Her gün, biraz biraz

Bana kim demişti, kimi demişti hiç hatırlamıyorum ama bir adam varmış. Bu kişinin bir prensibi varmış. Her gün bir makale, bir şiir ve bir öykü okurmuş. Bu maddeleri bile tam doğru hatırlamıyor olabilirim.

Mesele burada benim unutkanlığım değil. 🙂 Adamın gerçekleştirdiği eylem. Her gün kendisine kattığı şeyler. Bunu her gün düzenli olarak yapması.

Her gün internet sayesinde onlarca bilgi ve kaynağa denk geliyoruz. Açıkçası ben özellikle son zamanlarda (çocuklar iyice kıpraşık moda geçtiğinden beri) her şeyi üstün körü yapmaya başladım. Bir yazıya denk gelince gözümle hızlıca tarıyorum. beynim bir şeyler algılıyor algılamasına ama zaten o beynin geri planında sürekli “Hızlı ol, zamanın az, çocuklar gelmeden hallet işleri…” diyen sinir bozucu bir ses var. O an ne algıladıysam işte… Gerisi püff! diye uçup gidiyor. (Tıpkı yukarıdaki kim olduğunu hatırlayamadığım o adam gibi). Continue reading

Masa da masaymış ha

Başlığa bakıp da bir anda Edip Cansever’in şiirini okuyacağımı falan sanmayın. (Çok da güzel şiirdir, o ayrı. Okumak isterseniz hemen şurada.)

Roentgens 01Geçenlerde çok ilginç bir antika masaya denk geldim internette. (Yaşasın internet!) Üniversitedeki Üsluplar Tarihi dersimiz aklıma geldi. Antik çağdan günümüze kadar üretilmiş mobilyaları bir düşünün. Biz o derste tüm o mobilyaların tarihini incelemiştik. Müthiş keyifli bir dersti. Kim bilir kaç yüz slayt göstermiştir dersin hocası. Ama onca slayt içinde ben aşağıdaki videoda göreceğiniz mobilya gibisini görmedim arkadaş!

Söz konusu masa 18. yüzyılda Abraham Roentgen ve David Roentgen’in atölyesinde yapılmış. David Roentgen, Fransa Kraliçesi Marie-Antoinette’in, Çarice II. Katerina’nın ve Prusya Kralı II. Frederick William’ın dolap imalatçısıymış. Bu dolap-masayı da babasıyla birlikte Kral II. Frederick William II için yapmış. Bu Roentgen abiler dolap yapımıcılarıymış ya, haliyle sürüsüne bereket, alengirli masa, dolap yapmışlar. Lakin bu masa gibisi yok. Continue reading

Van Gogh yaşasaydı kulakları çın çın çınlardı

Sanat tarihinde beni en çok üzen karakter Vincent Van Gogh’tur. Sanatçının yaşam öyküsünü az çok bilenler de sanırım benzer duygular içindedir. Yokluk içinde geçen bir hayat, her türlü zorluğa rağmen resim yapmaktan hiç vazgeçmemsi, yaptığa işe sonuna kadar inanması, hezeyanları, ruhsal çöküntüleri (ve bunlardan birinin kulağına mal olması), yalnızlığı, kardeşi Theo’nun ona ne olursa olsun hep arka çıkması ve gencecik bir yaşta hayata veda etmesi…

Yaşadığı dönemin sanat anlayışı için hayli sıra dışı bir çizgisi var Van Gogh’un. Ama sanat tarihi içine çok sağlam bir yer edinmiş. Başka sanatçıları etkilemiş ve bugün artık dünyanın en ünlü ressamlarından biri; pek çok resmi de dünyanın en ünlü tabloları arasında sayılabilir. O resimler ki ederleri bugün milyon dolarla ölçülüyor. Oysa Van Gogh yaşarken hiç para kazanamamış!

Hayatı böyle geçip gitmiş bu gariban adamla iligili ilginç haberlere rastlayınca işte bu yüzden bir an duraksıyor ve kendimi kötü hissediyorum. Bugün her şey popüler kültürün bir parçası oluyro, anladık da, Van Gogh’u da buna dahil ettikleri zaman içim cız ediyor. Bu popülerliğin milyonda birini yaşarken elde edebilseydi ya bu adam diye geçiriyorum içimden. benim ki de laf işte ama öyle…

Geçenlerde izlediğim bir video yüzünden yine aynı şeyleri düşündüm. Dediğim video işte şu:

Continue reading

Restorasyon var, restorasyon (!) var

Geçenlerde annem bir restorasyon haberi dinlemiş televizyonda; haberimizin olup olmadığını sordu. Amatör ressam ve restoratör olan yaşlı bir kadıncağız, bir İsa resminin restorasyonuna başlamış. Gelin görün ki bu teyze Mr. Bean’in “Whistler’ın Annesi” tablosunu haklaması misali, İsa resmini bir güzel halletmiş. İşin komik tarafı, yeni İsa bir hayli popüler olmuş, restoratör teyze de bir anda fenomen halini almış.

Facebook’ta bu kadıncağız adına kurulan sayfayı görünce hatırladım annemin verdiği haberi. Böylece süper restoratörümüzü daha yakından tanıma şansı buldum. Continue reading

Unuttuğunuz bir kitap yayımlanırsa…

Unuttuğunuz bir kitap yayımlanırsa ne olur? Hele ki o kitabı siz çevirdiyseniz… Ne olacak, çok güzel bir sürpriz olur.

Bin yıl önce (veyahut fi tarihinde) Henry Matthews’un “İstanbul’un Camileri” adlı kitabını çevirmiştim. Çok da keyif almıştım. Sanat tarihçisi olarak en severek yaptığım işlerden biriydi. Çevirdim, bitti. Kitap basılmadı. Ben de yayınevinin yayın programında bir değişiklik oldu falan sanmıştım. Sonra da unuttum gitti.
Continue reading