Ben röntgenci miyim?

Yazmaya yazmaya, bin yıllardır blogun taslaklar klasöründe onlarca yazı konusu birikmiş. Hazır dükkanı açmışken (blogu yani) ve içini derleyip toparlıyorken o eski yazı taslaklarını da karıştırdım şöyle bir. (Dükkan demişken, kendimi şu an atölyemin önünü çalı süpürgesiyle süpürürken hayal ettim, alaaahım beni esnaf eyle!)

Çok güzel bir link kaydetmişim zamanında. “İnsanları pencereden “dikizleyen” fotoğrafçıdan mükemmel bir seri: Paris Manzaraları” adını taşıyan yazıda fotoğrafçı Gail Albert Halaban’ın gerçekleştirdiği bir projeden söz ediliyor. İşe New York’ta başlayan, sonra Paris’te devam eden Halaban, evlerdeki insanları gözetlemiş ve fotoğraflamış. habersiz, gizli kapaklı değil ama; “modellerin” fotoğraflarının çekileceğinden haberleri oluyormuş. Böylece sanatçı onlarca farklı evin penceresinden görünen farklı farklı sahnelere imza atmış.

Gail Albert Halaban 2

Gail Albert Halaban, “Out My Window”, Rue Jouye-Rouve, 20. Bölge, Paris

Halaban kendiniz “arkadaş canlısı bir gözetleyici” olarak tanımlıyor. Sonuçta insanların haberi var, değil mi? Gizli kapaklı, sinsi bir iş yapmıyor. Yine de insanların yaşamlarına gizlice ortak oluyormuş hissini de yadsıyamayız. Continue reading

Yorgunum, mutluyum, yorgunum

Son ayların özeti tam olarak bu. İşim başımdan aşkın sevgili blog. Ama inan aklım hep sende.

Daha önce kaç kere yazmaya niyetlendim. Ne zaman başlasam bir şey oldu. Sağolsun ülke gündemimiz b.k gibi. Çamura batmış durumdayız. Sokak ortasında çocuklar vuruluyor, ölüyor. Abidik kubidik olayların yaşandığı saçma sapan bir seçim yapılıyor. İnsanın mutlulukla bir şeyler yazası gelmiyor. İşin aslı yazacak çok şey var da, oturup yazmaya kalksam başım kesin derde girer. Çünkü içeriği aşağı yukarı şöyle olur: *&ff%z@#j! Kaptan Haddock’un “Bin milyar kere bin lombar! Ostrogot,! Ektoplazma!” gibi bilimum küfürü bunlara yetmez; naif kalır. Haydi oldu olacak bir kez daha içimi döküp okkalı bir tane savurayım ve konuyu şimdilik kapayayım: %ßæ@#*f!?*!%z@#j!!!

Gelelim havadislere.

Çok çalışıyoruz. Aşırı çalışıyoruz. ama değişiyor. Çok eski bir hayalimizi gerçekleştirdik. Çocukluğumuzdaki çocuk dergilerinin, en çok da Milliyet Çocuk’un bir benzerinin, daha da güzelinin gerçekleşmesi için uğraştık ve ortaya Dünyalı Dergi çıktı. Harika bir ekiple çalışıyoruz. İlk iki sayı bitti bile. Üçüncü sayı sırada. Her sayı yeni bir heyecan. Okuyunuz efen’im.

Ev dandini durumda. İşe güce daldık, ortalığı iyice saldık. Benim çalışma odam desen blogcuğum, ayrı bir dert. Ben diyeyim Ümraniye çöplüğü, sen de en kralından çöp ev. Diyorum ya saldık iyice diye, bilgisayar masamda hasbelkadar biraz boşluk var. sağım solum kitap yığını. Resim vs. yaptığım masa yığma durumda. Bir hevesle giriştiğim resim yapayım, isteyen olursa satayım projemi askıya almak zorunda kaldım. Sanmayın ki bıraktım. Yeni düzen kurunca tüm hızımla girişcem tekrar hobilerime.

Ama gelelim en bomba havadise. Nı-nı-nı-nıııın! Continue reading

Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Nazım Hikmet

Taksim’de “meydan düzenlemesi” yapmaya başladıklarından beri sinirlerim gergin bekliyordum. İğrenç, ne idüğü belirsiz, betonla kaplı bir sözümona meydan projesi çıkardılar. Kentin altını üstüne getirdiler. Gezi Parkı’na da o zaman (muhtemelen daha bile önceden) göz dikmişlerdi. Ağaç var ya orda, kesilsin. Bunların hobisi bu: Ağaç kesmek. Çünkü bunlar sağda solda ağaç gördüler miydi kendilerinden geçiyorlar. Kessinler ki yerine afili binalar dikip ona buna satsınlar. Doldurun cebinizi. Daha ne kadar dolacak o cepleriniz bakalım.

Aman dikkat. Bunlar sizin balkonununzdaki saksıdaki toprağa bile göz dikerler. Öyle gözlerini hırs para bürümüş. Bunlar maaşları bizim paramızla ödenen polis denen türü insanların üzerine salmaktan çekinmez.

Yazıp yazıp siliyorum. Söylenecek o kadar çok şey var ve oturduğum yerden o kadar sinirleniyorum ki iki çift sözüğü bir araya getiremiyorum. Şu an bebeğim olmasa durmaz giderdim. Gidemeyince daha da köpürüyorum.

Metronun Gezi Parkı çıkışını kapamışlar. Sözümona insanlara engel olacaklar. Belediye başkanı desen ortada yok. Vali, emniyet müdürü telefonlara bile çıkmıyor. İnsanlar o güzelim çınarların altında ağaçlara sahip çıkmaya çalışırken, gözü dönmüş manyak polis kalleşçe, sinsice sabahın köründe gelip insanların üzerine gaz sıkıyor. Eyleme destek veren korna çalan arabalara bile su sıktıkları söyleniyor.

Dün Instagramda bir fotoğraf vardı. Polis kordonunun karşısında gülümseyerek kitap okuyan eylemciler… Polislerin suratları duvar gibi, ifadesiz. Acaba akıllarından ne geçiyor diye düşündüm. Birileri onlara emir veriyor. Onlar da ellerinde tazyikli su, biber gazıyla saldırıya hazır bekliyorlar. Acaba işin ucunda ağaçların kesileceğini bile bile nasıl içlerine siniyor? İnsanlıkları sıfırlanmış mı bunların? Özellikle bu şekilde mi eğitiliyo bu tür? O yüzden mi insanların üzerine bu kadar rahat saldırabiliyorlar? Vahşisin polis!

Bir belediyecilik hizmeti olarak temizlik

Geçtiğimiz haftalarda bizim sokağın kaldırımlarını yeniden yaptılar. Epey uzun ve zahmetli ve TOZLU bir işti bu. Sokağın aşağısından başladılar, bizim binanın önünden geçtiler, yukarıya doğru gittiler. İlerledikleri yol boyunca da doğal olarak geride bolca toz, toprak, kum kaldı. Sonra çekip gittiler. Bolca toz, toprak, kum kalmaya devam etti. Kaldırımlar yapılırken o kumları da bir yandan süpürüp faraşlarla temizleyebilirlerdi; temizlemediler. Fazladan iş.

Yol kuruyken rüzgar estikçe Sahra Çölü’nün kum fırtınalarını aratmayacak bir ortam oluşuyordu. Arada yağmur yağdı yağmasına ama kum ağır çektiği için yolun kenarında birikip kaldı.  Continue reading

Hadi gelin köyümüze geri dönelim

Bu sabah şunu fark ettim: Ben çocukken yaz tatili gelince hep üzülürdüm. Tamam, tatile giriyorsun, oh okul yok, ne âlâ. iyi, güzel, hoş da… Bütün sevgili canciğer kuzu sarması arkadaşlarım giderdi. Hayattaki ilk arkadaşım Zeynep’in babası avukattı. Ağustos ayı dedin miydi, hooop! baro tatil olur, Zeynepler Seferihisar’a anneannesine giderlerdi. Her yıl.

Sonra Başak… Onun da ailesi Çanakkaleli’ydi. Tatil geldi miydi Başaklar Lapseki’ye anneanneye giderlerdi.

Okul açılır, sınıf arkadaşlarım yaz tatilinde neler yaptıklarını anlatırlardı. Bir memlekete gittik lafı döner dururdu ortalıkta. Continue reading

Geldim!

Spa’ya gidiyorum, dönecem!” demiştim. Yaklaşık on günlük bir tatilden sonra bu sabah geldim İstanbul denen kente. Kaz Dağı eteklerinde geceleri göğü delercesine kopan bol gökgürültülü, yağmurlu fırtınalar güzeldi de, İstanbul’a yağmurda gelmek güzel olmadı. Yağmur her yere yakışmıyor.

Sabah ufak çaplı bir komanın ardından, koştura koştura bir toplantı… Oradan biraz daha koşturarak bu sefer karşıya geçtim başka bir iş için.

Kısaca, ayağımın tozuyla sırasıyla taksi, minibüs, vapur, otobüs, bir otobüs daha, servis aracı, tramvay, vapur ve trene bindim. Tabii her biri arasında bağlantı olacak şekilde patilerimi, halk arasındaki adıyla “tabanvay”ı kullandım. İstanbul’a hoşgeldim.

Merhaba İstanbul. Seni sevmiyorum.

İfrit oluyorum No:12

Bugün Ankara Asfaltı üzerinden eve dönerken gördüm. Sevgili İBB demiş ki “Bir rüya gerçek oluyor. Kadıköy-Kartal arasına metro yapılıyor.” Cümle tam olarak böyle olmayabilir. Aklımda kaldığı kadarıyla yazdım. Lakin “bir rüya gerçek oluyor” kısmı aynen bu şekilde. Ne demek rüya? Hangi çağda yaşıyoruz? O metronun orada ve diğer pek çok hatta zaten çoktan olmuş olması gerekmez miydi? 21. Yüzyılda, metropol geçinen, yetmezmiş gibi bir de Avrupa Kültür Başkentiyim diye kasım kasım kasılan bir kentte, metronun yapılması rüya değil, yapılmamış olması kabus olabilir ancak. İFRİT OLUYORUM!!!
Continue reading

Garip şeylerle dolu ortalık

Garip şeyleri bir tek ben mi görüyorum? Yoksa ortalık halihazırda garip şeylerle mi dolu? Bu gariplikleri sıralamaya çalışacağım. Aslında fazlası var da ben aklımda tutamıyorum hepsini. (Yakında yollarda yürüken ses kaydı yapa yapa gezip, sonra bir ağaca toslayabilirim. Sesim kesilirse haberiniz olsun.)
Continue reading

İfrit No:3

2 numaralı İfrit‘te ufkumu açan sevgili Çidolenk, içimdeki yeni ifritlere ön ayak oldu. Kendisine teşekkür ediyorum. İfritine canı gönülden katılıyorum.

Ben de Çidolenk gibi merdivenlerin sağından inip çıkmayı bilmeyenlere İFRİT OLUYORUM. Üst geçit, alt geçit, metro girişi, metrobüs çıkışı… Sağdan çık, sağdan in kardeşim!

Ayrıca, yürüyen merdivende sağ yanda durmayan, soldaki geçişi kapayanlara, “Geçebilir miyim?” diye izin istediğinizde de yürüyen merdivende niye yürüdüğünüzü kavrayamayarak yüzünüze bakanlara İFRİT OLUYORUM.

Çorap meselesine dönecek olursak, kadınların burnu açık ayakkabılarından naylon çorabın görünmesine İFRİT OLUYORUM.

Ten rengi naylon çoraba ayrı, ten rengi naylon çorabın diz arkasında soğan zarı gibi kat kat görünmesine ayrı İFRİT OLUYORUM.