Evin uğuru

Atölye malzemelerim balkonunda yığılı duruyor. Tabii bu arada kediler de gelip gidiyor. Bir tane kül rengi kedi var. Bana sanki karnı şiş gibi geldi. Hayvanlar balkona alışmasın diye yiyecek artıklarını sitenin dışındaki çöp konteynerlerinin yanına götürüp bırakıyorum. Çünkü etrafta çok fazla köpek var. Ne zaman çöplerin oraya yemek götürsem, köpekler kedilere bir türlü fırsat vermiyor. Geçen gün yemek kabını konteynerin altına kadar ittirdim, kediler oraya girebilir ve köpeklerden önce yiyebilirler diye. Ama köpekler yine ne yapıp ettiler, yemeği ele geçirmeyi başardılar.

Dün dayanamadım, balkona yiyecek bıraktım sonunda. Gri kedi eğer hamileyse bari balkonda karnı doysun, dedim. Yıldıray’a da dedim ki “Ben burada kedi besleyeceğim.” En baştan söyleyeyim. Çünkü o, kediler bir alışırsa bir daha baş edemeyiz diye düşünüyor. Alerjisi olduğu için haklı. Akşam çocuklar yattıktan sonra bir ara bir ses oldu. Bizim kulaklar dikildi hemen. Çocuklar uyandı sandık. Ama sonra devamı gelmedi. Camdan balkona baktım; kedi mama kabını ittirdi herhalde diye düşündüm. Başka da ses olmayınca unuttuk gitti.

Çalışma masam ve sandalyem de balkonda duruyor. Masanın üzerinde seramiklerimin bir kısmının durduğu ağzı açık bir koli var. Kedinin teki (gri olan değil, başka bir tekir kedi) bazen ya kolide, ya sandalyede takılıyor. Bu sabah Micinik yavrum “Dedi, dedi,” diye camdan dışarıyı işaret etti heyecanla. Kedi görünce pek heyecanlanıyor ibiş. Kedi her zamanki gibi yine yalanıp temizleniyordu sandalyede. Ben tekir olanı erkek kedi sanıyordum. “Bak bu griyi attı buradan, bir güzel yerleşti,” dedim hatta.

Fakat o da ne?! Orada fazladan bir kuyruk mu var? Amanın, bir kuyruk daha!

“Yıldıray kedi sandalyeye doğurmuş!”
“Holy shit!!!”

Körün istediği bir göz, allah vermiş iki göz. Daha dün gri kediye kol kanat gereyim derken bugün bir anne kedi ve en az iki yavruyla burun burunayım. Bisikletler de balkonda durduğu için beyim tıpış tıpış yürüyerek gitti. Eh, artık çok çocuklu bir aile olduk.

Evin uguru

Sabah da rüyamda sevgili Anıl ve Ozan Tortop çiftini görmüştüm. Bizim evin salonunda misafir ediyorduk onları. Salonda yaşayan bir tekiri kapı dışarı edip Yıldıray’ın alerjisinin üzerine salıyorlardı hayvanı. Al işte, rüyadaki tekir geldi bizim balkona yavruladı. Ben de onlara ithafen kedilere Yenge ve Bacanak isimlerini vermeyi öneriyorum. Üçüncü bir yavru da olabilir. Onun adı için de tekliflere açığım.

Canım anneannem tekirleri çok severdi. Hayatta olsaydı da ona kedi balkona yavrulamış deseydim bana vereceği yanıtı çok iyi biliyorum: “Uğurdur o.” Belki de üçüncü kediye Uğur ya da anneannemin anısına Cicoş demeliyim. Neyse, bir sağlıkla büyüsünler de…

Teknolojiyle imtihanımız

İşin doğrusu ben teknolojiyi severim. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler, geliştirilen uygulamalar… Bunların hızını da, içlerini kurcalamayı da seviyorum. Bunlar bir yana işim gereği bilgisayar benim elim ayağım olmuş durumda. “Dijital yerli” kuşağının içinde değilim belki ama hayatımın yarıdan fazlası, hatta belki dörtte üçü bilgisayarla geçti. Bilgisayarsız kaldığımda kaşım gözüm seyirmeye başlayabiliyor.

Şimdi düşünün ki bu insan bilgisayarız ne yapar? Ve şimdi bir de bu insanın bilgisayarının yanında, beyinin bilgisayarı da gitmiş olsun. Ve bir de daktilo gibi kullandığımız ortak notebookun da gidiverdiğini ekleyin duruma. Evet, geçen hafta üç cihaz da aynı gün bozuldu! Tam taşınma arifesinde, işleri bitirelim de taşındığımızda kafamız rahat etsin dediğimiz zamanda, zaten herşeyin birbirine girdiği, ne eve ne atölyeye taşınabildiğimiz şu sıralar bi bilgisayar arızası eksikti. O da oldu çok şükür!

Bilgisayarım bozulunca ben

Bilgisayarım bozulunca ben

Biz zaten ne zaman taşınmaya kalksak evdeki cihazlara bir haller oluyor. İstanbul’dan geldiğimiz günün ertesi koşa koşa gidip fırın almıştık. Bir ay geçmeden buzdolabımız fırın gibi davranıp içindekileri pişirmişti. Ben gebeşken bulaşık makinesi bozulup fıtığıma fıtık katmıştı yenisini alana kadar. Sonra çamaşır makinesi kendini salmaya kalktı da “Sen orda dur bakalım!” deyip köşesine kıstırdık onu. Bizim gerilimimizden devreleri mi yanıyor bunların nedir? Halbuki bu taşınmada çok sakin, hatta aşırı rahatız. Yine de bilgisayarlar nanay. İçlerindeki belgeleri kurtaramazsak hapı yuttuk.

“Taşınınca çamaşır makinesi kesin bozulacak, boşuna taşımayalım da bari yenisini mi alalım?” derken (battı balık yan gider), paşa paşa gidip bilgisayar aldık. Yani biz bu Urla’ya geldiğimizden beri resmen çeyiz düzüyoruz. Bu ne arkadaşım? Para kazanmak için debelendikçe batıyoruz. Atölye de açılamadı zaten!

Niye? Dükkanın damına seramik döşeme yapamıyor ustalar çünkü “Kalekimi hazırlarız, sürmeye fırsat bulamadan donar,” diyorlar. Hava buz! Urla adeta Arktik soğukların cirit attığı bir bölge. Sanırsın Ege’ye değil de Norveç fiyortlarına taşındık. Anam bu ne soğuk?  Taşınacağız diye elimizde kalan kömürleri yaka yaka bitirdik, yenisini almadık. Taşınırken bir de o koca çuvalları mı taşıtsaydık? Kömür bitti; yeni evdeki işler bitmedi. Eski kiracı salondaki bacanın önüne kıytırık bir şömine yakmış. İçinde ateş yakamazsın çünkü o kadar dar ki her şey salonun ortasına düşer. (Zaten onlar da yakmamış belli ki, taşlar pırıl pırıl duruyor.) Kuzine aldık ve şöminenin tepesine baca deliği açtık. Sobacılar gelip “Bu şömineyi ördürmezseniz kuzine çalışmaz!” demesinler mi? Cânım kuzine orada öylece kurulmayı bekliyor. O sırada biz de eski evde donuyoruz yavaştan.

Son günlerde evdeki ben

Son günlerde evdeki ben

Eski ev kuzeyden kuzeyden buz rüzgarları yiye yiye buzhaneden hallice bir ortama kavuştu. Gece yatarken yemekleri buzdolabına koymaya tenezzül bile etmiyoruz. Hatta buzdolabını açıp önünde falan duruyoruz ısınmak için. Ev ısınsın diye camları açıyoruz. Bugün yemek yaparken fırını çalıştırıp kapağını açtım. Bacaklara bacaklara sıcak hava üfledikçe kendimi tebrik ettim. Geceleri kafaya takke, içe içlikler giyerek yatıyoruz da yetmiyor. Çişi gelen tuvalete gidemiyor. Klozetlerin o soğuğunu ben anneannemin sobalı evinde görmedim. Sürekli strateji peşindeyiz. Diğerimiz dayanamayıp tuvalete gitsin de diğeri azıcık da olsun ısınış klozeti kullanabilsin diye. Geçen gün ayak parmaklarımdan ikisinde bir his, bir his… Dişimi sıkıp çorabımı çıkarınca ne göreyim: İki parmak bembeyaz olmuş! Donuyorum. Bir uyku hali de var üstümde. “Uyuma, yoksa donarsın!” diye diye zor ikna ettim kendimi.

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Neyse ki sıcak su teknolojimiz hâlâ var. Aman dilimi ısırayım, popomu kaşıyayım.  Banyoya girip sıcak suyla buluşmak güzel oluyor bu durumda; ama o buluşma anına kadar ki giysi çıkarma süreci büyük cesaret istiyor. Geçende “Acaba banyoya gitmek yerine parası neyse versem de kuaföre gitsem?” diye düşündüm. Hani saçın kirliyse yıkıyorlar ya, giysiler de üstümde kalırdı. Hem kuaförün içinde klima da var; ısınırdım. Hayal kurmak güzel şey.

Tam lodos geliyor, hava ısınıyor derken biz taşınacağız. Gelecek hafta tüm bunlar geride kalacak. Yeni bir ev, yeni bir yaşam… Bugünleri de hatırlayıp güleceğiz. Varsın azıcık daha donalım.

Cincüce’nin Girişimcilik Günlüğü 6

Dükkan bulmak zor işmiş. Zor olacağını, bütün ihtiyaçlarımı karşılayacak bir mekan bulabileceğimi zaten beklemiyordum ama bu kadar zor olacağını hiç ama hiç tahmin etmiyordum.

Bu Urla neymiş arkadaş? Rant denilen şey ne belaymış. İstanbul’daki ranttan kaçıp buradaki ranta yakalandığımıza inanamıyorum. Geçen seneki fiyatlar bırakın iki katını, üç dört katına fırlamış durumda. Aylardır yer arıyorum. Yazın, KOSGEB eğitimi almaya karar verdiğim andan itibaren yer aramaya başladım. Hayallerimdeki atölyeye yakın bir yer bulma, en azından o hayali yaratabileceğim bir yer bulma beklentisiyle bakınıp duruyordum.

Eğitim tamamlanınca arayışıma hız katarım, sokak sokak dolanarak yer ararım diye planlıyordum.

Sonra yakın zamanda boşalmış bir berber dükkanı olduğunu haber aldım. Yeri güzeldi; mekan fena değildi. Üstelik karşı köşesinde girişimcilik eğitiminden bir arkadaşın açacağı kafe vardı. Gel gör ki bir türlü dükkan sahiplerine ulaşamadım. Zaten sonra annemin hastalığı, hastane günleri vs. derken orası öylece kaldı.

Baktım ki, yer yok, menzili genişleteyim dedim. Ve iskeledeki o kulübeyi gördüm! Yoldan geçerken görüverdim. Müstakil, mini mini bir kulübe. Üstelik taa yazdan beridir internette ilanlarını görüp duruyordum. Ama iskeleye bu kadar yakın olduğunun farkında değildim. Kulübe iskeleye yakındı da iskele bize uzaktı ve gitmek için ya vasıtaya ya da bisiklete binmem gerekiyordu. Olsundu. Burası olacaksa ben minibüse razıydım.

Sonra bir gün yine oradan geçerken bir baktım ki kulübe bembeyaz boyanmış, ahşap panjurlar çivit maviye boyanmakta. İşte şöyle:

kulube-1

Çok güzel değil mi?

“Ah,” dedim, “tadilat başlamış. demek ki tutuldu…” Ama sonra ilanın hâlâ yerli yerinde durduğunu görünce bir hafta sonu çocukları kulübenin yakınındaki parka götürdüğümüz bir gün telefon ettim. Emlakçıyla konuştum. Tutulmamış! “Bahçesine girip bakabilirsiniz,” dedi adam. Camlardan içeri baktım. Eski tip, ocaklı bir mutfak, iki oda… Bahçede yeni yapılan bir tuvalet, koca bahçe! Hemen geri aradım adamı. Pazartesi günü buluşmak üzere sözleştik.

Sonra hayallerimi beslesin diye birkaç fotoğraf çektim. Mesela şu yan duvara da Dedikodulu Evler çizemez miydim?

kulube-2

O hafta sonunu ne hayallerle geçirdim. Sadece ben değil, Yıldıray da. Çok sevmiştik mekanı. Üstelik müstakildi, içi genişti. Seramik için ayrı, kâğıt işlerim için ayrı birer mekanı olabilecekti. Şuraya fırını koyardım, bu köşeye rafları dizerdim. İç tarafa bir kanepe atardım ki Guçim yorulunca uzansın… Hayaller, hayaller…

Pazartesi oldu. Sözleştiğimiz saatte oraya gittik. Emlakçı aradı. “Siz orayı iş yeri için tutacaksınız ama burası tapuda mesken olarak geçiyor. Belediyeden iş yeri ruhsatı alamıyoruz,” dedi. Neyyyy??! Zaten kulübeye yürüdüğümde mal sahibinin ve başka birilerinin orada olduğunu gördüm. “Az önce kiraladım,” dedi. Çatırttt! Kırılan hayallerimin kulak tırmalayan sesi Urla semalarında yankılanmış olabilir o sırada.

Bir hayalin sonuna daha gelirken, sayın seyirciler, atölye maceramın bu şekilde sonlanmadığını belirtmeliyim. Hikayenin devamı gelecek. Bekleyiniz anacım.

26.12. Edit: Hikayenin devamı burada.

 

Cinsiyeti ne? Burcu ne olacak?

Size ne!

Bebek beklediğimizi ilan ettiğimizden bu yana, kime dediysek bu sorularla karşılaştık. Yeter ayol, sıkıldık valla!

– Cinsiyeti belli mi? (Hayır değil.)

– Ama dur daha küçük, birkaç haftaya öğrenirsiniz. (Zorunda mıyız?)

– Bence kız. Yok, yok oğlan. (Loto tahmini yapıyorlar sanki. ya o olacak, ya da öbürü zaten.)

Continue reading

Talihsizlikler teker teker gelin

Sevgili Günlük,
Söyle şu talihsizliklere, teker teker, alıştıra alıştıra gelsinler.

Önce kendi web sitelerimize giremedik. Ta Amerikalar’daki hostingçi abilerle yazıştık, yazıştık, sorunu çözemedik. Bizim dışımızda herkesin bizim sitelere girdiğini duyup daha da kıllandık. Resmen anahtarı içerde unutup kapıda kalmak gibi. Bayağı üzüldük, sinirimiz bozuldu. Sonra 3G ile bağlanabildiğimizi fark edince sorunun Uydunet’ten kaynaklandığından kuşkulandk. Haklıymışız. Daha arayp da kendi sitelerimize erişemiyoruz deyince “Aa, tamam, ayar değişikliği, gak guk” deyip anında çözdüler.

Bu 22 Ağustos mevzusu yok mu? Hani şu hepimizi teker teker fişlemeye, istemdışı filtrelemeye başlayacakları güzide uygulama. İşte o çalışmalar başlamış bulunuyor sayın seyirciler. Continue reading

Çocukları sevmek için 10 neden

Ablam bir link yollamış. Bloglar için konu önerileri veriyormuş. Niyetçiden niyet çekmek gibi. Tıklıyorsunuz, bir cümlelik bir öneri geliyor. Eğlenceli. Laf olsun diye tıkladım ve daha ilk seferde “8 reasons to love children / Çocukları sevmek için 8 neden” diye bir cümle çıktı. Şansa bak!
Madem bahtıma bu çıktı, üzerine düşüneyim dedim ve çocukları sevmek için sekizden çok daha fazla neden buldum. İşte içlerinden seçtiğim 10 tanesi:

Continue reading

Her şey çok güzel olacak!

Bugün eskiden birlikte çalıştığım iş arkadaşlarımdan biri aradı. Hayat tekrarlardan ibaretmiş. Yeni bir kültür-sanat programı yapılacakmış. Akıllarına hemen ben gelmişim. Ne durumdaymışım?

Nasıl olacak? İşsizim. Bedbahtım ve her tür teklife açığım. Adımı hemen listeye eklediler. Çocuk programlarından sonra yine kültür-sanat akıllara zarar olabilir; ama uzun zaman birlikte çalıştığım insanlarla yeniden bir araya gelmek kan tazeleyecek. Şu halime bak, günlük, sanki ismim onaylanmış da işe başlamışım gibi konuşuyorum. Olsun, bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş felsefesinden yanayım. Devamı…

Yaşasın kar yağıyor!

Nasıl özlemişim karın yağışını izlemeyi… Sabah uyanınca ilk yaptığım salona koşup panjurları açmak oldu. Kar yağıyordu! Rüyamda uyanınca ortalığı bembeyaz bulduğumu görmüştüm. Ama sabah yerleri ıslak görünce biraz bozuldum tabii. Ama olsun, kar yağıyordu ya…

Sonra yağdı, yağdı… Yerler ve hatta yol bile beyazlaşmaya başladı. Yıldıray’laçocuk gibi şeniz. Hemen gece yarısı olsun istiyoruz. Kar daha da biriksin, ortalık iyice pufidik olsun da şöyle güzel bir yürüyüşe çıkalım.

Ev sıcacık. Öğleden sonra sıcak kakao yapıp içtik. Tam da turta havasıydı aslında. Akşam planımız belli: Benim defalarca seyrettiğim, Yıldıray’ınsa hiç izlemediği “Kuş Kafesi”ni izlemek. Yanında da cin mısırı! Keyif diye ben buna derim.

Bahtsız, talihsiz, şanssız mıyım ne?!

Dün atölyede bir arkadaşım “kollu battaniye” diye bir şeyden söz etti. O anlattıkça ağzımın suları aktı. Televizyonda görmüş. Hani üstünüze battaniye çekip kitap okursunuz da, battaniye kayıp durur, kollarınız da üşür ya… İşte bu kollu battaniye denen icat tam da bu gibi durumlar içinmiş. Bildiğiniz sıradan bir polar battaniyeye iki tane kol takın, işte o kadar. Yaşasın kitap okurken üşümeyen kollar!

Atölye çıkışı TopShop’un Kadıköy mağazasına uğrayıp battaniyeye bir bakalım dedik. Mağazanın önüne geldik. Bir basamakla inilen bir kapı… Kapı önü ve basamak fayansla kaplı. Hani şu dış mekanda kullanılmayan, ıslanınca fışır fışır kayan fayanslardan… Adımımı attım. Sonra ne oldu beğenirsiniz? Devamı…