Teknolojiyle imtihanımız

İşin doğrusu ben teknolojiyi severim. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler, geliştirilen uygulamalar… Bunların hızını da, içlerini kurcalamayı da seviyorum. Bunlar bir yana işim gereği bilgisayar benim elim ayağım olmuş durumda. “Dijital yerli” kuşağının içinde değilim belki ama hayatımın yarıdan fazlası, hatta belki dörtte üçü bilgisayarla geçti. Bilgisayarsız kaldığımda kaşım gözüm seyirmeye başlayabiliyor.

Şimdi düşünün ki bu insan bilgisayarız ne yapar? Ve şimdi bir de bu insanın bilgisayarının yanında, beyinin bilgisayarı da gitmiş olsun. Ve bir de daktilo gibi kullandığımız ortak notebookun da gidiverdiğini ekleyin duruma. Evet, geçen hafta üç cihaz da aynı gün bozuldu! Tam taşınma arifesinde, işleri bitirelim de taşındığımızda kafamız rahat etsin dediğimiz zamanda, zaten herşeyin birbirine girdiği, ne eve ne atölyeye taşınabildiğimiz şu sıralar bi bilgisayar arızası eksikti. O da oldu çok şükür!

Bilgisayarım bozulunca ben

Bilgisayarım bozulunca ben

Biz zaten ne zaman taşınmaya kalksak evdeki cihazlara bir haller oluyor. İstanbul’dan geldiğimiz günün ertesi koşa koşa gidip fırın almıştık. Bir ay geçmeden buzdolabımız fırın gibi davranıp içindekileri pişirmişti. Ben gebeşken bulaşık makinesi bozulup fıtığıma fıtık katmıştı yenisini alana kadar. Sonra çamaşır makinesi kendini salmaya kalktı da “Sen orda dur bakalım!” deyip köşesine kıstırdık onu. Bizim gerilimimizden devreleri mi yanıyor bunların nedir? Halbuki bu taşınmada çok sakin, hatta aşırı rahatız. Yine de bilgisayarlar nanay. İçlerindeki belgeleri kurtaramazsak hapı yuttuk.

“Taşınınca çamaşır makinesi kesin bozulacak, boşuna taşımayalım da bari yenisini mi alalım?” derken (battı balık yan gider), paşa paşa gidip bilgisayar aldık. Yani biz bu Urla’ya geldiğimizden beri resmen çeyiz düzüyoruz. Bu ne arkadaşım? Para kazanmak için debelendikçe batıyoruz. Atölye de açılamadı zaten!

Niye? Dükkanın damına seramik döşeme yapamıyor ustalar çünkü “Kalekimi hazırlarız, sürmeye fırsat bulamadan donar,” diyorlar. Hava buz! Urla adeta Arktik soğukların cirit attığı bir bölge. Sanırsın Ege’ye değil de Norveç fiyortlarına taşındık. Anam bu ne soğuk?  Taşınacağız diye elimizde kalan kömürleri yaka yaka bitirdik, yenisini almadık. Taşınırken bir de o koca çuvalları mı taşıtsaydık? Kömür bitti; yeni evdeki işler bitmedi. Eski kiracı salondaki bacanın önüne kıytırık bir şömine yakmış. İçinde ateş yakamazsın çünkü o kadar dar ki her şey salonun ortasına düşer. (Zaten onlar da yakmamış belli ki, taşlar pırıl pırıl duruyor.) Kuzine aldık ve şöminenin tepesine baca deliği açtık. Sobacılar gelip “Bu şömineyi ördürmezseniz kuzine çalışmaz!” demesinler mi? Cânım kuzine orada öylece kurulmayı bekliyor. O sırada biz de eski evde donuyoruz yavaştan.

Son günlerde evdeki ben

Son günlerde evdeki ben

Eski ev kuzeyden kuzeyden buz rüzgarları yiye yiye buzhaneden hallice bir ortama kavuştu. Gece yatarken yemekleri buzdolabına koymaya tenezzül bile etmiyoruz. Hatta buzdolabını açıp önünde falan duruyoruz ısınmak için. Ev ısınsın diye camları açıyoruz. Bugün yemek yaparken fırını çalıştırıp kapağını açtım. Bacaklara bacaklara sıcak hava üfledikçe kendimi tebrik ettim. Geceleri kafaya takke, içe içlikler giyerek yatıyoruz da yetmiyor. Çişi gelen tuvalete gidemiyor. Klozetlerin o soğuğunu ben anneannemin sobalı evinde görmedim. Sürekli strateji peşindeyiz. Diğerimiz dayanamayıp tuvalete gitsin de diğeri azıcık da olsun ısınış klozeti kullanabilsin diye. Geçen gün ayak parmaklarımdan ikisinde bir his, bir his… Dişimi sıkıp çorabımı çıkarınca ne göreyim: İki parmak bembeyaz olmuş! Donuyorum. Bir uyku hali de var üstümde. “Uyuma, yoksa donarsın!” diye diye zor ikna ettim kendimi.

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Kim demiş benim soğuktan şikayet ettiğimi? Yok canım, ne soğuğu?

Neyse ki sıcak su teknolojimiz hâlâ var. Aman dilimi ısırayım, popomu kaşıyayım.  Banyoya girip sıcak suyla buluşmak güzel oluyor bu durumda; ama o buluşma anına kadar ki giysi çıkarma süreci büyük cesaret istiyor. Geçende “Acaba banyoya gitmek yerine parası neyse versem de kuaföre gitsem?” diye düşündüm. Hani saçın kirliyse yıkıyorlar ya, giysiler de üstümde kalırdı. Hem kuaförün içinde klima da var; ısınırdım. Hayal kurmak güzel şey.

Tam lodos geliyor, hava ısınıyor derken biz taşınacağız. Gelecek hafta tüm bunlar geride kalacak. Yeni bir ev, yeni bir yaşam… Bugünleri de hatırlayıp güleceğiz. Varsın azıcık daha donalım.

Kendi evimden kovuldum!

Durun, paniğe gerek yok. Bu ev o ev değil. Şimdi “gerçek” evimdeki masamda oturmuş, bilgisayarda yazı yazıyorum, çok şükür. Sanal evimden kovuldum dün; yani blogumdan. Dün blogum çöküverdi! ben de evden kovulmuş gibi oldum açıkçası. Daha doğrusu kovulmadım da kapı dışarı edildim. Ya da kapıyı çektim ama anahtar içeride kaldı. Üstelik yakınlarda hiç çilingir de yoktu. Buz gibi havada evin kapısında kalsanız bu halde ne hissedersiniz?

İşte bloguma giremeyince tam olarak böyle hissettim. Bir de son zamanlarda buralarda çok vakit geçiriyorum ya, bildiğin moralim bozuldu. Blog çökünce bence çöktüm. Hay kör talih! Bol keseden zamanım ve param olsa kod yazılım kursuna falan gidicem artık, bu ne ya! Bu işlerden hiç anlamamak ne kötü.Dilini bilmediğin ülkeden ortada kalsan bu kadar zorlanmazsın. Bu bilgisayar dili zor iş şekerim. Bak buraya bu hedefi de koyayım. Bir gün, çocuklar büyüyüp okula falan gidince, çok vaktim olduğunda yapacak yeni bir şeyler arıyorsam hemen yazılım kursu araştıracağım. Koluma altın bilezik!

Continue reading

Akıllı telefonlar, aptal insanlar

akilli telefon aptal insan
Aşağıdaki video aslında düşüncelerimi çok iyi yansıtıyor. Benim, senin, hepimizin… Aklımızdan buna benzer düşünceler geçmiyor mu?

Bu nasıl bir illetse içine çok fena batmış, saplanmış durumdayız. İletişim yağmuruna tutulmuş gibiyiz. Topluca bir bağımlılık yaşıyoruz. Hele bizim durumumuzda işler daha da feci. Tam “Guçi büyüyor, telefonla, bilgisayarla ilişkimiz sınırlayalım, en azında o etrafımızdayken çok maruz bırakmayalım,” diyorduk ki taşındık. “Yeni evde telefonlar belli bir yerde (örneğin çalışma masasının üzerinde) kalsın, o sınırın dışına çıkmasın; bahçede, yatak odalarında telefon olmasın,” diyorduk. Ama pek başarılı olmadık. Uzaktaki aile üyelerimiz, arkadaşlarımız merak ediyor. Hem yeni yaşam maceramızı, hem Guçi’yi… Biz de ara ara ipin ucunu kaçırıyoruz yine. Ee ne yapayım? Bahçede fıldır fıldır emeklerken onu sevenler görmesinler mi o anı?

Bazen tüm bu teknolojinin bir kara delik gibi bizi içine çektiğini düşünüyorum. Aptallaşıyoruz. Uyuşuyoruz. hayatımızdan televizyonu çıkardığıma ne kadar seviniyorum. En azından o yükten kurtulduk ve bizde çok büyük farklar yarattı. Bilgisayarı öyle silip atamam; bütün işim onun üzerine kurulu çünkü. Ancak bilgisayar, internet, sosyal medya ve her nevi uygulamanın beni, bizi o girdabın içine çekmesine de izin vermemek gerek. Ciddi ciddi irademi zorluyorum.

Neyse ki son günlerde bahçeyle daha haşır neşir olmaya başladık da telefonları bir kenara bıraktık. Bu konuda daha da ıslah olmamız gerektiğine karar verdik. Tayga için birincil olan şey bu aletler değil, bahçe ve dışarıdaki yaşam olmalı. Elbette bilgisayarı, interneti yok sayamam. Çocuklar artık bunun içine doğuyor. Kaçış yok. Ama en azından hayatlarının ilk birkaç yılında ne kadar az maruz kalsalar o kadar iyi.

Nasıl kurucaz dengeyi bakalım? Orta yol ne olmalı? Var mı önerisi olan?

Tabiat Ana insanı döver

Günlerdir ablamlarla doğru dürüst iletişim kuramıyoruz. ABD’nin doğu kıyılarını haşat eden Sandy kasırgasından onlar da nasiplerini aldılar çünkü. Çok şükür New Jersey’nin nispeten içerlek ve yüksekçe bir yerinde oldukları için fiziksel bir hasarları yok. Ancak günlerdir elektrikleri kesik. Cep telefonlarının pilleri tükenmekte olduğu için çok az iletişim kurabiliyoruz. Ara ara “İyiyiz, bir sorun yok,” mesajları gelse de görüşememek, seslerini duyamamak burada içimiz hop ettiriyor.

Fırtına pazartesi oraya ulaşacak diye, ABD saatiyle gündüz sularında konuştum ablamla. Biz konuşurken arkadaki pencereden görünen ağaçlar hafif hafif uçuşuyordu. Sohbetimizin sonlarına doğru ağaçlar bayağı salınmaya başlamıştı. Ben geçen seneki Irene kasırgası gibi bir şey olup bitecek, sonra geçecek sanıyordum. O gece yaşadıkları bina epey sarılmış ablamın dediğine göre. deniz’in odasındaki tavandan bir çivi düşmüş bir de. hasar bu kadar. Ama arkadaki ağaçlık alandaki bazı ağaçlar devrilmiş; bazıları kökünden sökülmüş. Elektrik direkleri de beklendiği üzere devrilmiş. Günlerdir elektrikleri yok. Continue reading