Çıldırtacak kadar güzel

Benim gibi kâğıtları, zımbaları, boyaları, ataçları, çıkartmaları, bantları, makasları, kurdeleleri, boncukları, fırfırları, kumaşları, bobinleri, artıkları, kırpıkları seven her zanaatkârın hayali herhalde böyle bir şeydir:


Bu dolabı bana versinler; otururum başına, daha da sesim çıkmaz. İnsan bütün bu düzenleme karşısında çıldırmaz mı? Bunu bir kere doldurdun muydu, bir daha Kemeraltı’na, Tahtakale’ye, en sevdiğin kırtasiyeye, içinde kaybolduğun tuhafiyeciye gitmene de gerek kalmaz. Zanaatkârın cenneti burası olsa gerek.
The Original Scrap Box denilen markanın “The Workbox 2.0” denen ve 1495 dolarcık ederindeki bu dolap, web sitesinde “hobi malzemesi dolaplarının kraliçesi” olarak nitelendirilmiş. Site başka depolama ürünleri de satıyor.

Ben atölyemin içini nasıl döşeyeceğim diye debelenip duracağıma bundan alıp koyayım bir köşeye. Yetmez mi?

İnsan gece gündüz burada olmak istemez mi?
 Bu da “The Minibox”mış. Büyüğünü alamıyorsan, minisi de olur yani.
Açılınca şöyle oluyor:
Nispet yapıp çatlatırcasına, masa versiyonunu da yapmışlar:
Son olarak, masa deyince gizli bölmeli şu antika masayı hatırlamadan edemedim.

Tuhaf gözlü adam

david bowieBir önceki yazıda David Bowie’den söz edince onun hakkında iki çift laf etmeden geçmeyeyim dedim. David Bowie’yi ilk ne zaman tanıdım hatırlamıyorum. Çocukken (80’li yıllarda) biliyordum ama. Bana o zamanlar hep çok tuhaf gelirdi bu adam. Hem tuhaf, hem gizemli… Garip bir cazibesi vardı. Sesi desen değişikti zaten. Ama asıl yüzünde bir şeyler vardı da çözemiyordum.

Üstüne, günün birinde “Labirent” adlı filmi izlemem de tuz biber ekmişti. Bu adam bir değişikti.

Bunu bir iki sene önce çözdüm. Gözleri! Bowie’nin gözleri iki renkliydi. Yani bir gözü bir renk, diğeri başka renk. Hemen internete dalıp araştırdım. Evet, gözlerde bir durum vardı ama iki farklı renkte göz söz konusu değildi. Bowie “anizokori” denen, göz bebeklerinin farklı büyüklüklerde olmasından mürekkep bir rahatsızlıktan muztaripti. Bunun nedeni 1962 yılında bir arkadaşıyla giriştiği kavgaydı. Gözüne yediği yumruktan sonra yaralanan David, gözünü kaybetme noktasına gelmiş, bir dizi ameliyat geçirmiş, dört ay hastanede yatmış ve sonunda gözü tam olarak iyileştirilememiş, derinlik algısını kaybetmiş, bir göz bebeği (sol göz) diğerinden büyük kalmıştı.

Bunca magazinel haberin ardından, bari en sevdiğim David Bowie şarkısını da çalayım, tam olsun.
Ses şahane. Gözler eksantrik.

Under Pressure

FreddieMercury-DavidBowie Queen’i delicesine sevdiğimi, şu ömrü hayatımda hayranlık duyduğum sayılı kişilerden birinin Freddie Mercury olduğunu bilen bilir. O benim bir tanecik Freddie Sevgilim‘dir. (Yıldıray kıskanma!)

Freddie Mercury yaşasaydı onun muhteşem sesini 22 yıl fazladan dinlemiş olacaktık. Büyük kayıp.

Queen’in en sevdiğim şarkılarından biri “Under Pressure“dır. hani şu David Bowie ile birlikte söyledikleri şarkı. Mercury ile Bowie’nin birbirinin içine karışan sesleri beni benden alır.

1981 yazında Queen İsviçre’de bir stüdyodadır. david Bowie Quenn’in bir başka şarkısına geri vokal yapmak için gelmiştir. Lakin bir gece bir içki alemi sırasında Under Pressure mırıldanmaya başlanır. O gecenin sonunda rock müzik tarihinin -bana göre- en güzel şarkılarından biri ortaya çıkar. İşte aşağıda o şarkının saf seslerden oluşan kaydı var. Ne bir enstrüman, ne bir ses efekti… Sadece Mercury ve Bowie’nin saf vokalleri… Continue reading

Hayat ritimden ibarettir

Az önce bir video izledim. Sonra tekrar tekrar izledim. Video, Gine’deki Baro halkının ritmini anlatıyor: FOLI. Foli, Malinke dilinde “ritim” demekmiş. Aynı zamanda Fransızca “çılgınlık” demek. Videoyu izleyince bu iki sözcüğün ne güzel örtüştüğünü görüyorsunuz.

(Bu arada ek bilgi: Malinkeler -ya da Mandingalar- Batı Afrika’nın en büyük halklarından biriymiş. Gambia, Gine, Mali, Sierra Leone, Fildişi sahili, Senegal, Burkina Faso vs. gibi ülkelerde yaşayanlar Malinke’ymiş.”Kökler”in ünlü Kunta Kinte’si de bir Malinke’ydi sanırım.) Continue reading

Şarkılardan fal tuttum

This Day in Music” diye bir site varmış. Tıklayınız, bakınız. Birthday #1 diye bir bölümü var. Giriyorsunuz doğum gününüzü, doğduğunuz gün müzik listelerinde bir numara olan şarkı çıkıyor karşınıza. Benim kısmetime şahane bir şarkı (“Rise”) çıktı. Böylece Herb Alpert adını da öğrenmiş oldum. İşte şarkım:
Continue reading

Ekşin Çökelek

Onun için dönüm noktası benim üniversite yıllarım olmuştu. Üniversite yıllarımın en matrak çağındaydım.  O nasıl olduysa, benim odama girmeyi başarmıştı. Hiç unutmam; kapının ardındaki kutunun içine gizlenmişti. Deniz’in oyuncakları dururdu orada. O’nun gibi daha pek çokları vardı. Ama O, özeldi. Daha ilk görüşte anlamıştım bunu. O eşsiz bakışlarıyla demişti bana “Ben özelim,” diye.

Continue reading

Eğlenceli videolar

Facebook ve diğer sosyal paylaşım ağlarını en çok içerdiği videolar yüzünden seviyorum. Bu sayede o kadar güzel kısa filmler, animasyonlar izledim ki… Yaratıcılık üzerine pek çok web sayfası keşfediyorum. Farklı üsluplarda çeşit çeşit illüstrasyonlar görüyorum. Görüyorum da görüyorum. Yani Facebook denilen meret, bazılarının sandığı gibi sadece geyik ortamı değil. Bu mecraları nasıl kullandığınıza bağlı. Boşa vakit de geçirebilirsiniz; sizi ufkunuzu açacak yerlere de götürebilir. Dediğim gibi, pek çok video görüyorum. Ama bunların izini aynı hızla kaybedebiliyorum da. Bu hafta sonu çok güzel iki video izledim ve onları buraya alıp kendime de saklamak istedim.
Continue reading

Freddie sevgilim…

Freddie Mercury, Wembley '86

Vay canına… Sevgilim Freddie öleli tam 19 yıl olmuş. Ne uzun! Daha çocuk sayılırdım. Çocukken kulağıma çalınan Queen şarkılarıyla büyümüş, ergenlik eşiğinden adım atarken keşfetmiştim Queen’i… Tam da o günlerde “Innuendo” albümü çıkmıştı. O muhteşem “Innuendo” videosunu her izleyişimde çarpılır kalırdım. (Hâlâ da o etkisi geçmedi.) O zamanlar CD yoktu. Innuendo’nun “kasetini” almam gerekiyordu. Sonra Freddie kuş olup uçtu.
Continue reading