Allahlık Ali Bey

Geçen gün bloga yazı yazarken “allahlık ali bey” diye bir ifade kullandım. Bana sık sık olur bu, hep kullandığım ya da duyduğum ifadeler olur; haklarında hişç düşünmem bile. Sonra bir an gelir ki o laf kafamın içinde çınlamaya başlar. Anlamlandırmaya çalışırım; ya da anlamının nerene geldiğini düşünmeye, bulmaya, araştırmaya başlarım. İşte geçen gün de “Allahlık Ali Bey kim ki?” diye düşündüm. (Bu arada A’lar, B’ler büyük mü, küçük mü, bu özel isim sayılır mı, yoksa küçük harfle mi yazsam kafam hayli karışık. O yüzden çalakalem yazıyorum.)

TDK’ya göre allahlık Ali bey (sadece Ali’nin A’sı büyükmüş bu arada) “hiçbir şeyle ilgilenmeyen, olaylardan habersiz olan” demekmiş.Deyimi googlelayınca karşıma bir Ekşi Sözlük linki çıktı (ki bu, daha ilginç bilgilerle karşılaşma olsılığım var demekti); hemen tıkladım. Böylece 70’li yıllarda Miliyet Gazetesi’nde “Allahlık Ali Bey” diye bir bant karikatürün yayımlandığını öğrenmiş oldum:

70’li yıllarda (80’lerin başlarına kadar) milliyet gazetesinde yayımlanan bir çizgi-bantın baş roldeki tiplemesi.hürriyet‘in güngörmüşler‘i tadında bir çizgi banttı bu. allahlık ali bey hep beyaz bir gömlek giyer, siyah kravat takardı. nedense medya uçurdu ali bey’i, uçuş o uçuş; kaliteli ve komik bir çizgi banttı hatırladığım kadarıyla. (Comandante adlı kullanıcının entry’si.)

Continue reading

Yıldönümü

Ben bu satırları yazarken henüz 19 Nisan bitmemişti. Bugün tamamlanmadan tarihe not düşmek istedim. Az önce Facebook da sağolsun geçen sene bugünden şu fotoğrafımı çıkarıp koymuş önüme:

19 Nisan 2014'te Erenköy'deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

19 Nisan 2014’te Erenköy’deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

Fotoğrafın açıklamasına demişim ki:

Bu evde Tayga doğdu, Bir Dolap Kitap doğdu. Bu balkonda çok çay içildi. Bu ev çok güzel anılar biriktirdi. Bu evde çok mutlu olundu. Hoşçakal Erenköy’deki yuvamız. Biz seni çok sevdik.

Evet, geçen yıl 19 Nisan’da Erenköy’den ayrıldık, düştük yollara. İstanbul’u geride bıraktık,  gürültüsüyle, uğultusuyla, tozu toprağıyla… Hiç bilmediğimiz küçük bir kasabaya, Urla’ya yerleştik. Şu geçen bir yılda Urla artık hiç bilmediğimiz bir yer olmaktan çıkıp evimiz oldu. Nereden hangi kestirmeden gidileceği, pazarında kimden ne alınacağı, hangi kasabın daha iyi olduğu, en iyi ekmek yapan fırını, en güzel papatyaların hangi tarlada yetiştiği, nerede hangi zeytin ağacının olduğu…vs. Bunların hepsini yavaş yavaş kaydettik belleğimize. Buralı olduk biz. Bir yıl geçti. Hiç pişmanlık duymadık niye geldi diye. Continue reading

Nintendo nostaljisi

Nintendo: LifeboatSize de olur olmadık zamanlarda bir zamanlar bildiğiniz, ama sonradan unuttuğunuz bazı şeyler böyle bir anda malum oluverir mi? Bana çok olur. Apansız, hiç alakasız bir anda öyle bir şey hatırlarım ki bir anda içimi mutluluk kaplar “Tabii ya, bi de bu vardı,” der aptal aptal sırıtırım. Bunlar genelde çocukluk anılarımdan kopup gelen anımsatıcılar olur.

Benim çocukluğum güzel hem de çok güzel geçti. kötü bir şeyler olduysa bile çok azlarmış ki hiç hatırlamıyorum bile. Aklımda hep güzel anlar, güzel zamanlar kalmış. Şimdi bu güzel anılardan bahsediyor, arkasından da güzel bir şey gelir herhalde,” diyorsun. Halbuki bu sefer bahtınıza çıka çıka bir elektronik oyuncak çıktı. Nintendo’nun bu şapşirik oyuncağı aklıma düştü geçenlerde. Nereden çıktı diyecek olursanız, işte bunu ben de bilmiyorum. Yoo, hayır, şimdi hatırladım Geekyapar’da denk geldiğim bir yazı aklıma düşürdü. Bu bir yazıdan çok bir video haberi aslında. Zamane çocuklarının eline 90’ların efsane oyuncağı Nintendo tutuşturulmuş ve çocukların tepkisi gözlenmiş. Ah be yavrum, size abidik gubidik geliyor bunlar ama sen asıl bizim zamanımızdakileri göreydin…

90’ların Nintento Game Boy’u bir çocuğa epey pahalıya patlayan değerli bir ganimetti. 80’lerdeyse bunun daha azını mumla arıyordun. Benim sevgiyle andığım oyuncak işte bu Game Boy’un ağa babasıydı. Tam iki ekranı (multi screen!) vardı. GameBoy adı yoktu o sıralar daha; “Game&Watch” deniyordu bunlara. Bizimki 1983’de piyasaya çıkmış; düşünün ki dah Super Mario bile daha yokken… Oyuncak aslında benim değil abiminde. Ona da galiba sünnet hediye olarak mı geldiydi, öyle bir şey. Tam ganimet yani. Sonradan başka bir iki Game&Watch’ımız oldu ama bunun yeri bir başkaydı.

lifeboat 2Oyunda yanan bir gemiden kaçan yolcuları bir filikayla adaya taşıyordun. Filikayla bir o ekrana bir diğer ekrana mekik dokuyordun. Filikanın yolcu kapasitesi de sınırlıydı. Sen adamcağızları adaya indirdikçe yangından kaçmaya çalışanlar da hızlanıp senin elini ayağını dolaştırıyordu. Düştüler mi köpek balıklarına yem oluyorlardı; için sızlıyordu tabii haklı olarak. Karaya çıkanlarsa ellerini kollarını sallaya sallaya bir seviniyorlardı ki sormayın. Kara kuru çöp adamlardı bunlar. Abim ortalıkta yokken oynama sırası bana geçerdi. birbirimizin rekorunu geçmeye çaşırdık. Uzun yıllar durdu bu oyuncak bizde. peki sonra ne oldu hiç bir fikrim yok. Abim sanırım birisine vermişti.

Adını, sanını bir türlü hatırlayamayınca daldım internete, buldum çıkardım. “Life Boat”muş adı. Aşağıda da videosu var. Bu da böyle bir nostalji oldu benim için. Sizin var mıydı bir çocukluk oyuncağınız? Ama böyle ilk djitallerden, ilk elektroniklerden kıymetli bir şey? Hadi hatırlayın da sizin de apansız, hiç alakasız bir anda içinizi mutluluk kaplasın.