Hoşçakal evim

Bugün taşınıyoruz.
Yaklaşık üç yıldır bize yuva olan evimize hoşçakal deme vakti geldi. Buradan çıkacak ve gönlümüzün bağlı olduğu yeni yuvamıza gideceğiz.

Guçi burada yürüdü. İlk cümlelerini burada kurdu. İlk bisikletine burada bindi. Toprakla oynamayı burada öğrendi. Bitkilerin nasıl büyüdüğünü, tohumun nasıl ekildiğini, domates toplamayı, zeytin yapmayı, ağaç budamayı, meyveyi dalından yemeği, kuş gözlemi yapmayı, ateş yakmayı, tahta kesmeyi…

Micinik bu evde doğdu. Yürümeden önce merdiven çıkmayı burada öğrendi. Zeytin toplamayı, böğürtlen toplamayı, yere düşmüş kurtlu elmaları toplamayı, kedi kovalamayı, koşmayı, zıplamayı, abisinin oyunlarına katılmayı ve o oyunları baltalamayı, toprağı kazmayı, çiçekleri yolmayı, sonra koklamayı…

Bu evde güzel anılar birikti. Tıpkı Erenköy’deki evimizde olduğu gibi. Kötü anılar da yaşandı elbette. Hayat böyledir işte. Ama ben kötüleri bırakıp, güzel anıları alıp kalbimin içine sakladım bile.

Aa bir de geçen gün bu evin en çok manzarasını sevdiğimi söylemiştim. Veda ederken o manzaraya son bir kez bakayım.

Barbaros Oyuk Festivali

Bundan birkaç ay önce Urla’da yürüken bir dükkanın kapısındaki afiş dikkatimi çekti. Daha doğrusu afişteki bir sözcük çekti dikkatimi. Barbaros Oyuk Festivali yazıyordu afişte. Bunca yıl metin yazarlığı yapan insanın algıda seçiciliği de bu. Ne demekti bu “oyuk?” Hem Barbaros da diyordu; hayallerimin köyü! Hemen yoldan sapıp afişe yanaşıp neymiş bu festival diye bakınca, afişteki korkuluk resmi de anlam kazandı. Oyuk “korkuluk” demekmiş. 3-4-5 Haziran’da yapılacağını öğrenince hemen eve gelip ajandama not düştüm oyuk festivaline gideceğiz diye. Yıldıray’a da ara ara tembihledim festivali kaçırmayalım diye. Çünkü bizi biliyorum; bu bebelerle gideceğiz dediğimizi hiç bir yere gidemiyoruz. (Hatta festivalde önce, Nisan ya da mayıs ayında bir gün sabahtan Barbaros’a yürüyüşe gidelim dedik de gece veletler muma çevirince bizi, sabah ailece uyuyakalıp otobüsü kaçırdıydık!)

barboros oyuk 12

Neyse, bu sefer kararlıydım, o şenliğe gidilecekti. Niyetimiz aslında cuma günü gitmekti ama bizim burada pazar cuma günü kurulduğu için, şenliğimizi cumartesine kaydırdık. Köye giden otobüsü saat sekizdeydi. Nasılsa Micinik efendi sabahın kör karanlığında uyanıp bizi de uyandırırdı ama ben yine de garanti olsun diye saati erkene kurdum. O gece bebelerin uyuyacağı tuttu; aksi gibi ben çok geç yattım. Sabah altı buçukta kalktığımda Orman şaşılacak biçimde uyuyordu. Tayga zorla uyandı; yüzü gözü şişmiş uyumaktan (hayret!) Sandviçleri hazırladım, meyveleri çantaya attım, çocuklara bir iki yedek giysi attım çantaya, baktım saat daralıyor, bir bakayım bu bücürlere dedim. Orman hâlâ uyuyor, inanılır gibi değil. Saat olmuş yedi buçuk! Mecburen kaldırıp giydirmeye başladım. Adamda bir afra tafra; ağlamaklı suratlar, şikayetlenmeler falan. Yahu sen bizi her gece elli defa uyandırmıyor musun? Ben hiç ağladım mı?!

Neyse, hemen uyandı da evden çıkabildik. Taksi çağırdık ki bir an önce otogara yetişebilelim. Ama o da ne? Çok da vakitli çıkamamışız. Saat sekize beş var; Akdeniz rahatlığı bu olsa gerek! Elbette otogara gidemeden yolda karşıdan gelen otobüsü gördük. eyvah, nasıl da hızlı gidiyor, içi de boş. Barbaros’a kadar gazlayacak belli ki!  neyse ki bizim hane halkının Urla’da en sevdiği taksici olan Özkan Bey “Olur mu öyle şey, ben sizi yetiştiririm,” deyip ara sokaklara dalıp ileride caddede otobüsün önüne çıkmayı başardı. yetmedi, arabayı sağa çekip indi aşağı, yola fırlayıp otobüsü durdurdu da harala gürele otobüse binebildik. Continue reading

Mayıs’la birlikte…

Nisan ayında bahar gümbür gümbür geçti burada. Keşke hep nisan olsa. Martta uyanmaya başlayan doğa, nisanla birlikte coştu da coştu. En sevdiğimse karatavukların şarkısı. Bana hep Urla’ya taşınışımızı hatırlatıyorlar her şarkılarında. 19 Nisan’da ikinci yılımızı tamamladık burada. İlk geldiğimizde duyduğumuz seslerle kokularla ne şaşırıyorduk. Şimdi biraz aşinalaşsak da her karatavuk sesinde yine gülümsüyorum, yine etrafa bakıyorum, yine zeytinleri, çiçekleri, kuşları, böcekleri görüp her birine içimden minnetlerimi iletiyorum. İyi ki varlar!

Bloguma bir türlü dönemiyorum. Doğa uyandı, ben uyanamadım. Her niyet edişimde bir şey çıkıyor. Oysa hani burada duyurduğum minik paketlerimin yuvalarına varışından söz edecektim. Yapmayı planladığım resimlerden, minik seramikçiklerden… Geçenlerde aldığım siparişin beni nasıl heyecanlandırdığından… Ne var ki uykusuz geceler silsilesi bir kez daha vurdu bizi. Tam toparlandık derken geçen hafta da epey olaylı, ev kazalı geçti. Continue reading

Yıldönümü

Ben bu satırları yazarken henüz 19 Nisan bitmemişti. Bugün tamamlanmadan tarihe not düşmek istedim. Az önce Facebook da sağolsun geçen sene bugünden şu fotoğrafımı çıkarıp koymuş önüme:

19 Nisan 2014'te Erenköy'deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

19 Nisan 2014’te Erenköy’deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

Fotoğrafın açıklamasına demişim ki:

Bu evde Tayga doğdu, Bir Dolap Kitap doğdu. Bu balkonda çok çay içildi. Bu ev çok güzel anılar biriktirdi. Bu evde çok mutlu olundu. Hoşçakal Erenköy’deki yuvamız. Biz seni çok sevdik.

Evet, geçen yıl 19 Nisan’da Erenköy’den ayrıldık, düştük yollara. İstanbul’u geride bıraktık,  gürültüsüyle, uğultusuyla, tozu toprağıyla… Hiç bilmediğimiz küçük bir kasabaya, Urla’ya yerleştik. Şu geçen bir yılda Urla artık hiç bilmediğimiz bir yer olmaktan çıkıp evimiz oldu. Nereden hangi kestirmeden gidileceği, pazarında kimden ne alınacağı, hangi kasabın daha iyi olduğu, en iyi ekmek yapan fırını, en güzel papatyaların hangi tarlada yetiştiği, nerede hangi zeytin ağacının olduğu…vs. Bunların hepsini yavaş yavaş kaydettik belleğimize. Buralı olduk biz. Bir yıl geçti. Hiç pişmanlık duymadık niye geldi diye. Continue reading