Yapılacak işler günlüğü

2016 yılının son günlerindeydi, sanıyorum Pinterest’te, bir başlık dikkatimi çekti: 30 Fun and Effective Ways to use a Blank Notebook. “Boş bir defter kullanmanın 30 eğlenceli ve etkili 30 yolu” olarak Türkçeleştirebileceğimiz yazıya karşı elbette ilgisiz kalamazdım. Defterleri oldum olası sevmişimdir; Yıldıray’ın da durumu benden farklı değil ve bu yüzden bizim ev defter kaynıyor. Bir gün bir şeyler yazarım, falanca filancaları buna listelerim, aklımdaki şu öyküyü buna not ederim diye aldığımız ya da sırf tipini, kapağını, kâğıdını beğendiğimiz için aldığımız veyahut defter sevdiğimiziçin bize hediye edilmiş onlarca boş defter…

Mesele dolapta kullanılmayı bekleyen defterler değil de aktif olarak kullandığım defterin bir değil birçok olmasıydı. Farklı işler için farklı defterler tutunca işler bir süre sonra sarpa sarıyor. Neyi nereye yazdığımı bulana kadar bütün defter sayfalarını karıştırmak gerekiyor. 2016’dan 2017’ye geçerken yeni yıl için planlarım arasında bu sefer adam gibi ajanda tutmak da vardı. Çünkü kafa iyice dağımıştı ve benim onu bir şekilde toparlamam gerekiyordu. İşte tam da böyle planlar yaparken, yukarıda sözünü ettiğim yazıda “bullet journal” denilen yöntemden haberdar oldum. Ve böylece kendimi internette bullet journal sistemiyle ilgili sörf yaparken buldum ve bu azıcık araştırma ile bile bullet journal denilen nanenin aradığım tüm dertlerime deva olacak ilaç olduğunu anladım.

İşte 1 Ocak 2017 itibariyle ben de bu sisteme dahil oldum. O gün bugündür karmakarışık hayatımda Bullet Journal’ım kurtarıcım oldu. Bir seneyi aşkın sürede şu an 3. BuJo defterimi kullanıyorum ve üçüncü defterde artık çok da düzenli ve neyi ne zaman yapacağını bilen birine dönüştüm. Ev-atölye-çocuklar-annem dörtgeninde defterim hayatımın ortasında sağlam yön çizgisi olarak görev yapıyor.

İşin güzel yanı pek çok şeyde olduğu gibi bunda da sevilimle ortak bir frekans tutturduk. Pek severek hazırladığmız MAJANDA’da da bullet journal deneyimizin izleri mevcut. Dün Bir Dolap Kitap’ta Yıldıray da MAJANDA hakkında yazarken kendi BuJo deneyiminden söz etti birazcık.

Geçen gün arkadaşım S. bir mesaj attı bana. “Gününü nasıl planlıyorsun? Ajanda kullanıyor musun?” diye sorunca ona “Sana uzun uzun yazacağım,” dedim. Blogda da bu yazı taslağı ne zamandır tamamlanmayı bekliyordu. İsabet oldu. Hem S.’ye yanıt olur bu yazdıklarım; hem de onun ve benim gibi zamanını planlamakta zorlananlar için bir fikir vermiş olurum.

Bullet Journal sistemini tanıyalım.

Bullet Journal aslında birkaç farklı defter türünü tek bir çatıda birleştiren bir sistem. Aynı zamanda hem ajanda, hem takvim, hem günlük, hem yapılacak işler listesi, hem randevu defteri. Her şey. Ben tüm bunları aynı çatıda buluşturan bu defteri “yapılacak işler günlüğü” diye adlandırıyorum. Ajandalarla ilgili en büyük sıkıntım alanlarının bana yetmemesiydi. Her şeyi belirlenmiş bir tarih alanına sıkıştırıyorsunuz. Bazı sayfalar dolup taşıyor ve o güne ayrılan sayfa size yetmiyor; bazı sayfalar da bomboş kalıyor ve sonra kâğıt çöpü oluyor. Yazık.

Günün birinde Ryder Carroll adında, New Yorklu bir dijital ürün tasarımcısı çıkmış ve “Bullet Journel®” (kısaca BuJo®) diye bir sistem geliştirmiş. Carroll kendi web sitesinde Bullet Journal’ın ne menem bir şey olduğunu uzun uzun anlatıyor. Aşağıdaki videoyu izleyerek ta olarak fikir edinebilirsiniz.

Başlamak için boş bir defter ve bir kalem yeterli. Defterin en başındaki birkaç sayfayı dizin için ayırıyorsunuz. Ardından tümdengelim metoduyla, önce altı aylık ya da yıllık bir plan hazırlıyorsunuz. Yıllık planda her aya o ayla ilgili belli başlı olayları, randevuları,önemli günleri vs. kaydediyorsunuz. Sonra bir aylık plan ve. ardından isterseniz haftalık planlar ve son olarak günlük planlarla devam ediyorsunuz. Carroll belli bir işaretle sistemi kurmuş. İşlerin yapılıp yapılmadığını, ertelenip ertelenmediğini bu şekilde takip ediyorsunuz. Notlar, fikirler ve randevular da farklı birer sembolle gösteriliyor. Bölüm başlıkları açabilir, konuları bell bir mantığa göre düzenleyebilir, sayfalar arasında göndermeler yapabilirsiniz. Dizini açıp, sayfa numaralarına bakarak aradığınız bölümü kolayca buluyorsunuz. Benim gibi her şeyi maddelemekten, listelemekten hoşlanan biriyseniz, BuJo kullanıcısı olmaya adaysınız.

Ryder Carroll’ın orijinal Bullet Journal’ı

Ryder Carroll son derece net ve yalın bir sistem kurmuş. Bullet Journal’ı markalaştırmış ve bunu bir defter olarak da satışa sunmuş. Doğrudan “gerçek” (sayfa numaralı, indeks sayfalı ve noktalı sayfaları olan) bir BuJo alıp kullanmaya başlayabilirsiniz. Ama dediğim gibi, herhangi bir boş defter de işinizi görür.

Nasıl bir defter?

Ben defterler arasından en çok karelileri severim. İlk Bullet Journal’ımda çizgisiz bir defter kullanmıştım. Ama benim en sevdiğim defter türü kareli defterdir. O nedenle sonraki iki BuJo’da kareli defter kullandım. Noktalı defter diye bir şey olduğunu da yine Ryder Abi’nin BulletJournal’ı sayesinde öğrendim. Moleskine ve Leuchtrum1917 de noktalı defterler üretmiş ama valla şekerim şimdilik onlara o kadar para vermeyi içime sindiremedim. Tamam, kabul ediyorum ki nesne olarak çok güzeller ama 140 küsur liralık etiket? Biraz insaf!

Peki niye noktalı? Çünkü çizgiler ya da kareler gibi öne çıkmıyor; noktalar yazının altında kayboluyor. Çizgisiz defter sayfası gibi; ama sözgelimi bir çizelge yapıyorsanız çizgileriniz çizgisiz defterdeki kontrolsüz olmuyor. Noktalar kullanıcı için cetvel görevi görüyor.

Boho Berry’den kara Benz’in sayfalarından biri

Ryder Carroll son derece minimalist ve işlevsel bir sistem kurmuş. Lakin insanlar bu sistemi alıp neler neler yapmışlar, coşmuşlar da coşmuşlar. (Benim favorim Boho Berry Kara‘nın tasarımları.) Anacım ne bölüm başlıkları, ne resimler, ne süslemeler… Aklınıza gelebilecek her konuda listeler ve çizelgeler hazırlamışlar. Envai çeşit renkli kalemle, el yazısının türlü çeşit örneğiyle, “art journalling” denen şeyi yapanı mı dersiniz, kaligrafide sınır tanımayanlar mı dersiniz… Denildiğine göre bullet journal kullanmak üretkenliği arttırıyormuş. Örneklere bakılırsa yaratıcılığı da hayli arttırıyor.

Benim açımdan işin en güzel yanı gerçekten odaklanmamı sağlaması oldu.  Örneğin ben “günlük rutinler” ve “temizlik” listeleri tutuyorum. Yaptıkça işaretliyorum gün gün. Geriye dönüp bakınca neyi en son ne zaman yaptığını görmek, “Aa, şu kadar zamandır şu işi yapmamışım, ihmal etmişim,” demek iyi oluyor. Bir süre sonra alışkanlık edinmeni sağlıyor. Kendi kendimi hizaya sokuyorum. Arada ben de resimliyorum, süslüyorum defterimi. Kafamı dağıtmamı sağlıyor. Bir süre başka işlere odaklanmaktan kurtuluyorum, dinlendirici oluyor. Kendime göre, kendi hayatıma dair listeler oluşturdum. Okumak istediğim kitaplar listesi mesela ya da kendimi eğlendirmek için başka başka oyunlar… Hedef koymak, o hedefe giden süreci adım adım izlemek güzel bir motivasyon kaynağı. Kısacası bir sürü faydasını gördüm. 2018 yılına 3. defterimle başladım ve bir öncekine göre yapılacak işleri takip ederken biraz daha derlenip toparlandığımı hissediyorum.

Bu da benim defterimden bir kesit.

Sizin benzer deneyimleriniz var mı? Belki bu yazı sayesinde siz de BuJo ile tanışıp denemeye karar verdiniz. Deneyimlerinizi yorumlar bölümünde paylaşırsanız sevinirim.

Eylül

Eylül ayı geldiğinde bir başka hissediyorum ben. Açıkçası ne zamandır bu şekilde hissettiğimi kestiremiyorum. Çocukken sonbaharın gelmesinden hoşlanmazdım. Çünkü sonbahar demek yazın bitmesi, tatilin sona ermesi demekti ve bu, çok yakında okulların açılacağı gerçeğiyle yüzleşmek demekti. Sanırım eylüle karşı hislerim üniversite yıllarımda değişti. Tekrar derslere dönecek olmak o zamanlar sevilen bir şeye dönüşmüştü artık.

Sonbahar genelde yaşamın sona yaklaşmasıyla ilişkilendirilir. “Hayatının sonbaharı” lafını hiç sevmem ben. Sonbahara olumsuz bir anlam yüklemeye içim elvermiyor. Kim bilir, hayatımın sonbaharına yaklaştığımda bu konuyu tekrar gündemime sokabilirim ama şimdilik hayır.

Merhaba sonbahar!

Cincüce Bobin Hizmetleri (@cincuce)’in paylaştığı bir gönderi ()

Şimdi yaza dair tüm o olumsuzlukları yavaşça yere bırakalım ve yılın bu güzel, serin, sarı-turuncu başlangıcıyla her şeye yeniden başlayalım.

Geçtiğimiz 1 Eylül’de eylülün gelmesine niye sevindiğimi düşündüm biraz. Sonra Eylül’ün güzel bir başlangıç olduğuna karar verdim. Başlangıçları severim. Şu çook uzun ve ağır ve sıkıcı ve yapış yapış yaz nihayet sona erdi. Tatilini sündürenlerin tatilleri de sona erdi. Herkes tekrar silkelenip hayatını alışıldık rayına oturma çabasında. Yazın getirdiği dikkat dağınıklığı, aylaklık, tembellik, ne yapacağını bilememe halini üstümüzden silkiyoruz.

Buraya en son yazdığımda atölyem daha tazecikti. Bir şeyleri yoluna koyma çabasındaydım. Yazacak binlerce şey vardı aklımda. Hatta buraya da unutma diye not etmiştim. Hiçbirini yazamadım. Çünkü gündüz atölyede debelendim; akşamüstleri eve koşup çocukları alıp azıcık Yıldıray’ın rahatlatmaya çalışmakla geçti. Atölyede çalışırken eve gidince ne yemek yapsam diye kafam meşgulken, eve gelince de çamaşırı mı asayım, ortalığı neresinden nasıl toplayayım telaşı ve çocukların çığlıkları (ve bizimkilerin tabii) arasında ertesi gün atölyede hangi işleri sıraya koyacağımla zihnimi meşgul ettim. Ekonomik kaygılar zihnimi, dünyanın en berbat annesi olduğuma dair inancımın yüreğimi yordu bir yandan.

İtiraf etmeliyim ki zor bir yaz oldu. Ama bana çok şey öğretti. Ve tüm o zorluklarıyla birlikte geride kaldı. Niye? Çünkü eylül geldi. Eylül=Yeni bir başlangıç.

Haydi başlayalım o zaman.

Annem geliyor, oley!

Buna böyle şenlik havasında sevineceğimi düşünmezdim hiç. Zira çok fazla bir arada kalınca didişip duruyoruz annemle. ama yetti artık bu ayrılık, bu sefer epey açtı arayı. Zaten İstanbul’a apar topar gitmişti. Elif’e birinin bakması gerekiyordu, destek kuvvet olarak annem gitmişti hemen. Sonra diş tedavisine başlayınca bitmek bilmedi bir türlü. Son zamanlarda annemi ne zaman arasam dişçinin bir kere daha gelecek haftaya randevu verdiğini öğrendikçe bana gına geldi. Annem de darlamış iyice. “İstanbul feci olmuş,” diyor. Mart ayında gittiğimizde görmüştük ne tiksindirici hale geldiğini. Biz bir haftada bezmiştik; annem bunca ay iyi dayandı yine.

Şimdi özleştik ya bir süre cicim ayları yaşarız. Guçi desen “Anneannem ne zaman gelecek?” deyip duruyor. Çocuk haklı tabii. Bana geliyor, “Anne şu kitanı okur musun?” diyor, “Bir dakika Tayga, şunu yazıp bitirmeye çalışıyorum,” diyorum. babasına gidiyor, “Baba seninle oynayalım mı?” diye soruyor, “İş yetiştiriyorum oğlum,” yanıtını alıyor. Bazen ağzımdan çıkan sözleri duydukça kendimden öyle rahatsız oluyorum ki. Continue reading

Acaba ne zaman?

run mamma runGebe insanlar için yazılıp çizilmiş kaynaklarda diyor ki, 37. haftayı bitirdiyseniz tamamdır bu iş, artık bundan sonra her an doğurabilirsiniz. Bebik doğduğunda rahatça dışarı uyum sağlar. Artık tamamen gelişmiştir. Ciğerleri de gürül gürül soluyabilir.

Şimdi bunu okuduk ya, pazartesi gününden beri bekliyoruz. Acaba ne zaman?

Çarşamba günü çok yoğun bir programımız vardı. Yıldıray bana ısrarla “Çarşamba doğurma!”” diyordu. Sonradan fikrini değiştirdi. “Hazır Avrupa yakasında olacağız. O gün işleri bitirelim, sonra doğur. Hemen hastaneye geçeriz.”

Oldu canım. Continue reading

Geri dönüyorum usul usul…

Aman aman, ne çok olmuş yazmayalı! Neredeyse bir ay! Yazmak çok geldi içimde de, parmacıklarım klavyeye gitmedi bir türlü. Kötü, karanlık şeyler yazıp burayı da kirletmeyeyim istedim belki. Hani depresyona girince kendini yemeğe veren ya da yemeden içmeden kesilen tipler vardır ya, onlar gibiyim. İçim daralınca ya çok yazarım, yazar yazar boşalırım; ya da inadım inat, tek satır yazmam. Ben yazma kotamı işyerinde dolduruyorum sanırım. Orada tüketilip giden metinler yazıyorum; asıl yazılacaklara zaman kalmıyor. Zaman kalıyor aslında kalmasına da Banu’da akşam eve gidince yazacak enerji kalmıyor. Bunun üzerine ben ne yaptım? Çok düşündüm, çok taşındım, kendimi yedim bitirdim vee…istifa ettim!
Continue reading

Cuma günlerinin dayanılmaz hafifliği

Foto: Denise Cross

Cumaları ezelden beri severim. Sanırım cumaların özel oluşunu ilkokul yıllarında keşfettim. Doğal olarak! Okul biter, dersler biter. Önünde koca bir cuma akşamı ve koskoca bir haftasonu uzanır. Eh, şimdi de pek farkı yok. İş biter, iş yerinden ayrılınır, önünüzde yine koca bir haftasonu… Eskiyle şimdi arasındaki tek farksa, şu an zaman denilen eğilip bükülebilen şeyin nedense eskiden daha uzunken, şimdi daha güdük oluşu. Bu biraz sinir bozuyor tabii. Haftasonu bir bakıyorsun ki bitmiş, sıra kara pazartesiye gelmiş yine. Kısırdöngü.
Continue reading

Ne kadar zamanımız var?

Çocukluğumdan beri kendime programlar, çizelgeler yaparım. Günlük, haftalık… “Şu saatte şunu yapacağım, haftada üç kez mutlaka bunu yapacağım, sabahlarımı filanca işe ayıracağım…” vs der dururum. Sonra da bir noktada (hem de işin oldukça başında bir noktada) çuvallarım. Saatlerle sınırlanmak beni sıkıyor. Bu aslında çok normal. İşi belli bir sürede yapmaya çalışmak, yetiştirememe kaygısı derken, durup dururken saçma sapan bir stresin altına giriyorum. Program yapmasam? Ee, onu da denedim. Bu kez de boşa geçen zamanın ardından dövünüyorum. Bunun orta noktası yok mu?
Continue reading

Tek işe odaklanmak…

Size de sık sık oluyor mu bilmiyorum; ama ben kendimi çoğu zaman bilgisayarın önünde, ekrana boş boş bakarken yakalıyorum. Ekranda açılı duran bir sürü pencere oluyor. Her birinde de başka bir konu… Sonra bambaşka bir şey geliyor aklıma; kalkıp onu yapmak için evin başka bir bölümüne gidiyorum. Ekrandaki dağınıklığımı bu kez orada sürdürüyorum. Sonuç: Biri bile tamamlanmamış, her biri yarım yarım sürünen onlarca iş…

Bunun nedeni ne? Bu soruyu kendi kendime çok soruyorum; ama yanıtını tam olarak verebilmiş değilim. Pek çok nedeni olabilir. Nedenlerden biri ya da birkaçı, daha da kötüsü, hepsi olabilir:

* Dikkat dağınıklığı
* Odaklanma sorunu
* Dizginlenemeyen, dağınık bir zihin
* Yorgunluk
* Maymun iştahlılık
* Aşırı yaratıcılık


Neden her ne olursa olsun, bence yapılması (yapmam) gereken tek bir şey var. O da SAKİNLEŞMEK. Evet, sakinleşmeliyim. Zihnimi sakinleştirmek, içindekileri sıraya dizmek için ne yapmam gerektiğini düşünüp duruyorum. İnternette araştırıyorum. Düşüncelerimi derleyip, nasıl bir yol izlemem gerektiğinde paylaşacağım.

Peki siz benzer bir durum yaşadığınızda ne yapıyorsunuz? Aklınızdan onlarca yeni düşünce geçtiğinde, aynı anda birkaç iş yapmaya kalktığınızda dengeyi nasıl kuruyorsunuz? Deneyimlerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Zaman akar, akar, akar…

O kadar çok yazı yazıyorum ki, günlüğüme yazamıyorum. Bahane olabilir mi? Olamaz. Ama durumum aynen bu.

Çünkü sabah işe gidiyorum. Orada bütün gün YAZIYORUM. Sonra eve geliyorum. Kendi yazmak istediğim onlarca yazıyı, düşünceyi, fikri YAZAMIYORUM. Continue reading

Neden erteleriz?

Geçenlerde gelen bir e-posta, yepyeni bir konu üzerine düşünmeme neden oldu: Ertelemek. O birkaç satırlık yazı, her şeyi ne kadar çok ertelediğimizi fark etmemi sağladı. Her şeyi, her şeyi erteliyoruz. Yapılacak işlerimizi, aldığımız kararları, kendimize verdiğimiz sözleri…

Yaşamımızda ne çok şeyi ertelediğimizi fark edince kendime şunu sordum: “Eee, yaşayacak ne kaldı? Yapmayı istediğim her şeyi erteliyorsam ben neyi yaşıyorum?” Yaşamın ne kadar kırılgan ve bir göz kırpışı kadar kısa olduğunu çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Kısacık ve çok değerli… Aklımızdan geçen, niyet ettiğimiz her şeyi nasıl olsa bir gün yaparız diye düşünüyoruz. Sonra bir bakıyorsunuz ki, artık çok geç olmuş… Devamı…