Babanın Şarap Çanağı

Geçen hafta Urla’da bağ bozumu vardı. Geçen sene de düzenlenmişti. Biz Mici o sıralar çok minnoş olduğu için ucundan şöyle bir bakıp dönmüştük; ama Urla Meydanı’nda kurulan pazarda üzümden dışında her şey (imitasyon deri çanta dahil) görünce bu sene gidesim gelmedi açıkçası. Ama bağ bozumu kapsamında bir etkinlik olduğunu duyunca benim kulaklar dikildi tabii. Kuşçular Köyü’ndeki Atölye Kırmızı “Babanın Şarap Çanağı” başlıklı bir torna eğitimi düzenleyeceğini duyurmuştu. Köy yolu üstündeki Kırmızı Kafe gelip geçerken dış duvarındaki rengarenk seramik saksılar ve “Bisikletlilere İndirim” tabelası yüzünden dikkatimizi çekerdi de bir türlü gitme fırsatımız olmamıştı. Fırsat bu fırsat deyip cumartesi sabahına rezervasyonumu yaptırdım.

Böylece hayatımda ilk kez torna başına oturdum. Tam da bu aralar kafayı seramikle bozmuşken, torna da alır mıyım, almaz mıyım, yapabilir miyim diye düşünüp dururken…
Bir saatlik ders yetmedi tabii. Torna çekmenin zor olduğunu biliyordum; ama bu kadar zorlanacağımı tahmin etmemişim. Çamur bunca yıl onu ihmal ettiğim için bana küsmüş. Ben de pek heyecanlıydım. Bir türlü zaptedemedim. amanın, ellerim nasıl kasıldı, ah o parmaklar kazık gibi oldu resmen. Torna Ustası Tamer Bey “Sizde panik atak mı var?” diye sordu; halimi düşünün! Bir de utandım ki sorma. Continue reading

Hayal etmesi bedava

Ülke gündeminde anormal bir şeyler yaşanmadığı (ki pek mümkün değil) ya da çocuklar beni iki yaş, üç yaş ya da o nevi sendromlarıyla delirtmediği (ki bu da pek olan bişey değil) zamanlarda, eğer başka bir işim yoksa hayal kuruyorum.
Neyi mi hayal ediyorum?
Seramik atölyemi elbette!

hayal etmesi bedavaMasa şöyle şöyle bir masa olur, diyorum. Acaba mermer masa mı yaptırsam, ahşap mı? Mermeri temizlemek kolay, ahşap çamurun nemini alır, diyorum. Karar veremiyorum.
Raflar kesinlikle ahşap olmalı, diyorum.
Çam olmalı mutlaka.
Çam değilse beyaza boyayabileceğim bişeyler olsun, diyorum.
Kendim boyarım. Ortam beyaz olmalı ki, seramikler çıksın ortaya.
Mavili beyazlı işler bir yanda durur; siyah beyazlar onların yanında… Bir tarafta toprak tonlarında işler olur. Turkuazlar, indigolar, buz mavileri, kobaltlar; bej, hardal, kahve ve hakiler; çizgililer, beneklileri, efektliler, kazımalar, sırt altına desenler…
Belki eskicide güzel bir şeyler bulup koyarım bir kenara.
Mesela vitrinde bir küçük sehpa ya da konsol olmalı. Bitmiş ürünlerin bir kısmı onun üzerinde sergilenmeli. Ara ara da değiştirmeli sergidekileri. Continue reading

Gecenin bir yarısında “sevgili günlük”…

Sevgili Günlük,

Buraya daha sık yazmalıyım. Ki son zamanlarda bunu yapmaya çalışıyorum. Neydi? Bir hareketi 21 gün tekrarlayınca zihin onu alışkanlık olarak mı benimsiyordu? O zaman 21 gün boyunca her gün buraya bir şey yazabilir miyim acaba? Yazmak hoşuma gidiyor. Hakkında yazacağım şeyler o kadar çok ki (aslında hep çoktu da ben hep erteliyor ya da boş veriyordum) sanırım konu sıkıntısı asla çekmem.
Bu satırları güya yatmaya giderken bilgisayarımı kapatayım diye masama oturunca yazmaya başladım. Yatmaya giderken saat on ikiyi geliyordu. Şimdi bire on var. Az sonra yatağa girerim ve ben yastığa başımı iyice yerleştirdiğim anda çocuklardan biri (muhtemelen Micinik) uyanır. Ama bu saate kadar çalışıyorum ya; uyanmıyor sıpa. Halbuki on birde yatsam o saatte uyanırdı. Mekanizma ben yatınca çalışmaya başlıyor. Ya da Yıldıray yatınca. Şu an Yıldıray da çalışıyor. (Yaşasın gece sessizliğinde yapılan çalışmalar). Birazdan o da yatmaya gider. Ben de. Ve Mici hortlar. Kahrolsun Murphy yasaları!

Ay ne diyordum? Asıl yazacağım şeyi unuttum. Hah, evet, daha çok yazmalıyım. Yazdıkça devamı geliyor çünkü. Alışkanlık meselesi.  Gelelim konuya… Continue reading

Kendime biçtiğim değer

Epeydir kafamın içinde bin türlü düşünce dönüp duruyor. Kasırgayla Kansas’taki çiftlikten Oz Ülkesi’ne savrulan Dorothy misali ben de uçup gidecektim neredeyse. En azından kafam. Neyse ki aklımı tuttum kafatasımda, uçmadı.

Bu blogu ucundan da olsa takip edenler bilir; ne yapıyorum, neler hayal ediyorum, evde çalıştım, çalışamadım, ürettim, üretemiyorum feryatlarımdan herhalde gına gelmiştir herkese. Başta da bana. Sonunda evde çocuklarla yapamıyorum şikayetlerime noktayı koydum. Nasıl mı? Atölye açacağım.

alci torna

Bir zamanlar ben, alçı torna çekerken…

Bunu yapmam gerekiyor. Çünkü bunu hakediyorum. Sağda solda yapılan işleri gördüğümde eskiden “Ya bak insanlar ne güzel yapıyor, üretiyor,” diyordum. Sonra aklıma gelen fikirlerin pekçoğunun ya da benzerlerinin bir biçimde yapıldığını gördüm. Biraz daha ilerledim ve çok özensiz ve basit yapılmış işlerin (burada işten kastettiğim seramik ürünler) hak etmediği fiyatlarla sunulduğunu gördüm. (Son örneği Barbaros Köyü’ndeki şenlikteydi.) Seramik atölyesinde yaptığımız işleri Ayla Hoca elli defa düzelttirirdi. Bizim hocadan beş peki alamadığımız işler bile bu dediğim sergi ürünlerinden bin defa daha iyi. Ya da şöyle diyeyim, ben o ürünleri çıkarıp satsam öğretmenimiz ayıplardı. Diyeceğim şu ki, insanlar neler neler yapıp, üzerine bir güzel sır atınca o iş güzel seramik ürünü oluyor bilmeyenin gözünde. ama ben mükemmel yapayım derdiyle kastırdıkça yerimde sayıyorum. Mükemmel yapmayayım ama derli toplu, hak ettiğini alan ürünler yapayım. üstelik yapabilirim de. Yaptığım işe ve becerilerime değer verme zamanım geldi. Continue reading

Sulak zamanlar

Zaman su gibi akıp geçiyor ve ben yine bir şeyleri yapamadan zaman ellerimden akıyormuş hissine kapılıyorum. Böyle durumlarda beni en çok rahatlatan şey yazmak. Üstelik aertık onu bile doğru dürüst yapamıyorum. Yazmadık.a içimde bişeyelr birikiyor, dolup taşıyorum. Bu taşmalar zaman zaman öfke patlamaları şeklinde de oluyor ki işte iş bu noktada ciddiye biniyor. Ruhumda, zihnimde bir yerlere bir kanal falan açmam lazım ki o kanaldan sakin sakin aksın beynimden çıkasıcalar.

Geçenlerde Yıldıray’la konuşuyorduk ve ben yine “Hiç bir şey yapamıyorum, hiç bir şeye yetişemiyorum, her şeyi yarım yamalak yapıyorum,” diye vıdı vıdılıyordum. “Saçmalamasana, seni iki tane çocuk büyütüyorsun, ona odaklansana,” dedi. Buna benzer diyaloglar yirmi bin defa geçmiştir herhalde aramızda. Çocukları büyütüyorum, evet, ama bu ekstra bir durum olmamalı. Onlar artık içinde bulunduğum yaşamın demirbaşı ve gerçeği. Ekstra bir iş değil ki çocuk büyütmek. Bundan sonra onlarsız olamam. Demek ki onlar varken bir şeyler üretebilmenin yolunu bulmam gerek. Bir bulabilsem…

Bir yandan ben de artık hiç bir şey yapamamayı kabullendim. Yapmıyorum da. Yapamıyorum. Zaten Orman geldi geleli bir şey yapmaya çalışmaktan vazgeçtim. Yapmaya çalıştıklarımı da yarım bırakıyorum.

evdeki atolye

Çilingir sofrası misali, çilingir atölyesi.

Sorun şu ki ben yapmamayı seçip dursam da zihnim durmuyor. Minyatür kitap fikirleri uçuşup duruyor. Seramikten neler yapabilirim diye notlar alıp duruyorum. Lanet olası Pinterest de dipsiz kuyu mübarek! Şeytan dürtüyor, gidip tıklıyorum Pinterest ikonuna. Sonra da al alabilirsen beni oradan. Başlayıp da bitiremediğim kitap projelerim ayrı bir dert. Cümle cümle ilerliyorlar. Continue reading

Atölyeye veda

Bu sene yaptığım minyatür evlerin ilk halleriBugün seramik atölyesinde “jübilemi” yaptım.

Dile kolay, tam beş yıl olmuş. Canım arkadaşım Başak önayak olmasa kaçıracaktım bu beş güzel yılı.

Neler neler yaptım / yaptık orada. Seramik yapmak nasıl bir şeymiş onu öğrendim mesela. Peki öğrendim mi? Hayır, asla bitmiyor ki öğrenmesi. Seramik sonsuz bir derya… Yine de; Continue reading

Ormanda at koşturmadan ev inşa ediyorum

Adamın biri İstanbul’un son kalan ormanlarında at koşturadursun, ben sessiz sedasız, çevreye zarar vermeden ev inşa ediyorum.

Son birkaç yıldır sağa sola ev resimleri karalayıp duruyordum. Geçen sene seramik atölyesinde bunları bir de seramikten yapayım dediydim de ders programı uygun olmadığı için yapamamıştım. Daha da önceki yıl yeğenim için bir gece lambası yapmıştım; ama öylesine, hızlı yapılmış bir işti o. Bir de kuş evi yapmıştım. Bak, onu seviyorum doğrusu.

Bu sene gebeşliğin getirdiği göbek farkı avantajla, örtmenim beni yıllık müfredattan muaf tuttu. Ben de atölyenin bir köşesinde, sevgili evciklerimi çamurdan çamurdan yapmaya başladım. Şimdilik üç iş çıktı ortaya. Henüz hiçbiri fırınlanmadı. Continue reading

Evi baykuşlar bastı

Bu sene seramik atölyesinde istediğim verimi sağlayamadım. İlk sömestr alçı kalıp yapmakla (daha doğrusu debelenmekle) geçti. Öğretmenimin ne yazık ki yanlış yönlendirmesi benim kalıbımın sorunlu çıkmasına neden oldu. Yılmayıp, bir başka desenle yeni bir kalıp yaptım ama o arada sömestr bitti. İkinci yarıyılda da sağlık problemleri vs. derken, atölye konsantrasyonum tam anlamıyla çöktü. Bir de üstüne kadınlar hamamı gibi bir ortam ekleyin. Ben seramik yaparken sakinlikten hoşlanıyorum; bu durumda bağıra çağıra konuşan, kahkahalar atan ve gürültü yapan kadınlarla dolu bir mekan bana göre değil maalesef. 🙁

Sonuç olarak bu sene çok çok az iş ürettim. Seçtiğim konu baykuştu. Baykuşlarım sabırla bitirilmeyi beklediler. Sonunda sağ salim evlerine kavuştular. İşte 2012 baykuş hasılatım: Continue reading

İlginç bir seramik tekniği: Saggar

Bir süredir evdeki organik atıkların bir kısmını seramik atölyesine taşıyorum. Annem ve Yıldıray benim için çalışıyorlar. Yıldıray’ın yediği bütün kabak çekirdeklerinin kabuklarını götürdüm mesela. Annem ceviz kabuklarını, zeytin çekirdeklerini ve portakal kabuklarını biriktirdi. Bir paket de kullanım zamanı geçmiş bitki çayı… Hatta işi abartıp balık kılçığı bile götürdüm okula. Continue reading