Afet düzeyinde sıcak

Ben ki sıcak havaları severim, ben bile şikayet ediyorum. Anacım, bu ne sıcak?! Tamam, İzmir’deyiz, burası sıcak memleket, biliyoruz ama bu ne? Buraya taşındığımızdan beri böyle sıcağı temmuzda, ağustosta görmedik. Daha haziranın ilk yarısında öyle bir bastırdı ki, bundan sonrasını düşünmek bile istemiyorum. Merhaba küresel ısınma! Çiftçinin, üreticinin işi zor. Damla yağmur yağmadı haftalardır. (İlkbaharda da azıcık yağdı bu sene. Durum cidden feci.) Yıldıray bir yerde okumuş galiba, afet düzeyinde sıcak olduğundan söz ediliyormuş.

Ben de sıcaktan yamulmadığım zamanlar bir şeyler yapmaya çalışıyorum ama ne mümkün… Dedikodulu Evler Şantiyesi‘nde işler fena durmuş durumda. Çünkü sabah güneş oluyor o cephe. Sonra bütün öğlen, taaa akşamüstüne kadar güneş. Güneş olmasa dahi dışarıda durulacak gibi olmadığı için işler biraz askıya alındı. Zaten bir süre elimde atel vardı; o yüzden rahat çalışamadığım için durmuştum. Ateli de daha kalması gerekirken sıcaktan çıkarıp attım. Artık gece ışık mışık tuta tuta yaparım herhalde. Boyanacak birkaç çatı kaldı ve ben bir yanda kontur ve detaylara girişmeye başladım.


Continue reading

Yıldönümü

Ben bu satırları yazarken henüz 19 Nisan bitmemişti. Bugün tamamlanmadan tarihe not düşmek istedim. Az önce Facebook da sağolsun geçen sene bugünden şu fotoğrafımı çıkarıp koymuş önüme:

19 Nisan 2014'te Erenköy'deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

19 Nisan 2014’te Erenköy’deki evimizin ünlü balkonuna son bakış

Fotoğrafın açıklamasına demişim ki:

Bu evde Tayga doğdu, Bir Dolap Kitap doğdu. Bu balkonda çok çay içildi. Bu ev çok güzel anılar biriktirdi. Bu evde çok mutlu olundu. Hoşçakal Erenköy’deki yuvamız. Biz seni çok sevdik.

Evet, geçen yıl 19 Nisan’da Erenköy’den ayrıldık, düştük yollara. İstanbul’u geride bıraktık,  gürültüsüyle, uğultusuyla, tozu toprağıyla… Hiç bilmediğimiz küçük bir kasabaya, Urla’ya yerleştik. Şu geçen bir yılda Urla artık hiç bilmediğimiz bir yer olmaktan çıkıp evimiz oldu. Nereden hangi kestirmeden gidileceği, pazarında kimden ne alınacağı, hangi kasabın daha iyi olduğu, en iyi ekmek yapan fırını, en güzel papatyaların hangi tarlada yetiştiği, nerede hangi zeytin ağacının olduğu…vs. Bunların hepsini yavaş yavaş kaydettik belleğimize. Buralı olduk biz. Bir yıl geçti. Hiç pişmanlık duymadık niye geldi diye. Continue reading

Kara

karaYaşadığımız topraklara Harry Potter’daki ruh emiciler üşüşmüş de içimizdeki bütün mutluluğu, güzel duyguları, olumlu her şeyi silip süpürmüş gibi hissediyorum. Ruhumu kasvet bürümüş. Önceden yazdığım gelincikli “mutlu” yazım tam da Soma felaketinin üzerine yayına girdi diye pişmanlık duyuyorum. Bahçedeki ağacın meyvelerine bakıp kendimi iyi hissettiğimde vicdan azabı duyuyorum. Tayga’yla oyun oynayıp eğlenirken, bir anda içim sıkışıyor. Ben böyle hissediyorken, bir yerlerde ocaklar söndü,; insanlar bırak çiçeğe böceğe bakmayı, evlatlarını, babalarını, eşlerini, sevgililerini, abilerini yitirdi, benimki onların yanında ne ki?

Bir takım insan diyemeyeceğim varlıklar bunu yapan. Bunu yapmaya hakları yok. Her gün, her gün, her gün, beddua etmeden geçirmiyorum artık. Kendi nefretini hepimizin içine salan bir varlık ve onun etrafına üşüşmüş bir takım köpekler mutluluğumuzu ele geçirmiş.

Bir ülke bu kadar mı uğursuz olabilir? Her gün kötü bir şey yaşanıyor bu ülkede ve her seferinde buna verdikleri tepkiyle bir kere daha şaşırıyorum. “Bu kadar da olamaz. Bir insan (insan?) bu kadar vurdumduymaz, arsız, umursamaz, küstah, soysuz olamaz diyorum.  Continue reading

Zen

Bebeğin doğumuna az kaldı. Son iki gündür hareketlerinde belirgin bir fark var. Daha şiddetli ve sert tekmeler (aslında topuk darbeleri) yiyiyorum. Başı iyice aşağıya dönmüş. Bu da kendini epey hissettiriyor. Her tekmeye bir kafa vuruşuyla eşlik ediyor artık.

İlk başlarda (dördüncü aya girerken) “Acaba ne zaman tekmeleyecek bu velet?” diye sabırsızlanırken, 20. haftada başlayan kıpırtılar, pıtırıklar giderek daha eğlenceli bir hal aldı.

Benim için asıl hamilelik 30. haftada başladı. Ondan öncesi fasa fisoymuş. 35. haftanın sonundaysa başka bir aşamaya geçtim. Karnımın içindeki her büyük hareket beni yerimden sıçratıyor. İrkiliyorum. Hatta bazen ürküyorum. “Acaba,” diyorum, “yoksa doğum mu yaklaşıyor?” Continue reading

Tabiat Ana insanı döver

Günlerdir ablamlarla doğru dürüst iletişim kuramıyoruz. ABD’nin doğu kıyılarını haşat eden Sandy kasırgasından onlar da nasiplerini aldılar çünkü. Çok şükür New Jersey’nin nispeten içerlek ve yüksekçe bir yerinde oldukları için fiziksel bir hasarları yok. Ancak günlerdir elektrikleri kesik. Cep telefonlarının pilleri tükenmekte olduğu için çok az iletişim kurabiliyoruz. Ara ara “İyiyiz, bir sorun yok,” mesajları gelse de görüşememek, seslerini duyamamak burada içimiz hop ettiriyor.

Fırtına pazartesi oraya ulaşacak diye, ABD saatiyle gündüz sularında konuştum ablamla. Biz konuşurken arkadaki pencereden görünen ağaçlar hafif hafif uçuşuyordu. Sohbetimizin sonlarına doğru ağaçlar bayağı salınmaya başlamıştı. Ben geçen seneki Irene kasırgası gibi bir şey olup bitecek, sonra geçecek sanıyordum. O gece yaşadıkları bina epey sarılmış ablamın dediğine göre. deniz’in odasındaki tavandan bir çivi düşmüş bir de. hasar bu kadar. Ama arkadaki ağaçlık alandaki bazı ağaçlar devrilmiş; bazıları kökünden sökülmüş. Elektrik direkleri de beklendiği üzere devrilmiş. Günlerdir elektrikleri yok. Continue reading

Hadi gelin köyümüze geri dönelim

Bu sabah şunu fark ettim: Ben çocukken yaz tatili gelince hep üzülürdüm. Tamam, tatile giriyorsun, oh okul yok, ne âlâ. iyi, güzel, hoş da… Bütün sevgili canciğer kuzu sarması arkadaşlarım giderdi. Hayattaki ilk arkadaşım Zeynep’in babası avukattı. Ağustos ayı dedin miydi, hooop! baro tatil olur, Zeynepler Seferihisar’a anneannesine giderlerdi. Her yıl.

Sonra Başak… Onun da ailesi Çanakkaleli’ydi. Tatil geldi miydi Başaklar Lapseki’ye anneanneye giderlerdi.

Okul açılır, sınıf arkadaşlarım yaz tatilinde neler yaptıklarını anlatırlardı. Bir memlekete gittik lafı döner dururdu ortalıkta. Continue reading

Hayat ritimden ibarettir

Az önce bir video izledim. Sonra tekrar tekrar izledim. Video, Gine’deki Baro halkının ritmini anlatıyor: FOLI. Foli, Malinke dilinde “ritim” demekmiş. Aynı zamanda Fransızca “çılgınlık” demek. Videoyu izleyince bu iki sözcüğün ne güzel örtüştüğünü görüyorsunuz.

(Bu arada ek bilgi: Malinkeler -ya da Mandingalar- Batı Afrika’nın en büyük halklarından biriymiş. Gambia, Gine, Mali, Sierra Leone, Fildişi sahili, Senegal, Burkina Faso vs. gibi ülkelerde yaşayanlar Malinke’ymiş.”Kökler”in ünlü Kunta Kinte’si de bir Malinke’ydi sanırım.) Continue reading

Ne çok olmuş.

Yazmayalı. Buraya oturmayalı. İki çift laf etmeyeli.

Oysa zaman sular seller gibi geçiyor. her gün yeni bir şey oluyor. Normal gittiğini varsaydığın hayat, kendi kendine kararlar alıp seni bambaşka bir yola sürüyor.

hastane işlerimiz bitti çok şükür. Testti, filmdi, tıbbi müdahaleydi, deneydi, kobaydı, derken….bitti. Sonunda kendi doktorumun dediklerinden de ikna olmayınca çareyi başka doktorların görüşlerini almakta bulduk. Ben son görüştüğümüz doktorun dediklerini esas almaya karar verdim.

Sonuç olarak bu batı tıbbı denen illetin özeti şu: Asla kesin bir şey yoktur. Adamlar müneccim misali açıp filmlere bakıp bir şeyler diyorşar, yorumlar yapıyorlar. Kaşlar çatık, elin biri çenede, uzun uzun düşünüyorlar. Sonuçta “Kardeşim turp gibisin!” diyen de çıkmıyor. Hep şüphe, hep şüphe. Hep de olumsuz. Onlar yüzünden benim de içim şişti valla. Neyse, sonunda halloldu, bitti. Continue reading

Dut macerasına devam

Cincüce duttan bildiriyor sayın okurlar, dutseverler.

Ağacı bir de üstten ve içeriden fethedeyim dedim!

Sahildeki dut arsızlığımız tam gaz sürüyor.

Neredeyse gün aşırı ziyaret ettiğimiz, altında dostları ağırladığımız, adeta buluşma yerine çevirdiğimiz ve resmen kendi dutumuz bellediğimiz dutlarımız meyve vermeyi sürdürüyor.
Continue reading

Dut yemiş bülbüle dönmek

Bunun gibi birkaç avuç düşünün!

Of amanın amanın o ne duttu öyle! Dün, dinen yağmuru fırsat bilip, akşamüstü kendimizi sokağa attık. Ver elini sahil…

Kısa bir tur atıp dönecektik. Sonra bir baktık ki kendimizi bizim dutların orada bulmuşuz.

Daha birkaç hafta önce sahildeki dut dostumuzun önceki yıllara göre daha meyveli olduğunu söylemiştim ya hani… İşte o vakitten bu yana bizim dut ağacı güneşle işbirliği yapmış, dutlarını büyütüp ballandırmış. Uzanabildiğimiz kısımlardakiler henüz tam olgunlaşmasa da birkaç tane tadına bakabildik.

Ama asıl bomba bizim küçümen karaduttu. Yanındaki heybetli dut ağacına nispet yapar gibi, bizimki bir dutlanmış, bir dulanmış ki sormayın. Ellerimiz kararana kadar yedik, yedik, yedik…
Continue reading