Mutluluk…

yorganHani bazen yatağa yattığınızda içiniz ürperir ya…  O ana kadar üşüdüğünüzü fark etmeden dolanmışsınızdır evin içinde. Ya da üşümüşsünüzdür de üstünüze bir şey almaya üşenmişsinizdir.

Yatağın içinde dizlerinizi karnınıza çeker, sırtınızı eğip büker, büzülüverirsiniz. Titreme bütün vücudunuzu tepeden tırnağa bir silkeler.

Sonra bir bakarsınız ki aslında yumuşacık, pufidik bir yorganın altındasınız. Yorganı kafanıza kadar iyice çeker, sırtınızdaki kısmını iyice sıkıştırır, ayaklarınızın altına dolarsınız: İşte ısındığınızı hissetmeye başladığınız an.

İşte o an yorganın verdiği mutluluk hissini hiç bir şeye değişmem. 🙂

*Fotoğraf: Perclue / Guardian Witness

İfrit Oluyorum No:25

Bugün bir aile gördüm. Pusetlerinde bir kız çocuğu… Çocuk taş çatlasa üç yaşındaydı. Belki o kadar bile yoktur. Ve tırnaklarında kırmızı oje sürülüydü. işte ben o ana babaya İFRİT OLUYORUM!

Bir keresinde de topuklu ayakkabı giymiş bir kız çocuğu görmüştüm. O da küçüktü. işte ona o ayakkabıyı alan kişiye de  İFRİT OLUYORUM!

ABD’de kız çocuklarının katıldığı güzellik yarışmaları oluyormuş. (Hani “Little Miss Sunshine” filmindeki küçük kızın katıldığı yarışmalardan.) Kızlara yapılan makyajları, topuzları, giydirilen elbiseleri bir görseniz… Yaşları da öyle ufak ki! Hatta bir kadın kızına estetik falan yaptırdıydı da haber olmuştu gazetelerde. İşte ben çocuklara tüm bunları yapıp ibişe çeviren o ebeveynlere okkalısından bir İFRİT OLUYORUM!

 

Neden kızlar pembe, erkekler mavi giyer?

Bu soruyu gebeşim diye sorduğumu sanmayın. Bu benim çocukluğumdan beri kafamı kurcalayan bir konudur. Sadece şu sıralar günün (ya da göbeğin) anlam ve önemi kapsamında bir kez daha sorguluyorum.

İnternette bu konuyla ilgili biraz gezinince Wiki Answers’ta ilginç bir açıklamaya rastladım. Açıklamada özetle şunlar yazıyor:

Aslında pembe renk sadece kızlara has, kız çocukların mülkiyetinde bir renk değilmiş! Continue reading

Neden hastalanırız?

Sevgili Günlük,

Üst solunum yollarım çıldırmış durumda. Dışarıda gece boyu kesintisiz bir yağmur sürerken, benim de burnumdan, ayıptır söylemesi, kesintisiz sümükler akmakta. Ciğerlerimin içinde bir yankı hissi. Frankensteinvari hırıltılar, borusal bir ses. Sanırım EŞEK GRİBİ oldum. İki gecedir soluyamamaktan uyku tutmadı. Bugün oturup düşündüm de, şu an çalıştığım işe git gel yaptığımdan beridir bu ikinci hastalık. Biri de başta olmuştu. Ee geçen kış turp gibiydim? Ondan öncekinde de… Ne oluyoruz? Sonra aklıma bir düşünce musallat oldu? Ruhsal durumum yüzünden nezle, grip vs. olmuş olabilir miydim? Olabilirdim.

- Kedinin hapşırması yağmur yağacağının göstergesiymiş. -Hapşi. -Harika!

Peki Louise Hay’i bilir misiniz?
Continue reading

Uzaklara gitmeli mi?

Bir süre önce (o sıralar !f İstanbul sürüyordu) Yasemin’den bir öneri geldi. Festivalde gösterilen “Away We Go” adlı filmin ilgimizi çekeceğini düşünmüş. Ne yazık ki filmin gösterildiği akşam, misafir gelince gösterimi kaçırdık. Sonra bir sabah İyi Cüceler’e gittiğimizde Gönül bize bir DVD uzattı ve bunu Yasemin’in  bizim için bıraktığını söyledi. Bu o kaçırdığız filmdi.

İzlemeyi hep erteledik. Araya hep bir şeyler girdi. Bu arada film sinemalarda “Uzaklara Gidelim” adıyla gösterime girdi, çıktı… Sonunda geçen akşam, battaniyenin altına sıkışıp, çaylarımızı, keklerimizi hazır edip geçtik ekranın karşısına ve izledik “Uzaklara Gidelim”i… Continue reading

Geri döndüm, merhaba!

Sevgili günlüğüm, minik blogum, seni ne özledim bir bilsen. Burnumda tüttün desem yeridir.

O kadar çok şey oldu ki, hangi birini yazayım.

  • Başa döneyim. İlk başta sana küsmüştüm. Neden, niye diye sorma. Sana da değil de işte… Ben biraz saçmalamıştım, geçti. Bahar depresyonu diyelim. Bir gün (çok da yoğun geçen bir gündü) yanlış zamanda yanlış şeyler demenin ağırlığı çöktü üstüme. Boş ve patavatsızca konuşmamın ağırlığını çektim. Sonra bunu hazmettim, düşündüm, taşındım, tekrar rayıma oturdum. Continue reading

Ufukta beliren kara bulutlar ya da gelecek kaygısı

Dün toplantımız olduğu için işe gittim. On beş kişiden oluşan bir ekiple çalışıyorum. Ekip üyelerinin yaşları 19’la 46 arasında değişiyor. Bazısı daha üniversite öğrencisi, bazısı meslek yaşamında yılları devirmiş olan on beş kişi… Üstelik hepsi farklı farklı ilgi alanları olan insanlar…

Bir iş yerinde bu kadar kalabalık bir grup oldu muydu, mutlaka bir yerden bir şeyler patlak verir ve herkes birbirine girer, değil mi? Sonra kırgınlıklar, kutuplaşmalar da olur; o ekibin tadı kalmaz. Ne derler bilirsiniz, “Nerede çokluk, orada b.kluk.” Continue reading

Galiba bir bıdığı rüşvetle kandırdım!

Az sonra okuyacaklarınız tamamen gerçektir. Bu yazının yazarı tarafından bizzat yaşanmıştır. Bu yazının yazarı, bazı çocuk yetiştiren kişilere hâlâ şaşkınlık ve dehşet içinde bakmaktadır. Olay şu şekilde cereyan etti:

Sıradan bir atölye günüydü. Hava kasvetli, yağmurlu ve soğuktu. Kapı açıldı. Gelen atölye öğrencilerinden biriydi. Yanında 3 yaşındaki oğlu vardı. Çocuğu gören bir grup öğrenci, sevinçlerini her nedense “çığlıklar atarak” gösterdiler. Çocuk dehşete kapıldı. Anında ağlamaya başladı ve dışarı kaçtı. Annesi çocuğu ikna etmeye çalışıyordu.

Anne: “Ama hani sen benim okulumu merak ediyordun? İşte bak, burası… Haydi ama ağlama, gel içeri.”

Çocuk: “İstemiyorum. Ben sevmedim bu okulu. Gidelim buradan. Hü hü hüüüü.” Devamı…