler.

Sonra bir bakarsınız ki aslında yumuşacık, pufidik bir yorganın altındasınız. Yorganı kafanıza kadar iyice çeker, sırtınızdaki kısmını iyice sıkıştırır, ayaklarınızın altına dolarsınız: İşte ısındığınızı hissetmeye başladığınız an.

İşte o an yorganın verdiği mutluluk hissini hiç bir şeye değişmem. 🙂

*Fotoğraf: Perclue / Guardian Witness

Mucurteker masalı

Cuma akşamı Yıldıray “Bence FriendFeed’e bir bakmalısın,” dedi. Geç bir saatti. Epeydir FF’e girmemiştim. O sırada Belgariad dizisinin son cildinin son bölümlerini okyordum ve başka hiçbir şeyle ilgilenmek istemiyordum. Yıldıray “Ama bunu hemen görmen lazım,” diye üsteleyince, öfür pöfür kitabı kapattım.
Bilgisayarı açtım.
FriendFeed’i açtım.
Direkt iletiler’i tıkladım.
Amanıııın! İşte bu açıldı:
Continue reading

Dut macerasına devam

Cincüce duttan bildiriyor sayın okurlar, dutseverler.

Ağacı bir de üstten ve içeriden fethedeyim dedim!

Sahildeki dut arsızlığımız tam gaz sürüyor.

Neredeyse gün aşırı ziyaret ettiğimiz, altında dostları ağırladığımız, adeta buluşma yerine çevirdiğimiz ve resmen kendi dutumuz bellediğimiz dutlarımız meyve vermeyi sürdürüyor.
Continue reading

Dut yemiş bülbüle dönmek

Bunun gibi birkaç avuç düşünün!

Of amanın amanın o ne duttu öyle! Dün, dinen yağmuru fırsat bilip, akşamüstü kendimizi sokağa attık. Ver elini sahil…

Kısa bir tur atıp dönecektik. Sonra bir baktık ki kendimizi bizim dutların orada bulmuşuz.

Daha birkaç hafta önce sahildeki dut dostumuzun önceki yıllara göre daha meyveli olduğunu söylemiştim ya hani… İşte o vakitten bu yana bizim dut ağacı güneşle işbirliği yapmış, dutlarını büyütüp ballandırmış. Uzanabildiğimiz kısımlardakiler henüz tam olgunlaşmasa da birkaç tane tadına bakabildik.

Ama asıl bomba bizim küçümen karaduttu. Yanındaki heybetli dut ağacına nispet yapar gibi, bizimki bir dutlanmış, bir dulanmış ki sormayın. Ellerimiz kararana kadar yedik, yedik, yedik…
Continue reading

Mutlu olmak için birkaç neden

Fotoğraf: Emenel

Akşam üstü çıktık, yürüdük. Onca işi gücü bıraktık. Bazen her şeyi öylece bırakmak lazım. Koşturmacanın içinde, hani şu ünlü “Yuvarlanıp gidiyoruz!” tabirinin tam da kastettiği yaşamın içinde kaçırıyoruz güzellikleri. Soluklanmayı unutuyoruz. İnsan nefessiz yaşayabilir mi?

Sahile indik. Muhteşem bir günbatımına karşı yürüdük. Bir sürü bisikletli gördük bugün. Bir sürü bebek gördük. Bir tanesi belki de ilk adımlarını atıyordu çimenlerde. Gençler deniz kıyısındaki sete dizilmiş, biralarını içiyorlardı. Bazısı çimenlerdeki, her zaman takıldıkları yerdeydi.
Continue reading

Bir dolap montajıyla gün geçer mi?

Geçer, geçer… Öyle bir geçer ki. Hele montajı yapan aklı beş karış havada iki şaşkınsa…

Sebebi şu: Dün abimlere gittik. Önce şöyle ağzımıza layık bir kahvaltı yaptık. Kahvaltıda kendi cüssem kadar yiyince “Seda mı hamile, yoksa ben mi?” diye sormadan edemedim. Annem bir haftadır oradaydı. İlk peynir yapma girişimini de orada gerçekleştirmiş. Sonuç muhteşem bir “kekikli peynir”di. (Bu konuda yeni girişimlerimiz olunca tarifini vereceğim.)

Sonra işe başladık. Abimin işi olduğu için o yoktu. Yıldıray’la ben birer süper kahraman edasıyla iki odanın eşyalarını oradan oraya taşıdık. Sonra sıra kolisinde duran dolabı montajlamaya geldi…  Montaj mı? Ha ha! Çocuk oyuncağı! Başladık parçaları birleştirme. Kasa oluştu. Arka taraf da çivilendi. Sıra geldi çekmece ve kapaklara… Continue reading

Yeni havadislerim var

Sevgili Günlük,

Seni çok ihmal ettiğimi biliyorum. 2010’a girdik gireli neredeyse yüzüne bakmaz oldum. Kendimi serseri mayın gibi hissettiğimden midir acaba?

***

Aldığım senaryo işinde fena bir koşuşturmacanın içine girdim. Rahat rahat yapacakken nasıl sıkıştım anlatamam. Meğer seslendirmeyi yapacak kişi askerdeymiş. Tüm senaryoların seslendirmesini izne geldiğinde yapacakmış haberi gelince paçalarım nasıl tutuştu, nasıl tutuştu… Sonunda geçtiğimiz Pazar günü son senaryoyu da yolladım, bitti. Ama ben de bittim. Continue reading

Yeni yıldan ne beklemeli?

Sevgili Günlük,

Bugün 2009’un son günü. Aslında yeni yıl dileklerimi 1 Ocak’ta, yeni yılın en taze gününde yapmayı planlıyordum; ama bir baktım ki daha şimdiden yazmaya başlamışım. Nedense bu web günlüğü bende bağımlılık yapmaya başladı. Yazı yazmayı hep sevdim; hatta çok şükür ki bunu iş olarak yapıyorum. Ama mini mini blogum kalbimde ayrı ve özel bir yer edindi galiba. Nedeni yazılarımı paylaşıyor olmam olabilir mi acaba?

Çevremdeki çoğu kişi “2009 bir an önce geçsin, bitsin, zaten hiç sevmemiştik,” diyor.  Ne yalan söyleyeyim, ben sevdim bu 2009’u… Çok yoğun ama bir o kadar keyifli bir çalışma dönemi geçirdim. Yaratılıcılığımı olabildiğince kullandım. İki ayrı öykü fikrim 2009’da doğdu. Gerçi şu aralar bu konuda yan gelip yatmaktayım ama olsun; 2010’da büyüyüp çocuk olacaklarını biliyorum. Çok keyif alarak çevirdiğim bir kitap yayımlandı. Kendimi bir anda senaryo yazarken buldum. Sonra bir baktım ki blog yazmaya başlamışım. Önce bisiklet günlüğümüz, sonra da burası. Yaşasın yazı çizi! Continue reading

Yaşamımdan renkler

Sevgili Günlük,

Yaşamdan keyif almak için ne çok neden var, değil mi? Ne mi mesela?

Yaşam gerçekten keyifli!

  • Masamda oturmuş çalışırken, ne zaman “Çok sıkıldım,” diyecek olsam, cama boncuk gözlü kumrular geliyor. İşi gücü bırakıp onları seyrediyorum.
  • Evimizin çaprazında bir çiçek serası var. Yaz kış pembelere, morlara, yeşillere bakıyoruz.
  • Galiba bizim sokakta özgür bir papağan yaşıyor. Ara ara cırtlak sesini duyuyorum.
  • Yıldıray bağlama çalmayı öğreniyor. Evin içini her gün sevimli tıngırtılar dolduruyor.
  • Continue reading